Anasayfa / Güncel / Sands’den “Burada olmayan bir sevgili arkadaşa mektup”

03 Mayıs

Sands’den “Burada olmayan bir sevgili arkadaşa mektup”

Philippe Sands, P24’ün her yıl Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde düzenlediği konuşmaların beşincisinde Ahmet Altan’a hitap eden konuşma yaptı

Punto 24 (P24) Bağımsız Gazetecilik Derneği’nin her yıl Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde düzenlediği Mehmet Ali Birand Konuşmaları serisinin beşincisi, 3 Mayıs akşamı İstanbul’daki İsveç Başkonsolosluğu’nda gerçekleşti.
 
2013 yılında vefat eden usta gazeteci Birand’ın anısını yaşatmanın yanı sıra, gazetecilik mesleğinin güncel sorunlarını ve geleceğini tartışmayı amaçlayan konuşma serisinin bu yılki konuğu, İngiliz PEN Örgütü’nün başkanı, uluslararası avukat ve aynı zamanda University College London’da hukuk profesörü olan Philippe Sands oldu.
 

Toplantının açılışında P24 kurucu üyesi Andrew Finkel ve İsveç’in İstanbul Başkonsolosu Therese Hydén kısa birer konuşma ile izleyicileri selamladı.
 
Ardından kürsüye gelen Cemre Birand ise eşi Mehmet Ali Birand anısına bir konuşma yaptı.
 
Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmeni ve P24 kurucularından Murat Sabuncu “Cezaevindeki Gazetecilere Selam” başlıklı bir konuşma yaptı.
 
Sözlerine 2017 yılında Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde Silivri Cezaevi’nde bulunduğunu hatırlatarak başlayan Sabuncu, konuşmasını şöyle sürdürdü:
 


“Geçen sene bugün, Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde Silivri Cezaevi’ndeydim. Bu salonda sizler, memleketin ve dünyanın dört bir yanındaki meslektaşlar, hak savunucuları, meslek örgütleri, bizim özgürlüğümüz için ses verdiniz. O ses Silivri’ye, yüreklerimize ulaştı. Direnç verdi.
 
“Geçen ay yaklaşık 1,5 yıllık tutukluluğumun ardından tahliye edildim. Dışarı çıktığımda aynı davadan yargılanan diğer Cumhuriyetçiler gibi şunu söyledim: Bize açılan dava ve tutukluluklar Türkiye’de gazeteciliğe gözdağı vermek için. Tutuklu olan, tutuklu kalan sadece biz değiliz. Yüzün üzerinde gazeteci cezaevlerinde. Kendimiz için değil, bu ülkede yaşayan herkes için özgürlüğü istiyoruz. Kişilerin kim olduğunun, yanındaki desteğin boyutunun değil, ilkelerin egemen olduğu bir hukuk sisteminde, ifade özgürlüğünün herkes tarafından özgürce kullanıldığı bir memleketin yaratılması için çaba sarf edeceğiz.
 
“Geçen hafta ilk derece mahkeme cezamı kesti. 7,5 yıl hapse mahkûm edildim. O gün, bedeli ne olursa olsun, cesaretle gazetecilik yapmaya devam edeceğimi söyledim. Ben, ülkenin en eski ve saygın gazetesi Cumhuriyet’te çalışan arkadaşlarım -ki onlar da uzun hapis cezalarına çarptırıldılar- halkın haber alma hakkı için gerekirse yeniden bedel ödemeye hazırlar. Bu arada aldığım cezayı söylerken iki kere utanıyorum. Birincisi memleketin demokratik anlamda geldiği nokta. Bir diğeri, benim cezam 7,5 yıl, nedir ki... Ağırlaştırılmış müebbet cezası alan meslektaşlarım var ülkemde: Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak…
 
“Geçen sene, geçen ay, geçen hafta… Ya önümüzdeki sene? Bugün? Üst mahkeme cezamı onaylarsa yeniden cezaevine girmiş olacağım. 3 yıl 1 ay daha hapis yatacağım. Ama bir an olsun aklıma gelmiyor verilen ceza. Memleketimi ve mesleğimi aşkla seviyorum. Aşkın zaman zaman acı veren bir duygu olduğunu biliyorum. Ve biliyorum, sonunda acılar biter, aşkın verdiği mutluluk hissi kalır geriye.
 
“Bitirirken biraz sonra mutlulukla dinleyeceğimiz Philippe Sands’in kitabı Doğu-Batı Sokağında’dan, kitabın ana fikrinden bir önemli cümle. Biz kimiz, bireyler miyiz, bir topluluğun üyeleri miyiz, yoksa hepsi miyiz? Benim cevabım: Biz dünyanın dört bir yanına yayılmış, özgürlüğü, barışı, insan haklarını, doğruları, hukuku savunan milyonlarız. Teker teker bireyleriz, cesaretliyiz, ama bir arada, hep beraber, kocaman bir aileyiz. Türkiye’de cezaevlerindeki tüm gazetecilere, Türk gazetecilere, Kürt gazetecilere, dünyadaki gazetecilere yürekten bin selam olsun.
 
