Anasayfa / Etkinlikler / Yazarlar / En tehlikeli oyun: Av sürüsü ve linç

04 Eylül

En tehlikeli oyun: Av sürüsü ve linç

Linç, bir kültürün kısmî ya da bütüncül yapısından kaynaklanıyor olabilir mi? Linç, etnik soykırımın yeni yüzü olabilir mi?


İnsanın insanı avladığını hiç duymuş muydunuz?
 
Yeni soykırım pratiği olarak linç üzerine yapmayı düşündüğüm doktora-sonrası araştırmamla ilgili düşünürken birden, göçmen Suriyelilerin mevcut olduğu yerlerde onlara karşı halk kesimleri tarafından girişilen çeşitli linç, tehdit ve tel örgülerle sınırlama uygulamalarının mesela Macaristan’da, Polonya’da, Almanya’nın bazı bölgelerinde (Köln’de olanlar fiziksel bir linç olmasa da, toplu nefret-dışlama eyleminin unsurlarını taşıyordu) ve Türkiye’de daha fazla olduğunu fark ettim. Tabii, bununla ilgili Avrupa’da istatistikî bir bilgi yok, böyle bir çalışmaya da denk gelmedim. Türkiye’yle ilgili bu konuda yapılmış, benim bildiğim tek istatistikî derleme de İsveç’te yaşayan ressam Hakan Akçura’nın ilk kez 17 Ocak 2010 tarihinde Birgün gazetesinde yayımladığı, daha sonra dört kere üzerinden geçtiği ve sonuncusunu da (sitesinden anladığım kadarıyla) 21 Şubat 2013’te tamamlayarak OpenFlux’ta sunduğu linç haritası. Ama yine de, linç bazı kültürlerin bir parçası mıdır, diyordum kendi kendime. 
 
Üzerine düşünebileceğim ve daha doğrusu hem insanın bireysel sorumluluk sahibi bir aktör (agency) olduğunu göz ardı etmeyen, hem de kültürel bir açıklama bulabilen bir cevap arıyordum. Yani, 1895’te ancak yirmi senelik ve sadece psikiyatri bilimi üzerinden kitle incelemesi yapan Gustave Le Bon’un ya da grup psikolojisi terimini en sonunda literatüre kazandırarak kalabalık hareketlerindeki en kritik noktanın lider ve sürü arasındaki ilişki olduğunu söyleyen (bence de, Cemal B. Akal’ın dediği gibi aynı zamanda sosyal sözleşmeci) Sigmund Freud’un sürekli üzerinde durduğu “sorumsuzluk hâlini” artık sanırım pek de duymak istemiyoruz. Kişinin kitle içerisinde, IQ’sunun düştüğü ve buna benzer nedenlerle liderin her dediğini yapan kişilerin, bu bilinçsizlik ve dolayısıyla mazur görülme hâli hukukta pek de bir şey açıklamıyor.
 
Fakat, kültürü nereye koyacağız? Eyleyicilik diye çevrilen agency terimi, sosyal bilimlerde “kişilerin bağımsız olarak hareket etme ve kendi özgür kararlarını verebilme kapasitesi” iken, karşısında sosyal sınıf, din, cinsiyet, etnik köken, kapasite ve yetenek, gelenekler gibi bu eyleyiciliği sınırlayan structure’ı (yapı) bulur. Bu tabii ki çok uzun ve detaylı bir tartışma. Aynı zamanda Martin Hewson’ın bireysel, temsiliî ve kolektif olarak yaptığı sınırlandırmada “kolektif eyleyicilik” (collective agency) insanların bir arada hareket ettiği hâllerdeki sorumluluğa tekabül ediyor ve çok başka soruları doğuruyor. Yine de bu tartışmanın bir kısmı, benim kendime sorduğum bu soruyla örtüşüyor: Linç, bir kültürün kısmî ya da bütüncül yapısından kaynaklanıyor olabilir mi?
 
