Anasayfa / Etkinlikler / Yazarlar / Akışa teslim

13 Haziran

Akışa teslim

Sen kendinle dalga geçebildiğinde gölün suları da dalgalanır. Malûm, tersi ve yüzüyle güzel olan ender şeylerdendir hayat.


Bazı kelimeler diğerlerini peşi sıra çağırır. Duygusuyla birlikte gelir, bir kapı aralanır. Akış kelimesini de güven demeden düşünmek, hissetmek mümkün değil benim için. Akışa güvenmen gerekir. Öbür türlü hakkını veremezsin ki.
 
Demesi kolay, etmesi zor. Hele de sabit olanın konforla eşdeğer tutulduğu bir düzende. Yine de yetmiyor ama. O kurulu sistemin hapishaneye, günlük faaliyetlerin zorunluluğa dönüştüğü bir an mutlaka geliyor. Cana tak eden an. Taşan damlayla birlikte bir bakmışsın, akıyorsun.
 
Şöyle bir geçmişinize baktığınızda ne görüyorsunuz? En önemli hayat eşikleri hakikaten sadece sizin iradenizle mi belirlendi? Şu kader denilen akıllara ziyan gücün hiç mi rolü yok bugün bulunduğunuz yerde? Hep emek ve kişisel seçimle yolun çizildiğine inanan, sorumluluk üstlenmeyi hayat felsefesi olarak benimsemiş biri olarak, aradan geçen onca yıldan sonra asıl hayat yolumun akışa teslim olduğumda çizildiğini görüyorum. Elbette yapmak istediğime, nelere gönül indirmeyeceğime, anlamı nerede bulduğuma ben karar verdim ama şu çevrilemeyen serendipity kelimesi misali tesadüf olmayan tesadüfler hayatımı belirledi. Aramazken bulunanlar.
 
Aynı kalmaz hiçbir şey
Her şeyini vermenin ürpertici cesaretini en hasından şairler bilir. Onlar ki kaybetmenin de ustalarıdır. “Bırak her şey başına gelsin: güzellik de dehşet de. Sadece devam et. Hiçbir his nihai değil” der Rainer Maria Rilke. Hayatı, her şeyi dibine kadar yaşama pahasına göze alıyorsan, düşmelere de doymayacaksın elbet. İşte kemiklerin her kırıldığında bunu hatırlatacaksın kendine; akışı. Hiçbir his nihai değil. Hiçbir şey aynı kalacak değil. Güzellikte, aşkta, mucizede durmayan zaman kötülükte, acıda, hüsranda da durmayacak. Zaman akacak suyu kıskandırırcasına.
 
Adı zaman olmayan bizlerse sudan öğreniriz yine akmanın her şeklini. Ne tuhaf bir çelişkiyse, akmayı başarabildiğimiz anlarda zamanın durduğunu hissederiz. Hafıza kayıt işlemine başlar usulca. Daha yaşarken unutmamaya ant içtiğimiz anlardır, yoğun ve sahici. Uğruna hikâyeler yazılası. Boyutların hükmü kalmaz bu noktada. Uçabildiğini hissedersin. Uzakları kendine yakın edebildiğini.
 
Hayata dair her şeyi kucaklamanın ustası John P. Shanley, sarkacın doğasını anlatır. İnen kalkan dalgaya atlar ve kendini bırakırsın usulca. Yükseldiğinde doğa sensin, düştüğünde olduğu gibi.
 
Bazen beklemen gerekir.
Bazen savaşman gerekir.
Bazen yenilirsin.
Bazen beklemen, savaşman,
düşmen ve kalkman gerekir
denizden gelen fırtına misali.
Büyük rüzgâr gelir de
götürür mü seni ileriye? Hatırla.
Bazen, ölmeyi reddettiğinde
Kazanma inayeti bağışlanır sana.
 
