Anasayfa / Etkinlikler / Yazarlar / Gücenik sosis, tiksindirici borç, kara kelimeler, şu bu…

11 Haziran

Gücenik sosis, tiksindirici borç, kara kelimeler, şu bu…

Savaş dediğin, strateji ve taktik dedikleri hileler dünyasıdır. Hile, savaşların olmazsa olmazıdır. Avcılar ve tüccarlar için de hile esastır.


Bir süredir bazı kavramlar, tanımlar havada uçuşuyor. Mesela Ukrayna Büyükelçisi A. Melnik, Almanya Başbakanı O. Scholz’a “gücenik sosis” dedi. Alman halk edebiyatına dayanan bir deyim imiş ve “hakarete uğramış mağdur rolünü oynamak” anlamına geliyormuş.
 
“İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, parti grup toplantısında, uluslararası hukuktaki 'tiksindirici borç' kavramının altını çizdi.” (Haziran 2021, Basın)
 
Wikipedia, kavramı şöyle açıklıyor:
“Tiksindirici borç, iğrenç borç ya da korkunç borç; bir ülkenin despotik hükümetinin yerine gelen demokratik hükümetin kendinden önce gelen yönetimin edindiği borçların devletin yararına değil; mevcut ulusal ve uluslararası kanunlara uymayarak veya kanunları kendi işine yarayacak şekilde esnetip yolsuzluk içinde diktatörün kendisinin veya bir zümrenin çıkarlarına yönelik yapıldığını öne sürerek geri ödemek istemediği borçları ifade eder. Uluslararası yasalar çerçevesinde bu borçlar, devletin borcu olarak kabul edilmez ve kişisel borç kapsamına girer.”
 
Hayri Kozanoğlu, yukarıdaki açıklamaya şerh düşüyor:
“Bir borcun tiksindirici nitelik taşıyıp taşımadığının araştırılması için bu borcu alan yönetimin despotik olması gerekmez. Meşru yollarla seçilmiş, ancak yetkisini halkın zararına kullanmış bir hükümet için de tiksindiricilik söz konusu edilebilir.” H. Kozanoğlu, https://www.birgun.net
 
Kırılgan narsizm, efendi kibri, yapay kibarlığın kabalığı… Kırılgan narsizm ve efendi kibri’ne muhalif gazeteci makalelerinde denk geldim. Makale adreslerini arşivlemedim. Sonradan arayınca da kaynağı bulamadım. Tahmin ettiğiniz gibi iktidarın büründüğü savunma/saldırı psikolojisi örtülerini izah ediyorlar. “Yapay kibarlığın kabalığı”nı ise ben uydurdum. Anonim de diyebiliriz.
 
Uçuşan kavramlar konusunu seviyorum.
Fakat başka bir konuya geçeceğim. Bir önceki P24 yazısının (Teselliyi Eşyada Aramak) özeti şöyle: Asuman Susam’ın “nesneler”e dair bir tweet’ini gördüm, kendisine “nesneler” ile ilgilenme nedenini sordum, güzel bir cevap aldım. Cevabın bir paragrafını aşağıda tekrar edeceğim ve oradan –yalınayak– yürüyüp gideceğim:
 
(Annemin) “… bıraktığı elişleri ve fotoğraflardan yas nesneleri meselesini düşünüyorum. Veda nesneleri yapmaya çalışıyorum. Bunu yaparken de nesnelerle aramızdaki ilişkinin bizi nasıl değiştirdiğini, hayatla ilişkimizdeki başkalaşmaları, kendimizi onlar üzerinden yeniden nasıl kurduğumuzu, geride bıraktıklarımızla yeniden nasıl bağlar oluşturduğumuzu anlamaya çalışıyorum.”
 
Yas ve veda nesneleri kavramları düşündürücü. Şimdilik geçeceğim. Yukarıda kara kelimeler olarak belirginleştirdiğim ifadeye bıraktım kendimi. Mesela bir çağrışım:
“Boyası çatlamış, grisi uçmuş, giriş kapısının hemen üstünde çivilerinden sıkılmış ‘Akhisar Tren Garı’ yazısı. Ya da istasyon şefinin camında geçen bahar açmış ama şimdi kuru gövdesinde toz pamuklarının biriktiği, dibinde bilet tırtıklarının yığıldığı aslanağzı saksısı. İçeride kararmış bekleme oturakları. Oturakların dibindeki aşınmış döşemeler. Duvarda hava akını ikaz renklerini gösteren sivil savunma afişleri. Onların yanında lacivert mürekkeple düşülmüş tarife çizelgeleri. Bilet gişesinin dayanmaktan parlamış pervazı. Pervazın altında ters çevrilmiş çöp tenekesine tünemiş tekirin mırıltılı rüyası. Yolcuların kasaba kokan ayak sesleri. Seslerin vurup durduğu lokomotif armalı, Rus malı kocaman duvar saati. Saatin geriye sarıp duran tik takları.” (Ahmet Büke, “İzmir Postası’nın Adamları”, Can Yayınları)
 
An genişlemiş, zamanın nesnelere bıraktığı izler –“bilet gişesinin dayanmaktan parlamış pervazı”– ile adeta sonsuzluk kazanmış. Zamanın bu akışsız, havada asılı kalmış hali, bir hikâyenin/anlatının baş kahramanı gibi. Zaman, adeta özne bu paragrafta. Ve o esnada mevcut olan her şey, kasaba kokulu ayak seslerimiz dahil, özne zamanın yanında nesne olarak kalıyor.
 