Derken, 30 Ağustos’ta bir haber okudum: “Adana’da 100 kişi bir eve saldırdı: İki Suriyeli yaralı.” Bu haberde anlatılan linç, münakaşayı başlatan görünürdeki olayın olduğu anda gerçekleşen klasik bir linç eyleminden ve bir kıvılcımlanma ânından öteye gitmiş, organize bir suça dönüşmüş. Seyhan ilçesinin Hanedan Mahallesi’nin yüz sakini, Mirzaçelebi Sokak’ta oturan Suriyeli bir ailenin evinin çevresini sardı, saldırmak istedi.
 
Haberi okuyunca aklıma Avrupa’da kökeni Ortaçağ’dan daha öncesine dayanan bir gelenek geldi: Charivari. Charivari, çok basit haliyle, hedef kişilerin evini sarıp, tencere ve tava sesleri eşliğinde küfürler edip şarkılar söyleyerek rough music adı verilen ses çıkarma eylemidir. Sözcüğün kendisi Fransızca olsa da, Avrupa’nın birçok yerinde, ta 17. yüzyılın başlarında kilisenin yasaklamasına kadar yaygın görülen bir halk uygulaması olan charivari’nin Almanca’sı Katzenmuzik, İtalyancası scampanate ve İngiltere’de kullanılan terim skimmington’dur. Fransız karikatürist ve ressam Honoré-Victorin Daumier’nin 1800’lü yıllarda çizdiği politik karikatürlerde bol miktarda yer alan bir temayı oluşturur. Charivari en başta evlilik kutlama töreni olarak uygulanmışsa da, daha sonra hedef değiştirip kamusal olarak onaylanmayan evlilikleri yermek, lanetlemek için yapılmaya başlandı. O kadar ağır bir baskı unsuru olarak kullanılıyordu ki, çeşitli kaynaklara göre evleri sarılan kişiler, charivari’nin sonunda yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalabiliyorlardı. Kurbanların yaralandığı, tartaklandığı ve hattâ linç edilerek öldürüldüğü durumlar da yaşanıyordu. Birçok mağdurun da bu baskıya ve ölüm tehdidine dayanamayarak intihar ettiği kayıtlarda bulunuyor. Aynı türden bir pratik, Yahudilik’te de var: sinagog’dan aforoz etme cezasının adı “şammata” ve bu da tencere-tava, küfür ve çığırış eşliğinde kişiyi topluluk dışına atma. Spinoza’nın aldığı ceza da bu, 17. yüzyılda. Yani, Türkçesiyle, şamata!
 
Charivari’nin kültüre has özelliği ve Adana’da 100 kişinin bir Suriyeli ailenin evini sarıp aile üyelerinden ikisini yaralaması üzerine, daha önceki yazılarda geldiğim bir noktaya döndüm: Linç, etnik soykırımın yeni yüzü olabilir miydi?
 
Andrew Austin’in “Explanation and Responsibility: Agency and Motive in Lynching and Genocide” makalesini okurken, belki de hatırlamam gerektiği için “haunting” (musallat olan, akıldan çıkmayan) sıfatını “hunting” olarak okudum ve seneler önce, şu anda Açılım Yayınları için kitabı çeviren Selim Karlıtekin’in tavsiye ettiği Manhunts: A Philosophical History kitabına döndüm. Bu yazının girişi biraz uzun olsa da, aslında varmak istediğim ve ben de dahil birçoğumuzu vücudumuza dikenler batıyormuşçasına rahatsız eden nokta, Grégoire Chamayou’nun bu kitapta anlattığı şeyin linç ile olan bağlantısı: İnsan avı.
 
