Anasayfa / Etkinlikler / Yazarlar / Millet anlama noktasına gelemiyor

14 Şubat

Millet anlama noktasına gelemiyor

Cumhurbaşkanı dahil ezcümle iktidar kadrosunun şu ana kadar referandumla ilgili söylediklerinin tamamı olumsuzluk üzerine kurulu

 
 
Bize son olarak şunlar bildirildi…

“Bildirildi” doğru değil. Tebliğ edildi

O da zayıf kalıyor. Buyuruldu! Belki… Her neyse.

Mevki-makam ile şahsiyet arasındaki her türlü bağlantıyı koparıp atmanın yürek hafifliğine kavuşmuş zevat bir ağızdan, başkanlık referandumunda hayır oyu vermenin teröristlik, bölücülük, vatan hainliği ve bilumum fenalıklarla özdeş olduğunu söylüyor. Niye evet vereceğiz, diye kendi kendilerine soruyor, bizzat kendileri şöyle cevaplıyorlar: “Çünkü onlar hayır verecek.”

“Onlar hayır diyeceği için biz evet diyoruz.”

Hayatımda Türk Millî Eğitimi’nin bundan daha bereketli, katî, mükemmel ürününü görmedim, diyeceğim; biliyorum, haksızlık edeceğim. Çünkü ne ürünler gördük! Fakat eğitim meselesini geçelim. Mış gibi yapan sahte hukuku bile aramamıza nasıl ramak kaldıysa, hiç değilse biryerlerde harf marf öğretiliyor olmasını da arar hale gelebiliriz. Eğitimden cumhurbaşkanı da şikâyetçi zaten. Kültürle eğitim, onun arzu ettiği seviyeye gelememiş. Allah korusun.

“Şu sebeple evet diyoruz” diyemeyip de “onlar hayır dediği için” ucuzluğuna başvurunca ne demiş oluyorlar: Fikrim yok, düşmanım var, ona göre davranırım. Bir vakitler bir yüce millet için “tarihi yok, ordusu var” denirdi. Geçti o günler.

“Kürt anasını görmesin” politikasına hâlâ izahat arıyoruz bir de! Oysa bu kadar basit: Düşmanın yol göstericindir. Menfaatinden başka şeye aklı ermeyen, tahakkümden başka ilişki, zulümden başka meşgale bilmeyen, çapsız, cahil, faşizan siyasetçilere sadece düşmanları yol gösterir. Düşmanlarını destekçilerine göstererek ilerlerler.

“Onlar hayır diyor!” Gerekçeye, sebebe, dayanağa, vesileye, bahaneye, maruzata bakın. Sen bir nümunesin, Türk İslâmcısı; müzede yerin garanti.
Senin pozitif bir amacın yok. Haydi nazik olalım, kalmamış. Kubbe, minare, kule ve gökdelen dikilecek tepe sayısı mahdut. Ortasından dalınıp mahvedilecek orman, kahredilecek yeşil alan yüzölçümünün bir sınırı var. Taksim’e camiyi yaptın, sırf ölen çocuğun annesini yuhalatmakla tatmin olmadın, can verenlerin, gözü çıkanların hatırası üzerine topçu kışlası da yaptın diyelim. Çünkü belli, sizinki asla tatmin olabilecek bir zulüm şevki, tahakküm zevki değil. Bütün kupaları almak yetmiyor, rakibin, yedekler dahil, bütün kadrosunu hapse atmak yetmiyor, rakip kulübün sahasını, binasını gasp etmek yetmiyor, rakip taraftarı son ferdine kadar kılıçtan geçirmek de yetmeyecek. Öyle bir arzu, öyle bir ihtiras… Sonu yok. Bazı mukaddes metinlerde ‘sonu cehennem’ diye yazar, ama biz bu konuyu erteleyelim, Kâbe’nin başına dikilmiş lüks gökdelen-otellerden birinde sempozyum düzenler tartışırız. Otel elektriği de kesmez.
 
Darbecilikmiş!
 