“Bizleri; gazetecileri, yazarları, sanatçıları, siyasetçileri sadece görüşleri için sözüm ona yargılayanlar tarihin kürsüsünde yargılanacaklar. İnsanlık tarihinin bazılarına öğretemediği gerçek bu.
 
“Düşman hukuku ezberleriyle yargılandığımız kürsülere değil, insanlığın birikimine, vicdanlardaki hükme inanıyorum. Biliyorum ki, en yüce divan, vicdandır.”
 
Murat Sabuncu’nun ardından kürsüye gelen P24 kurucu üyesi Yasemin Çongar, bu yılki konuşmacı Sands’i takdim etmeden önce, etkinliğin ikinci yılındaki konuşmacı olan ve 6 Ocak 2018 tarihinde hayatını kaybeden İngiliz gazeteci Peter Preston anısına kısa bir konuşma yaptı.
 
Çongar konuşmasında, 1975-1995 yılları arasında Guardian gazetesinin genel yayın yönetmenliğini üstlenmiş olan Preston’ın 3 Mayıs 2015 tarihli Mehmet Ali Birand Konuşması’ndan şu satırlara atıfta bulundu: “Türkiye gazeteciliğinin mücadelesini endişeyle takip etmemin bir başka nedeni de burada yatıyor: Sadece baskı gören imtiyaz sahiplerinin otosansürü ve özgürlükleri kısıtlayan mevzuat herhangi bir düzlemde önemli sorunlar olmadıkları için değil; sadece yaratıcı seslerin feryatlarının katiyen susturulmaması gerektiği için değil -- ama bu yolda ilerledikçe karşılaşacağımız israf yüzünden -- yetenek israfı, tutku israfı, arzu israfı.”
 
Preston’ın sözlerinin üç yıl sonra halen geçerliliğini koruduğunun altını çizen Çongar, daha sonra bu yılki konuşmacı Philippe Sands’i takdim etti.
 
Türkçede de yayımlanan Lawless World (Hukuksuz Dünya) ve Torture Team (İşkence Timi) adlı kitapların yanı sıra uluslararası hukuk üzerine akademik kitaplar da kaleme alan ve makaleleri New York Review of Books, Vanity Fair, the Financial Times ve The Guardian gibi dergi ve gazetelerde yayımlanan Sands, Doğu-Batı Sokağında: Burada Olmayan Bir Sevgili Arkadaşa Mektup başlıklı bir konuşma yaptı. Sands, konuşmasında adını vermeden, 23 Eylül 2016’dan beri Silivri Cezaevi’nde tutulan arkadaşı Ahmet Altan’a seslendi.
 
Sands, son kitabıyla aynı ismi taşıyan konuşmasında, kitabın merkezinde yer alan fikrî meselelerin Avrupa’nın, ABD’nin ve dünyanın pek çok kısmında bir milliyetçilik ve popülizm akımı hızla yayılırken revaç bulduğunun altını çizdi. Kitabın yayımlanmasının 1930’lu yılların tecrübelerinin geri döndüğü bir döneme denk geldiğini belirten Sands, kitabın Britanya’da basılmasından birkaç gün sonra, ülkenin Brexit lehine sonuçlanan bir seçime gittiğini, birkaç ay sonra da ABD’nin Trump’ı başkan seçtiğini hatırlattı.
 
Sands’in konuşmasının tam metni şöyle:
 