Av derken, Chamayou önsözün daha ilk sayfasında bu “av” kelimesinin bir benzetme olmadığını vurguluyor. İnsan avı tarih boyunca av kurallarına ve unsurlarına uygun çeşitli şekillerde takip edilen, hapsedilen ya da öldürülen insanlarla doludur. Game of Thrones’un pek de sevilmeyen psikopat karakteri Ramsay Bolton’dan bilirsiniz belki—piç oğul, sırf zevk aldığı için tutsaklarını salar ve sonra da tazılarıyla birlikte avlanır. George Martin boşuna iyi bir yazar değil, tabii. Bunlar, gerçekten yaşanmış uygulamalar. Antik Yunan’ın Sparta’sından tutun, İspanyol İç Savaşı’na, seri katil Robert Hansen’den 15. yüzyıl Fransa kralı XI. Louis’ye kadar insan avının zevk, cezalandırma, intikam için gerçekten uygulandığını görüyoruz.
 
Tabii, Chamayou’nun kitabı insan avının sadece tarihsel sürecini işlemek amacını taşımıyor. Bir veritabanı da oluşturmuyor, onun yerine bir zamanlar “ormanlığa salınan ve tekrar yakalanmak üzere” av hâline gelen bu insanların modern hayatta nasıl var olduğunu ve bunun modern Leviathan’da neye tekabül ettiğini de anlatıyor. Hastalar, Kızılderililer, siyahiler, fakirler, illegaller ve suçlular, yabancılar ve Yahudiler hep avlanan tarafta. Ama gerçekten, bilfiil avlanan.
 
Çünkü Chamayou’ya göre herkesi avlayamazsınız: İnsan avı, aynı zamanda gücün de tarihi ve aynasıdır. Bu nedenle avlanabilir ve avlanamaz insanlar var; ve tam da bu nedenle insan avı, “sadece takip ve yakalama tekniklerinden değil aynı zamanda, insan topluluğunda belirlenmiş sınır çizgilerinin dışına atma (dışlama) süreçlerinin de tarihinden oluşur.” Avlanabilir kişilerin insanlığındaki azalma, halihazırdaki sosyal üstünlüğün sahibi avcının işini kolaylaştırır.
 
Linç de işte, Chamayou’ya göre modern zamana taşınmış bir insan avı. Krallar, otoriteler, devletler tarafından değil, insan sürüleri tarafından gerçekleştirilen bir av.
 
Kitabı tamamen anlatmayacağım, fakat dokuzuncu bölüm, özellikle bu linç konusu üzerine yazılmış. “The Hunting Pack and Lynching” (Av sürüsü ve Linç) adını taşıyor. Chamayou, aslında daha önce John Ross ve Brundage gibi linç araştırmacılarının yaptığı bir kitle sınıflandırmasını tekrarlıyor. Linçlerin, diğer tüm kaba kuvvet ile dediğini yaptıran kitlelerden farklı bir yönü vardır: Bu kitleler, örgütsüz ve plansız kitlelerdir. Fransızca’da köpek sürüsü anlamına gelen meute kelimesinin, kargaşa, itaatsizlik, ayaklanma anlamında kullanılan émeute’ün kökeni olduğunu söyleyen Chamayou, Elias Canetti’nin de tam bu noktaya dikkat çektiğini anlatıyor: “Eski Fransız meute kelimesinin iki anlamı vardı: ‘ayaklanma’ ve aynı zamanda ‘av’”. 
 
Chamayou’nun dikkat çeken bir tespiti daha var: Medeniyet bugünü tasvir eden bir yaşam biçimi olarak geçmişi, yani barbarlığı dışlar. Eğer hukuksuz ve barbarca linç yaklaşımı ve cezalandırması eski zamanlara özdeş bir toplumsal özellik ise, nasıl oluyor da medeniyette yaşayan medeni insanlar hâlâ bu eski zamanlardan kalma geleneği sürdürebiliyorlar? Tanıl Bora’nın dediği gibi, linç bir medeniyet kaybı mıdır?
 