Her neyse, ikinci adamların ikinci sınıf bağırtısının üzerine birinci adamın tavrı geldi. Henüz başkan olmamış cumhurbaşkanı dedi ki: Referandumda hayır oyu vermek 15 Temmuz’cuların yanında yeralmaktır. Yani o darbeye katılmak, en azından darbeyi desteklemektir şudur budur.
Buradaki korkunç haksızlığı, adaletsizliği konu edecek değilim. Bu bahisler Türk İslâmcısının müfredatında yok. Kahve sohbetinde de yok. Adaletimiz yok, düşmanımız var. Hak hukuk yok, düşman var.

Ve fakat aynı zamanda ortada devâsâ bir mesele de var. Bugün “El-Bab’da duralım”, yarın “Rakka’yı gezelim”, öbür gün “Menbic’i ezelim”; hayat böyle geçsin isteniyor da, söylenen hiçbir şey, insanların neden gidip referandumda tek-adam rejimine evet demesi gerektiğine dair değil.
Cumhurbaşkanı dahil ezcümle iktidar kadrosunun şu ana kadar referandumla ilgili söylediklerinin tamamı olumsuzluk üzerine kurulu. Kendi tutumlarını düşmana -çünkü burada artık rakip, muhatap vs. yok, sadece düşman var- göre tayin ettiklerini açıklıyor, herkesin böyle davranmasını istiyorlar.
Ne yazık ki aklın, gerekçelendirmenin, muhakemenin bilemedin iptal edilmiş hoca pasaportu kadar hükmünün olduğu bir toplumsal hayatımız var. Yoksa, bu referandum hadisesi akıl-mantık diye derdi olanlar insanlar arasında geçseydi, sırf bir tarafın bu tavrı öbür tarafa oylamayı direkman kazandırırdı.

Peki neden iktidar cephesi esas olarak olumsuzluk üzerine, düşmanın tavrı üzerine bina ediyor referandum propagandasını? Çünkü söyleyebileceği ikna edici söz yok. “Getireceğimiz başkanlık sistemi şu nedenle iyidir” diye kurabilecekleri cümle yok. Gerçekten yok. Yok işte, üstelemeyin. Yok ne demekse o.

Çünkü getirilmek istenen, bir sistem değil. Rejim de değil. Şu: Bir adam başa geçsin, gönlünce asıp kessin. Bugünkü keyfî baskı-tehdit, gasp-talan düzeni yine iki dudak arasından çıkacak emirlere göre işlesin; ama bu defa rezalet yasal sayılsın. Çünkü Mercidabık Ridaniye Çaldıran, kalmasın kazan kaldıran…

12 Eylül 1980 darbesinden sonraki referandumda, “ne istiyorlarsa verelim de bir an önce gitsinler” etkeninin -yüzdesini bilemeyiz elbette ama- rol oynadığını herkes kabul eder. Bu defaysa, mutlak iktidar isteyenlerin hiç o taraklarda bezi yok. AKP ve liderinin bugüne kadarki çizgisi, istediğini elde ettiğinde azıcık yumuşamayı, hasım gördüklerinin boğazına doladıkları ilmeği gevşetmeyi içermiyor. Aksine. Bir adım atıldı mı hemen öbürü arzulanıyor. Doymak bilmeyen bir iktidar ve tahakküm açlığı.

Cumhurbaşkanı, hayır oyu verecek olanları darbecilikle suçladı. Teröristlik, bölücülük ve vatan hainliğinin yanısıra. Ve bu bir oylama. Vatandaş gidip düşüncesi ve vicdanı uyarınca oy kullanacak. Yersen. Kural bozulmuyor: Şimdiye kadar bir tek, ama bir tek oyun dürüstçe, kuralına göre oynanmadı. Bu, Türk İslâmcısının alâmet-i fârikasıdır. Ahlâk maneviyat bakımından da en kesin ve şaşmaz göstergedir.

Darbeciliğe gelince.

Darbecilik, ülkedeki genel seçim sonuçlarını geçersiz kılmaktır.