 
Doğu-Batı Sokağında: Burada olmayan bir sevgili arkadaşa mektup
 
 
Sevgili arkadaşım, umarım, gıyabında sana hitaben iki çift laf etmemi mazur görürsün.              
Sözlerime başlamadan önce, senin baba ocağın olan bu şehre tekrar gelmekten dolayı ne kadar memnun olduğumu söylememe müsaade et. İstanbul, yalnızca güzel anılarım olan bir şehir. Seninle bunu konuşmuştuk. 
Mevcut koşullarının beni karşılamana imkân vermediğini tümüyle anlıyorum. Gerçi birbirimizi son görüşümüzün üzerinden epey zaman geçti ama, yine de seni bağışlıyorum. 2015’in ağustos ayında Londra’ya yaptığın ziyareti hatırlıyor musun? Seninle günlük güneşlik bir bahçede oturmuştuk. Sen çimlere, çimlerime hayran kalmıştın, yüzümü güldürmüştün. Sana, komşumdan, 1998’de Senatör Pinochet’nin tutuklama müzekkeresini imzalayan hâkimden bahsetmiştim. Hâkimin Pinochet’nin kim olduğundan bihaber olduğunu sana söylediğimde, gülümsemiştin- “Adaletin gözü kördür,” demişti hâkim bana. Ayrıntıları ve bağımsız yargı diye bir şeyin olabileceği ya da vakti zamanında iktidar sahibi olan birinden hesap sorulabilmesi fikrini âdeta yalayıp yutmuştun. Dünyadan, senin yeni kitabından, benimkinden konuşmuştuk. Gülmüştük, yemiş içmiştik, endişelenmiştik. Bunları seninle birlikte yapmıştık.
Birkaç ay sonra, bir söz ve müzik, buluşma ve sohbet performansı için senin göz kamaştırıcı şehrine dönmüştüm. Küçük bir bot ayarlamıştın, bizi o muazzam köprünün altından karşıya geçirmesi için. Seninle yürümüştük ve hep yaptığımız üzere, yiyip içmiştik.
Ve sonra seni götürdüler. Dediler ki, sarf ettiğin kelimeler yüzündenmiş, hem de kamusal bir alanda, kelimelerini daha da fena yapmış bu. Dediler ki, kelimelerin torbadan yüzünü çıkaracak bir yapıyla mı ne, alakalıymış. Böylesi sözler hainlikmiş, öyle dendi. Biz biliyoruz, senle ben, usullerimiz başka başka da olsa, kelimelerin farklı şekillerde yorumlanmaya nasıl da meyyal olduklarını.         Onların güzelliğinin ve tehlikesinin tam da bu olduğunu yine biz biliyoruz. Senin sarf ettiğin söylenen kelimeler öylesine hainceymiş ki, bir hâkim senin özgürlüğünden yoksun bırakılmana hükmetti- bir günlüğüne değil, veya bir haftalığına, veya bir aylığına, koca bir yıllığına bile değil, ebediyyen. “Ağırlaştırılmış müebbet,” dedi hâkim. “Asla affedilmeyecek ve hapishane hücresinde öleceğiz,” yazdın sen, çok geçmedi üstünden.
Ve sonra sen artık yoktun. Zamanlaman kusursuzdu, söylemek lazım. Altı yıldır yazdığım kitabım hakkında ne düşündüğünü bana söylemekten kaçınmak için bir dalavere, bir tezgâhtı; kitabım, sen o hain sözlerini söylerken İngilizcede yeni çıkmıştı. Kitap, okuru, 1945 öncesinde kaim olan bir dünyaya, münferit kişilerin uluslararası hukuk kapsamında hiçbir hakkı olmadığı, Devletin mutlak bir anlayışla yönetildiği, Devletin -ya da kralın, kraliçenin, imparatorun veya başkanın- bir insanı veya insan gruplarını hürriyetinden ve özgürlüklerinden, konuşma ve toplanma ve hatta, bazen, var olma haklarından mahrum edebildiği bir zamana götürüyor. Ama belki de, bilmeden, ben bugünler için bir kitap yazmışım.
Müsaadenle, etrafımdaki dinleyicilerin nezaketinden istifade edip, yazdığım kitap hakkında sana birkaç laf daha edeceğim. 
Kitabın adı East West Street- Türkçede Doğu Batı Sokağı. Bugün Ukrayna sınırları içinde kalan, Lviv yakınlarındaki küçük bir kasaba olan Zolkiew’de bulunan bir sokağın adı. Gerçek adı, zamanında, Lembergerstrasse imiş ama büyük yazar Joseph Roth oraya başka bir adı uygun bulmuş. Onun bulduğu isim daha cazip.
Büyük büyükannem o sokakta doğmuş. Keza, ilk uluslararası hukuk hocamın babası da, ki kendisi de kitabımda bir karakterdir. Hiç kuşkusuz, bugün bizimle olsaydın, İstanbul’da da, gerçekten veya mecazen, bir “Doğu Batı Sokağı” olduğunu söylerdin bana. Söyler söylemez de, kalkıp oraya gidelim, bir baştan bir başa yürüyelim, senin hemen aklına getirebilir gibi göründüğün şu hoş meyhanelerden birinde yiyip içelim diye diretirdin.
Kitabımı 2010’da, Lviv şehrini ziyaret ettikten sonra yazmaya başladım. Akademisyen ve dava vekili olarak çalışmalarım hakkında bir konferans vermek üzere davet aldığım için oraya gitmiştim. Lütfen gelin de hukuk hakkında, toplu katliamlar, büyük insan hakkı ihlalleri üzerine katıldığınız davalar hakkında konuşun. Bu türden dehşetengiz şeylere ne çok ilgi duyulduğunu görmek beni her seferinde hayrete düşürüyor! Böylece, ben de (grupların korunmasıyla ilgili olan) “soykırım” suçunun ve (bireylerin korunmasıyla ilgili olan) “insanlığa karşı suçlar”ın kökenleri üzerine bir konferans hazırladım.
İllâ bir konferans daha vereyim diye yanıp tutuşmuyordum ama büyükbabam Leon Buchholz’un 1904’te Lviv’de dünyaya geldiği evi bulmayı da umuyordum. İnsanın, hiç konuşulmayan aile öyküsünün derinlerde saklı oyuklarını açığa çıkarmak, kayıp bir vatan duygusunu yeniden keşfetmek, kendi kimliğimi daha iyicene bilmek istemeye başlayabileceği yaştaydım. Ukrayna’ya gittim ve göz kamaştıran bir şehirle karşılaştım. Nihayetinde, büyükbabam Leon’un evini de buldum.
Oturup düşünsem, karşıma çıkan şehri tahayyül edemezdim. Polonyalı şair Józef Wittlin’le hiç karşılaştın mı, benim burada olmayan sevgili arkadaşım? İki büyük savaş arasındaki yıllarda Lviv’de kalmış ve ince ama nefis mi nefis bir kitap yazmış. Kitabın adına Mój Lwów- Benim Lviv’im- demiş ve 1946’da yayımlamış. Geçen yıl, Pushkin Press sayesinde, The City of Lions adıyla [Aslanlar Şehri] ve Diana Matar imzalı şahane fotoğraflarla İngilizcede ilk kez yayımlandı. Görüntülerden birinde, çağlardan beridir karanlık bir tarihi olan, bednam bir hapishane görünüyor. Ona bakıyorum ve duvarları arasından geçen kişileri düşünüyorum, ve seni düşünüyorum.