Göze alanlara mucizeleriyle gelir hayat. O yüzden kaçmamalısın ya. Kendinden eksiltmeden yaşamak için Mascha Kaléko’nun dediği üzere, korkularını alacaksın karşına:
 
Yırt at planları. Akıllı ol
Ve mucizelere güven
Onlar çoktan kayıtlı
Büyük planda
Korkuları kov gitsin
Ve korkulardan duyduğun korkuyu
 
Korkmamak diye bir şey zaten yok. Mesele o korkuyla ne ettiğinde. Kendine ihanetten öte tuzak yok. Çok insan kapıldı ona. Rahat yaşayayım derken, hayatın özünden oldu. Kollarını açarak gel demek, güzellikleri kucaklamak kadar tehlikeleri de göze almak anlamına geliyor. İnsansın; baskıdan, zulümden, ölümden, hiçlikten korkarsın. Ama yaşamaktan geri kalamazsın. Taviz verilemeyecek bir şeyler var işin ucunda. Hele duygulardan hiç korkamazsın. Sana rağmen kaplar hepsi zihnini ve ruhunu. Kalbin mi? O zaten fethedilen ilk kaleydi.
 
Suyun hikmeti
Arafta çok zaman geçiyor. Geçmişle gelecek arasında, çıkılan yolla varılan son arasında, gökyüzü ve deniz arasında. İlhan Berk’in “Su” şiirinden aksın söz bu noktada:
 
Yaz dağda. Açmış kanatlarını gök
Suyu denetliyor. Kımıltısız uzanmış
 
Su. Göğü seyrediyor. Gerip derisini
Yavaşça ve duruk. Yazarak yazısını
 
Bir ayraç açıp, bir elma gibi örneğin.
Uyur böcek, habersiz ondan. Birbaşına.
 
Yaz ölür. Geçmişle gelecek gibi.
Uyur gök. Çünkü koşmuştur sabah nehirlerini
 
Terli ve hırçın bir at gibi geliyordur.
Durur onun için su. Anısız ve kocaman.
 
Akmak kadar durmayı da bilir su. Bir vakit sabırda taşla yarışmıştır. Sabır taşı çatlar da su sadece ve sessizce birikir. Dilekleri, itirafları, sırları ve hayalleri toplar. Doğadaki her canlıyı ve elbette insanı olduğu gibi kapsar. Ona kendi gerçeğini yansıtır yüzeyinde. Hafifçe titreşen hakikati. Çocukların kumsal oyunlarına da tanıktır, âşıkların tutkusuna da. Devran döner de tek başına gelirsen suyun başına tek bir şey ister senden. İnkâr edilmemeyi. Bir ayrılığı kabulleniş şiiri diye de okuduğum Birhan Keskin’in “Ve İpek Ve Aşk Ve Alev”inde olduğu gibi:
 
I
sana böyle akmaktan çok korktuğum için
oldu her şey
şelaleler de bu yüzden ilgilendiriyor beni
 
.. dünya çok üzücü bir yerdi, savaş filmlerini ve samurayları eskisi gibi sevmiyordum. bir boşluktan aşağı mı bırakıyordum kendimi. teller tenimi çizip canımı mı yakıyordu. mutsuzluğuma mı alışıyordum seni severken. yoksa kan kaybından mı ölüyordum. daha fazla parçalanacak parçam yoktu..
 
neyse
sevgilim telefonun öbür ucunda ruffles yiyordu
 
ben meleğimin kanatlarını kırdım
ordan geliyorum. siz yine de ikiz bardakları
kırmayın. bir deliydim, elementlerin de ruhları
olduğuna inanıyordum
 
aklıma suyun intiharı geliyordu hep
şelale deyince
divaneliği söylüyordum
 
sana böyle akmaktan çok korktuğum içindi
 
şelalenin sinirini bozdum az önce
ordan geliyorum
 
Aşk, hesap kitap yapamadığın bir istisna. Çalışabileceğin bir taslağı, başka bir deneme olanağı yok. Sen ne olduğunu anlamadan başına geliyor. Sonradan yapabildiğin tek şey kalbinin nasıl uçtuğunu o anları hatırlayarak anlamak. Adını koymak.
 