Darbecilik, seçimden üçüncü çıkan partiyi, sokak saldırıları, polis baskınları, uyduruk bahanelerle gözaltılar, tutuklamalar, onlarca yıllık hapis cezalarıyla açılan davalar, tehditler ve bin türlü baskıyla siyaset yapamaz, faaliyet gösteremez, sokağa çıkamaz hale getirmektir.

Darbecilik, seçilerek, bileğinin hakkıyla o görevlere gelmiş insanları belediye başkanlıklarından uzaklaştırmak, yerine devlet memurlarını atamaktır.
Bakın, daha şehirleri yakıp yıkmaktan, yok etmekten, cenazeleri sokak ortalarında köpeklere yem etmekten, polis arabasının arkasına bağlayıp galiz küfürler eşliğinde sürüklemek ve bunun görüntüsünü yaymak dağıtmaktan sözetmedik. 7 Haziran’dan bu yana Kürt illerinde yapılan hemen her şey ancak darbecilerin yapacağı işlerdir.
 
Bir uğursuz yarış
 
Kamuflaj üniformalı, yüzü örtülü Esedullah timi elemanlarınca duvarlara, aynalara yazılan yazılarda mühim mesaj gizliydi; esas maksat çıtlatılıyordu. Şimdi, “hayır oyu veren vatan hainidir, teröristtir” kampanyasıyla birlikte şüphe kalmadı: Türk İslâmcısının başlıca derdi, 12 Eylül’ü aşmaktır.

Bu ülkede gücü en fazla, en yoğun ve rakipsiz şekilde elinde toplamış yönetim hangisidir? Elbette 12 Eylül’ün Millî Güvenlik Konseyi. (“…Kurulu” ile karıştırmayın gençler, beş generalden oluşan bu “Konsey”deydi otoritenin tamamı.)

Peki Türk İslâmcısı ikinciliğe razı olur mu? Daha güçlü biri çıkana kadar asla. O halde?

Hoşgeldin 12 Eylül 2.0. Meğer İslâmcı’nın tek derdi senin yerine geçmekmiş. Boşuna itiş kakış oldu onca sene.

Darbecilik, hukuku, kuvvetler ayrılığını, gücün yoğunlaşmasında denge sağlayacak bilumum kurumların varlık zeminini yok etmektir.

Üniversitelerde yapılanlardır. Cübbelerin üzerinde polisin postalla ve şevkle dolaşmasıdır. 12 Eylül cahil mi bıraktı, biz daha beterini yapacağız, hepten kurutacağız! Aferin. Değerli okurlar, bakın, bu yarış ışığında her şey nasıl berrak gözüküyor.

Hayatta darbeyle, “FETÖ”yle -AKP’ninkinin yüzde biri kadar- ilişkisi olamayacak insanlar neden hapiste? Neden özel eziyet çektirmek için kitap yasağı, mektup yasağı uygulanıyor? Sadece “Turhan Günay niye hapiste?” sorusunu bile herhangi birinizin cevaplaması ve bu cevaptan -herhangi bir dünyada, herhangi bir otorite tarafından- masum bulunması mümkün değil.

Cumhurbaşkanı son olarak dedi ki: Halkımız henüz yeni sistemi anlama noktasına gelmedi.

Kendisiyle tamamen aynı fikirdeyim: Türkiye bi noktaya geldi fakat henüz o noktaya gelmedi. Özal dönemi TV programlarının en sevilen beğenilen ifadelerindendi: Türkiye hep “bi noktaya” gelmiş olurdu. Fakat bizim gibi münafıklar gelinen o noktayı değil henüz gelinmeyen noktayı görürdü. Bakın, şimdi cumhurbaşkanı da gördü.

Halkımız çok iyi niyetli olmalı, konduramıyor olmalı. Yoksa anlaşılmayacak bir şey yok. Taksim Meydanı’nın haline bakınca her şey anlaşılıyor. Tepemizden aşmış hukuksuzluğa bakınca her şey anlaşılıyor. Zorbalığın, gaspçılığın, keyfî tek adam rejiminin adını devlet idaresi koymasına koyarsın da, işte hem sen çıkıp açıkça savunamıyorsun hem de millet o noktaya gelmekte zorlanıyor.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design