Wittlin o müstesna şehrin özünü, “Lvovlu olma”nın ne demek olduğunu anlatır. “Soylulukla serseriliğin, bilgelikle eblehliğin, şiirle basitliğin fevkalade bir terkibi” olarak tarif ediyor. Okurlarına, “nostalji tatları dahi tahrif etmeyi sever, bugün Lwów’un hoşluğundan gayrı bir tat almamamızı salık verir” diye hatırlatıyordu. Ne var ki, hemen ekliyordu, “Lwów’u bir kap safra olarak gören insanlar” da tanıyordu.
O kitabı kendiminkini yazmak için, hayal gücünün kapılarını aralamak için kılavuz mahiyetinde kullandım. 2016’nın mayıs ayında, bizim, buraya çok yakın bir yerlerde, son görüşmemizden çok çok birkaç hafta sonra yayımlandı. O zamana dek, büyükbabamın Lviv’i neden bir kap safradan farksız gördüğünü, bana neden hiç, bir kez olsun oradan bahsetmediğini anlamaya başlamıştım. O zamana dek, bir tuhaf tesadüfler ve bağlantı noktaları silsilesini de keşfetmiştim -ya da belki de rastgele bulmuştum demek daha doğru olabilir. Hepsi de eski Lviv şehrinin etrafında dönüp duruyordu. Şehre, Almanlar ve Avusturyalılarca Lemberg, Polonyalılarca Lwòw dendiğini biliyor muydun? Ruslar Lvov, İtalyanlar da Leopolis diyor. Siz ne diyorsunuz?
2010 yazında bahsettiğim konferansı hazırlarken, Polonyalı eski ceza savcısı Rafael Lemkin’in, yani 1944’te “soykırım” terimini türeten adamın da, beni konferans vermeye çağıran üniversitede ve hukuk fakültesinde öğrenci olduğunu öğrendim. Ne var ki, beni Lviv’e çağıranların bundan haberleri bile yoktu!
Neden sonra, Cambridge Üniversitesi’nde profesör olan Hersch Lauterpacht’ın, yani 1945 yazında uluslararası hukuka ve Nürnberg davasına “insanlığa karşı suçlar” kavramını sokan (ve de yıllar yıllar sonra oğlu bana uluslararası hukuk dersi verecek olan) adamın da, aynı zamanlarda olmasa da, o üniversitede ve o hukuk fakültesinde öğrenci olduğunu öğrendim. Bir kez daha, beni çağıranlar bu büyülü tesadüften tamamiyle bihaberlerdi!
Hayat bazen müthiş olabiliyor, ne dersin? Ve ne muhteşem, diye düşündüm, uluslararası modern ceza adaleti sisteminin kökenlerinin, yalnızca aynı şehre, aynı üniversiteye, aynı eğitimciye değil de, tek bir odaya dek izini sürebilmek ne muhteşem.
O odaya doğru dördüncü bir adam da seğirtti. Adı Hans Frank’tı. Lviv’e, 1942 yazında, Leon’un, Lauterpacht’ın ve Lemkin’in aileleri, arkadaşları ve hocaları da dâhil olmak üzere şehrin Yahudi nüfusundan on binlercesinin katledileceğini ilan etmek üzere geldi. Avukattı ve 1928’den 1933’e değin esas müvekkili Adolf Hitler adında bir adamdı. Sonraları, Nazilerin işgal ettiği Polonya’nın, Galiçya bölgesi ve oranın başkenti Lemberg de dâhil olmak kaydıyla, Genel Valisi olarak görev yaptı. Kültürlü bir adamdı; Nobel Ödüllü yazarların ve müzisyenlerin dostuydu. Büyük besteci Richard Strauss’un, onun onuruna 1943’te bir şarkı bestelediğine inanır mısın?
Frank’ın şahsî amentüsü basitti: “cemaat… ferdin bencilliğinden daha mühimdir.” 1935’te böyle demişti. O amentüyü hayata geçirdi ve, sıkı dur, olsa olsa 10 yıl sonra, 1945’in kasım ayında, kendini Nürnberg’deki sanık kürsüsünde, dört milyon insanın katlinden dolayı “soykırım” ve “insanlığa karşı suçlar”la suçlanırken buldu. Hayatın göz açıp kapayıncaya kadar değişivermesi, iktidar sahiplerinin alaşağı edilmesi nasıl da muhteşem. Bundan oldum olası korkuyordu aslında, yazdıklarından da anlaşıldığı üzere. Peki, bil bakalım onun hakkında takibat yapan kimdi? Dava başladığında, onun, anne babalarının ve bütün ailelerinin katliamında oynadığı rolden habersiz olan Lauterpacht ile Lemkin. Dava sonuçlanana değin, onun oynadığı rolü de öğrenmişlerdi ama ayrıntıları hâlâ bilmiyorlardı. O ayrıntıların tespit edilip bilinmesi için yetmiş yıl geçmesi gerekecekti.
Karşıma çıkan ve benim de naklettiğim öykü buydu. Son derece şahsî bir projeydi -Doğu Batı Sokağı’nın okurları, kitabın diğer düğümünü, bununla koşut giden bir dedektiflik öyküsünü bilecektir- ikisini birden yazmak varken, niye birini yazasın ki, dedi editörüm!- O öykü, Leon’un, büyükannem Rita’nın ve kim olduğu bilinmeyen kişilerce alınıp 1939’da Paris’e, nisbî emniyete götürüldüğünde zar zor bir yaşında olan annem Ruth’un, Viyana’dan teker teker ayrılışlarının öyküsünü keşfe çıkıyor.
Görünen o ki, gün ışığına çıkardığım bu hikâyeler -karanlığın ve ışığın hikâyeleri- tasavvur ettiğimden çok daha geniş bir okur kitlesine ulaştı. Bu, benim için bir mutluluk ve ilham kaynağı. Büyük tarihî anları daha samimi, minnacık şahsî meselelerle birbirine bağlayan büyükçe tarihî anlatıların açık uçlu tabiatını sergiliyor. Böylesi hikâyelerin sonuçları geniş kapsamlı ve kasıtsız oluyor, önceden kestirilemiyor ve bugüne dek etkisi sürüyor. İnsanın aklından çıkmayan, görünen o ki, yalnızca ölüler veya başkalarının sırlarının bizde bıraktığı boşluklar değil, aynı zamanda onların izini sürenlerin hikâyeleri.
Akabindeki tepkileri beklemiyordum. Doğu Batı Sokağı, hayalimdekinden katbekat fazla dile çevriliyor -Alfa Yayıncılık tarafından, Bilge Firuze Çallı’nın harika çevirisiyle yayımlanmak, Türkçede çıkmak ne müthiş, anlatamam. Bu günden güne büyüyen erişim, vakti zamanında benim aileme dokunan ve şimdi de ne yazık ki sana, benim burada olmayan sevgili arkadaşım, dokunan mevzuların, paylaştığımız mevzuların evrensel bir tarafı olduğu duygusunu pekiştiriyor. Bunlar, bizim geniş kapsamlı -hayır, evrensel- ilgi duyulduğunu bildiğimiz mevzular. Bu, kimlik ve sessizlik hakkında bir kitap; bir aile, siyaset, vazifeyi suistimal, yükümlülük, seninle benim üzerine konuşmayı sevdiğimiz ve bir gün yeniden konuşacağımız şeylerin hikâyesi.
 