Fırsatın olsa korkacaktın. Azıcık da olsa kendini koruyacaktın. Sen ne olduğunu anlamadan içine başka bir canlı dolmuştu. Şimdi dengeler daha hassas, zemin daha kaygan. Uyarı yok, prova yok, kullanma kılavuzu yok. Test sürüşü, iade imkânı yok. O muhteşem kapitalist düzenin bu çıplak diyarda hükmü yok. Ve tabii saklanacak yer de yok:
 
II
elveda ırmak, hoşça kal alacakaranlık
geçtim yıllar sonra anımsanacak alınganlıklardan
silahlar ve bellek gerektiren aşkın seramik
teninden, itinalı ve alıngan
yüzümün gürültüsünü unuttum
şüpheci ve med-cezir aşkından oldu böyle
acemi düştüm
yüzünün kayganlığından utanıp
saçlarının ritminden kaçacak kadar
 
şimdi benden bu uzak yol seslerini alsalar
hazin öyküleri ve yüzünü özlediğim zamanları alsalar
-ormandı, yağmur sonrasıydı, tazelenen yaprakların
üzerinde su damlacıkları tutunuyordu, sanki geç bir
vakit eve dönüyordum, yüzümü heidi'ye ısmarlamıştım
annem lastik tokalarımı yakıyor, annem beni rüzgara
bırakıyor bu yüzden.. gibi olmayacak şeyler
söylerim sana
 
Zamanın hızına uymak herkesin harcı değil. Sevdiğinle aynı yönde akmıyorsan yaşanacak yabancılık hiç tanımadığın insanların ortasında hissedeceğinden daha keskin ve katmanlı. Bir o kadar da kaçınılmaz. Hangimizin başına gelmedi ki? Sevginde aciz kaldığın olur bir an gelir de. Ne etsen olmaz. Yap bozun hep yap yap yap diye aktığı ilk zamanlar büyüsü boz boz boz diye parçalanır. Bir şeyin sonuna geldiğini, vedanın kıyısında durduğunu böyle anlarsın. Akmadığında.
 
anımsadıklarımın yanlış olduklarını
yine de hepsinin bir deprem olduğunu
kim bilebilir? ikimizin arasında duran
şu boydan boya ırmak, şu boydan boya
alacakaranlık
ikimizin arasındaki şu depremin bir bellek
uykusu olduğunu kim bilecek
 
eskiden olsaydı, tuzlu düşler anımsardım
ağzımda eriyip yok olan tadını güneşin
alevin ipekle savaşını, saçlarının altından
akan ırmaklarda yıkandığım sabahları anımsardım
tenine dokundukça bıçak sırtı bir nefeste susan
felç olan sözleri hatırlardım
 
elveda ırmak
hoşça kal alacakaranlık
 
Aşkın sonrası tufan. Kırılan hayallerinle bir vakit durgun bir göl gibi kalakaldın. Her şeyin boş olduğunu gören ve gösteren koca bir gözdün. Gözkapaksız, tekinsiz göz. Sonra o gözde çakıl taşı sektirdin çocukluğuna selamla. Ve sen kendinle dalga geçebilir olduğunda gölün suları da dalgalandı. Malûm, tersi ve yüzüyle güzel olan ender şeylerdendir hayat. Bazen çağladığın olur bazen dip akıntıya dönüştüğün. Bazen sabırla birikir, bazen hırsla taşarsın. Ne edersen et, akış durmaz. Hayatın izleyicisine dönüştüğünü, gıyabında bir şeylerin yaşanmakta olduğunu hissettiğin zamanlarda bile -kim bilir en çok da o zamanlarda belki- hayat içinden akmaya devam eder. Hâlâ ve hep öğreteceği dersler vardır. Hâlâ ve hep şaşkınlığına, hevesine taliptir. Vazgeçmeme gücüne. Seni kendine çağırır. Merhaba dersin, ben geldim. Kendine gülümsersin. Kiminle konuştuğunu anlamazlar.
 
-----
Kapak Görseli: Peter H. (Pixabay)
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design