Frederick Douglass’a da aynı şey sorulmuş. Amerika’nın güney eyaletlerinde büyük çapta gerçekleştirilen siyahi linçlerinin, nasıl olup da medeniyet içinde hâlâ gerçekleşebildiğini anlatması istenmiş. Chamayou’nun kitabında anlattığı şekliyle, Douglass’ın cevabını ve Chamayou’nun yorumlarını alıntılıyorum:
 
“Bu sorunun ortaya koyduğu örtük anlamı açıkladıktan sonra, Douglass, güney eyaletlerindeki normal insanların, sıradan insanlarla aynı şekilde [tanımlanan] bir normallik sergilemediğini söyler: [Güneyde büyümüş] Bu kadınlar ve erkekler köle-sahibi olan bir kültürün kurumlarıyla büyümüşlerdir, yüzyıllar boyunca tek/yegane gücü, hukuk tarafından ketlenmeksizin ellerinde tutmaya alışkınlardır, ve çocukluklarından itibaren siyahilerin hayatlarını aşağılayarak ve kendi etnik üstünlüklerinden emin olarak büyümüşlerdir... Douglass’ın burada dikkat çektiği şey, ırkçı toplumlarda şiddetin sürekliliğidir (continuum). Linçteki şiddet püskürmesi, sakin bir gökyüzünde birdenbire ortaya çıkan bir yıldırım değildir; hükmedilenin hayatına duyulan sabit ve çokbiçimli hürmetsizlikten oluşan bir normalliğin zirvesidir... Dolayısıyla, buradaki soru normalliğin birdenbire kendisine bir istisna haline nasıl geldiği ya da medeni insanların birden barbarlığa nasıl dönüş yaptığı değildir. Onun yerine, tam da bu normalliğin tarihsel ve sosyal dokuları içinde, bir yığın ipliğin birdenbire bir düğüme dönüşmesini neyin mümkün kıldığını sormalıyız: Yani linç eylemini.’’
 
Sanırım Douglass’ın açıklaması, “Neden Suriyeliler, Kürtler, translar, ‘açık’ giyinenler, parkta öpüşenler sürekli, durmaksızın ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinin her noktasında linç ediliyor?” sorusuna, istediğim cevabı, yani hem eyleyiciliğe hem de kültüre bağlı noktalarıyla ilgili ipuçlarıyla birlikte veriyor. Linçlerin neden daha aşağıda görülen toplulukların üyelerine karşı yapılageldiğini de anlatıyor. (Mesela bunun karşısında, politik mülteci, hani olmaz ya, İngiliz olsaydı, linç edilecekler miydi gerçekten?) Bu anlatılan, iki topluluk arasındaki ilişkilenme biçiminde birinin diğerine nasıl hükmettiği, tehdit ettiği, aşağıladığı ile ilgilidir.
 
Douglass’ın cevabı bize Türkiye ile ilgili de bir şey daha söylüyor yalnız: Linç eylemine girişebilen kişiler, yüzyıllar boyunca kendinden aşağı olduğunu saydıkları kişilere ve topluluklara karşı yegâne gücü, hukuk tarafından ketlenmeksizin ellerinde tutmaya alışmış, kendilerini gördükleri üstün pozisyonu tekrar tekrar onaylayacak toplumsal kurumlar arasında büyümüşlerdir. Modern devletin bir elinde tuttuğu kılıç onlara işlemez; diğer elinde tuttuğu yasa ise onlara, şiddet dolu kurumlarına ve kendinden menkul üstünlüklerine ket vurmaz. Adeta devletin kendisi kurmuştur bu toplumsal kurumları —hattâ belki de bu kurumlarda yetişen bireylerin yöneticiliği altında, hukuken olmasa da toplumsal olarak artık meşrulaşmıştır.
 
Sanırım bu, “Linç bir kültüre ait bir uygulama olabilir mi?” ve bugün neden Suriyelilerin linç edildiği sorularının cevabını düşünmeye başlamak için önemli bir nokta.
 
Sonuçta, Richard Connell’in kısa hikâye kitabında olduğu gibi, en tehlikeli oyunlardan biri. Seri katil (ya da, Ted Kaczynski’nin ya kendisi ya da bir başka versiyonu olan) Zodiac’ın gazetelere yazdığı mektuplarda Connell’in kitabına atıf yaparak söylediği gibi: “İnsan, konu öldürmeye gelince, tüm hayvanların arasında en tehlikelisidir.” 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design