***
                  Benim anlattığım hikâyelere duyulan ilginin boyutlarını ne açıklayabilir? Bu soru üzerine etraflıca düşünecek zamanım oldu. Bir ihtimal, üç etmenden söz edilebilir. 
Birincisi, senin de bana sıklıkla söylediğin gibi, insanlar iyi hikâyeleri seviyorlar. Münferit kişilerin azametli veya kalleşçe davrandığı bir öyküde -veya öykülerde- herkes kendinden bir şeyler bulur. Ve okur, hele ki ehemmiyeti daha geniş bir anlatının parçası olmasıyla ilintiliyse, bir ayrıntının minik mi minik vurgularını sever. Böylesi ayrıntılar, gerek mahkeme salonlarından gerekse genel itibariyle hayattan zamanla öğrendim ki, sıklıkla daha geniş bir hakikati, daha büyük bir hakikati aydınlatır. Fark ediyorum ki, burada olmayan sevgili arkadaşım, senin de ayrıntıları sever gibi bir hâlin var. Davandaki mahkeme başkanını, şu “ıslak ölü gözlü” olanı fark ettim. Hâkimlerin “siyah cübbeleri” hakkındaki şu ayrıntın, salondan çıkarken cübbeleri koltuklarına bırakmalarına dair ayrıntın da bir o kadar ilgi çekici. Bu, müzakere eyleminin, hâkimlerin giydiği geleneksel cüppelerin temsili kısıtlaması olmaksızın, dizginsizce cereyan edeceğine dair bir işaret mi?
Bir ikinci etmen, kitabın merkezinde yer alan fikrî meselelerin- kimlik ve bir cemaatin “öteki”yle ilişkilenmesi sorunu- Avrupa’nın, ABD’nin ve dünyanın pek çok kısmında bir zenofobi, milliyetçilik ve popülizm tsunamisi hızla yayılırken revaç bulması, dünyanın dört bir yanındaki pek çok kişi açısından yeniden ilgi uyandırmasıdır. Bugün “biz” ve “onlar” şeklindeki sorunun üstesinden gelmeye çabalamayan bir cemaat var mı? Doğu Batı Sokağı’nın yayımlanması, 1930’lu yılların tecrübelerinin alabildiğine geri döndüğü bir döneme denk geldi: kitabın Britanya’da basılmasından birkaç gün sonra, ülke Brexit’in (kılpayı) lehine sonuçlanacak bir seçime gitti, birkaç ay sonra da ABD, Trump’ı başkan seçti (sayılır). Senin ülkenin de benzer tecrübeleri oldu ama tabii burada sana o tecrübeleri benim sayıp dökmeme gerek yok.
Üçüncü etmen korku – 1945’te şekillendirilen dünyanın tozu toprağı birbirine katarak yıkılacağından duyulan korku. Doğu Batı Sokağı’nda aktarılan şahsî öyküler, o müthiş yılda, egemenlerin iktidarının -ve bizatihi egemenliğin- mutlak kabul edilmediği, bireylerin ve grupların hakları olduğu bir dünya, hükümetlerin eylemlerine kısıtlamalar getirmek üzere yeni birtakım kurum ve kurallar oluşturmak için bir araya gelen bir dünyaya dair, çok daha büyük bir resmin küçük bir parçasını arz ediyor. Nürnberg davası, Birleşmiş Milletler Tüzüğü’nü, Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’na, Mültecilerin Hukukî Statüsüne İlişkin Sözleşme’ye ve Avrupa Konseyi’ne, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile Avrupa Ekonomik Topluluğu’na teyelleyen şaşırtıcı bir ânın bir parçasıydı. 1930’lu ve 1940’lı yılların dehşetlerinin bir daha tekrarlanmayacağı, sınırları kaldırmak ve yeni bir karşılıklı bağımlılık siyasetini biçimlendirmek suretiyle ekonomik bütünleşme üzerine ve bireyler ile grupların haklarına ilişkin yeni fikirler üzerine inşa edilen bir andı. Egemenliğe, devletlerin ve o devletlerin liderlerinin özgürlüğüne kısıtlamaların getirileceği bir dünya olacaktı. Devrim niteliğinde bir andı. 
O zaman yaratılan dünya kusursuz değildi, bunu biliyoruz. Bir dizi sınır, bir başkasıyla yer değiştirmişti. Bir dizi eşitsizlik, bir başkasına, hatta çok daha grotesk olanlarına yerini bırakmıştı. Yine de, ve bu büyükçe bir yine de, Avrupa’nın bir nispî barış ve refah dönemine ulaşmasına katkıda bulundu. Bugün o dünya tehlike altında; 1945’teki yapılanmanın yıkılması riski var, fakat onun yerine neyin geçeceğine ilişkin hiçbir tasavvur yok. Birleşik Krallık’ta “kontrolü yeniden ele alalım,” ABD’de “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapalım” çağrılarına bak, kolektif bir tarihî hafıza kaybı mı yaşandı? Kontrolü yeniden ele alma veya birilerinin, bir yerlerin yeniden büyük yapılması ihtimalini temenni etmek, bir devletin, uluslararası hukuktan ve diğer taahhütlerinden azade bir şekilde, vatandaşlarına ve başkalarına dilediğince davranma hakkı anlamına mı geliyor?
 