Bu bir yorum neticede. “Sana öyle geliyor İlhami” diyenler olabilir.
 
***
 
Özne kavramını iradesi olan, eyleyebilen; nesne kavramını ise edilgen olan, özne tarafından kullanılırken araçsallaştırılışına bağlı olarak bir anlam edinen… olarak tanımlıyorum. (Hikâye/anlatı dünyasında kavramlar bazen anlam değiştirebilirler. Bkz: Akşehir Tren istasyonu ile ilgili paragraf. Bu durum bir çelişki değildir.)
 
Bir makalede Michel Foucault’nun özne-nesne tanımlarını okudum:
“Bireyi kategorize ederek, bireyselliğiyle belirleyerek, kimliğine bağlayarak, ona hem kendisinin hem de başkalarının onda tanımak zorunda olduğu bir hakikat yasası dayatarak doğrudan gündelik yaşama müdahale eder. Bu, bireyleri özne yapan bir iktidar biçimidir. Özne sözcüğünün iki anlamı vardır: denetim ve bağımlılık yoluyla başkasına tabi olan özne ve vicdan ya da öz bilgi yoluyla kendi kimliğine bağlanmış olan özne. Sözcüğün her iki anlamı da boyun eğdiren ve tabi kılan bir iktidar biçimi telkin ediyor.”
 
Kendi özne-nesne tanımlarımdan kuşkuya düştüm ve bir akademisyen dost’a danıştım:
 
“Nesne tanımın tamam. Geniş anlamda özne de. Ama günümüzde senin tanımınla dünyada kaç tane özne vardır gerçekten? Bence özne tanımın fazla aydınlanmacı.” dedi.
 
“Hmm” dedim. Ne diyeyim? 40 fırın ekmek durumu.
 
***
 
Ben hâlâ kara kelimelerdeyim: “nesnelerle aramızdaki ilişkinin bizi nasıl değiştirdiğini, hayatla ilişkimizdeki başkalaşmaları, kendimizi onlar üzerinden yeniden nasıl kurduğumuzu...”
 
Aklıma “delik demir icat oldu, mertlik bozuldu” deyişi geliyor. Bence mertlik dedikleri şey ortaçağ şövalye kafası palavrasıdır. Savaş dediğin, strateji ve taktik dedikleri hileler dünyasıdır. Hile, savaşların olmazsa olmazıdır. Avcılar ve tüccarlar için de hile esastır.
 
Aklıma geçenlerde kendini yakan adamın yanışını cep telefonları ile görüntüleyen insanlar konusu geliyor. Ve onları bu hallerinin içindeyken görüntüleyen başka bir mercek.
 
Benim bildiğim; yanan bir insan ile karşılaşırsan, yanmasını önlemeye çalışırsın. Ben bu kişiye eyleyen insan derim. İnisiyatif kullanır, problem çözücü davranır. Ellerindeki nesneyi görüntü kaydı özelliği ile kullanan, böylece eyleyen fakat eylemi neticede seyircilik olan insanlar için ne diyebilirim?
 
Veya onları pasif izleyiciler olarak görüntüleyen mercek ne demiş oluyor? “nesneler ile aramızdaki ilişkinin bizi nasıl değiştirdiği” kara kelimeleri burada hangi anlama bürünüyor?
 
Nesneyi sadece cep telefonu/kamera olarak sınırlamayıp, yanan adam görüntüsünün sosyal medyaya verilmesi ile beraber düşünebilir miyim?
 
Sosyal medya ve kullanıcısı ilişkisini, ilişkinin bağımlılık boyutu ile düşünürsek burada da bir özne/nesne ilişkisinden söz edebilir miyim? (“bireyleri özne yapan bir iktidar biçimi”)
 
Yani ben yanan adamı görüntüleyip, sosyal medyada paylaşıyorken, kendi eyleminin efendisi sandığım (canım) ben, esasen daha büyük bir düzenlemenin değirmenine su mu taşıyorum? Gönüllü araç mı kıldım kendimi?
 
Buradan bir adım daha ileri gidip “sanal”, “avatar” vb. kavramlar ile insan canlısının kendisine nasıl bir gelecek hazırladığını düşünebilir miyiz? Bunu korkmadan, paniklemeden ve karalar bağlamadan yapmaktan yanayım. Bu konuyu takip eden güzel kalemler var. Mesela Ümit Alan gibi.
 
***
 
Bağlıyorum. https://100sene100nesne.com/ adresinde, 100 Sene 100 Nesne adlı bir proje var. Web sitesi henüz yapım aşamasında fakat yapılmak istenene dair fikir veriyor.
 
“Hakkında” başlığına tıkladım şu cümleler dikkatimi çekti:
“Cumhuriyet’in ilk asrının 100 nesnelik tarihi, Alternatif bir tarih ansiklopedisi, Türkiye’nin toplumsal tarihini belirlediğimiz nesnelerin hikâyeleri etrafında anlatacağız.”
 
Arz ettim. İyi günler dilerim...
 
-----
Kapak Görseli: Pexels (Pixabay)
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design