* * *
Kitabın yayımlanmasının akabindeki iletişimlerin durmaksızın devam etmesini, her gün gelen mektupları, email’leri ve tweet’leri beklemiyordum. Sen benden daha iyi bilirsin, burada olmayan sevgili arkadaşım okurlarınla iç içe olmayı, Yazarın Paradoksu’nda yazdığın üzere, dünyanın dört bir yanında dolaşmana yardımcı olan, çoğunluğunu hiç tanımadığın dostların olmasını. “Benim yazdığım satırları okuyan her göz, benim adımı tekrarlayan her ses, küçük bir bulut gibi elimi tutar.”
Yazanların kimi apaçık sorular soruyor (“Son cümleyle ne demek istediniz?”). Diğerleri eleştiri yapıyor (“Her ne kadar Lauterpacht ile Lemkin’e büyük saygı duysam da…” vs.). Kimisi ekseri şahsi bir yadigârını veya hatırasını paylaşıyor. Başkaları, bazen insanı büyüler nitelikte yeni bilgiler sunuyor. Lviv şehrine dair, kitaptaki karakterlere dair, “soykırım” ve “insanlığa karşı suçlar”a dair, bizim şu altından dünyamıza dair böylesi iletişimler kurduğum için kendimi ayrıcalıklı hissediyorum.
Yazanların çoğu kitabın tarihî ve siyasî içerikli olası sonuçlarına değiniyor. Tarih eğitiminin geliştirilmesi gereksinimine dair öğretmenlerden ve öğrencilerden çok sayıda kişinin benimle iletişime geçmesine hayret ettim. Diğerleri -ki sayıları azımsanacak gibi değil- bilhassa Britanya’da ve ABD’de olmak kaydıyla, ama Avrupa’nın diğer kısımlarında ve başka yerlerde de, benim yazdığım dönemle güncel olaylar arasındaki benzerlikler üzerine yazdı.
71 yaşındaki bir sosyal hizmet görevlisi bana yazdı. Polonya ve Almanya’da 30’lu yıllarda yaşananlara ilişkin benim anlattıklarımla “şimdi Filistin’de yaşananlar” arasındaki “benzerlikler”den kaygı duyuyordu. New York’ta bir editör, Doğu Batı Sokağı’nın onda, “zamanımızı kuşatan bir tasaya… ve bir şekilde iki dünya savaşı arasındaki dönüşüme yakın bir viraja sapmak üzere olduğumuz korkusuna” temas ettiğini ifade etti. Rusya’nın Türkiye Büyükelçisi Andrey Karlov’un 2016’nın Aralık ayında suikaste kurban gitmesi ile, Talat Paşa’nın 1921’de Berlin’de genç bir Ermeni tarafından vurulması arasında bir paralellik kurulup kurulamayacağını merak ediyordu.
Bir İskoç, “insiyakî olarak hiçbir milliyetçiliğe güvenmediğini” belirtti ve şunu sordu:
 
Mademki Britanya’da sağın yeniden dirilmesiyle karşı karşıyayız ve hâkimlere neo-faşistlerin pislik ve büyük satış rakamları olan bir gazetenin de “halkın düşmanları” dediği bir yerde yaşıyoruz, ne yapmak gerekir?
 
İskoçya’nın bağımsızlığının oylandığı 2014 referandumunda Birlik’ten yana oy kullanmış biri olarak, şimdi kitap onu düşünmeye sevk etmişti:
 
Şimdi ben, İskoçya’nın bağımsızlığı için gidilecek herhangi bir ikinci referandumda, Birlik’in ve onu sarıp sarmalayan zenofobinin yerine, “Evet” kampanyasının kapsayıcı sivil milliyetçiliği gibi görünen şeyden yana mı oy kullanacağım?
 
Kuşkusuz, bu sorunun -geniş çaplı- yankıları devam ediyor.Avrupa’yla ilgili ve uluslararası meselelerde on yıllarca ilk elden yüksek düzeyli tecrübeler edinen, Britanyalı bir emekli diplomat, kitabın yayımlanması ile Birleşik Krallık’taki AB referandumu arasında kalan kısa sürede benimle iletişime geçti:
 
23 Haziran öncesinde tek tek her seçmen tarafından, 70 yılı aşkın bir sürede yarattığımız barış ve istikrar yapılarının kırılganlığına ve onları hiçe saymaya razı gibi göründüğümüz şu savrukluğa karşı bir uyarı alarmı babında okunmalı.
 
Barış ve istikrar yapılarını Britanya hiçe saydı, yüzde 48’e yüzde 52 gibi kılpayı bir oranla (her ne kadar İskoçya veya Kuzey İrlanda ya da Londra hiçe saymadıysa da). Bu sefil savrukluk, sözüm ona kontrolü yeniden ele almak mıydı?
 
* * *
 
Bir kez daha zenofobi ve milliyetçilik zehri, dünyanın damarlarından akıyor. “Güçlü adam” geri döndü, ama bunu benim sana söylememe ne hacet, burada olmayan sevgili arkadaşım. Macaristan’a, Polonya’ya, Ukrayna’ya- Avrupa kıtasının orta ve doğu kısımlarına yaptığım seyahatlerde bunu görüyorum. BBC Storyville yapımı -yönetmenliğini David Evans’ın üstlendiği- My Nazi Legacy [Benim Nazi Mirasım] filmini gördüysen, beni, Ukrayna’nın ücra bir köşesinde durmuş, SS üniformaları giymiş insanlarla, Waffen SS Galiçya Tümeni’nin 1943’teki kuruluşunu kutlayan erkek ve kadınlarla konuşurken görmüşsündür.      Zenofobi ve milliyetçilik zehrini, Britanya’da, Brexit lehine verilen oyların bir kısmında ve bağlantılı siyasî gelişmelerde görüyorum. Kısa bir süre önce Birleşik Krallık’ın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nden imzasını çekmesini istediğini beyan eden Britanya Başbakanı’nın görüşlerinde görüyorum. 2016’nın ekim ayında partisinin grup toplantısında, “Şayet dünya vatandaşı olduğunuza inanıyorsanız, hiçbir yerin vatandaşı değilsinizdir” demeye muktedir olduğunu duyumsadı, aklın havsalan alıyor mu?
 
                  Sözleri -ne dediğinin gerçekten farkında mıydı?- bana Stefan Zweig’ın, karısıyla intihar etmesinden sonra, 1942’de yayımlanan -zamanımız için okunması şart olan- şahane kitabı Dünün Dünyası’ndan bir pasajı anımsattı. “Yaklaşık yarım yüzyıl boyunca,” yazmıştı Zweig, “yüreğimi, bir dünya vatandaşının yüreği gibi atması için eğitmemin bana hiçbir yararı olmadı. Avusturya pasaportumun elimden alındığı gün, insanın yurtsuz kaldığında, etrafı çevrili bir vatandan çok daha fazlasını kaybettiğini anlayıverdim.”
                  Geniş kesimlerce okunan bir Britanya gazetesinin -the Daily Mail- İngiliz hukuku ile Avrupa Birliği Antlaşması’nın 50. Maddesini yorumlamakla ve uygulamakla suçlanan üç kıdemli hâkimin manşetten boy boy fotoğraflarını basıp, onları “Halkın Düşmanları” olarak tanımlamasında, 1930’lar Avrupa’sının gölgeleri mi var?
                  Nereye gidiyoruz böyle?
                  Eski bir Londra belediye başkanı -Ken Livingstone- Adolf Hitler’in Siyonizm’in destekçisi olduğunu yakışıksızca söyleyebiliyor; bir başkası AB ile Hitler’in ama öyle ama böyle ortak amaçlar güttüğünü ileri sürüyor. Boris Johnson deseniz, (Brexit referandumu esnasında) ABD Başkanı’nın Britanya karşıtı gibi algılanan eğilimlerini izah etmek için Barack Obama’dan “kısmen Kenyalı” diye bahsetmekte bir beis görmüyor. Nasıl olduysa, birkaç yıl önce, Afrika üzerine yazarken, “şoven zenci çocuklar”dan ve “karpuz gülüş”lü “kabile savaşçıları”ndan bahsetmeye muktedir olduğunu da sezinlemişti. Bu adamın şimdi Britanya’nın Dışişleri Bakanı olması nasıl da çarpıcı, nasıl da dehşet verici. 2016’nın mayıs ayında yazdığı nispeten kaba saba bir şiirde, Türkiye’de ifade özgürlüğünün önemini methetmek için Türk asıllı olduğunu iddia eden adam, sonra, hepi topu birkaç ay sonra, buraya yaptığı seyahatlerde, zorluklarla yüzleşen bireylerin ve grupların hakları hakkında sessiz kalıyor. Ne var ki, Türk menşeli çamaşır makinesinden konuşurken epey keyfi yerindeydi.
                  Nereye gidiyoruz böyle?
                  ABD, Donald Trump’ı Başkan seçiyor. Trump, medyaya ve “fake news”a [sahte haberler] sövüp sayıyor (1930’lar Almanya’sının bir başka gölgesi mi?). İlk eylemlerinden biri, -bağımsız hâkimlerin ve ABD federal mahkemelerinin eylemleri olmasa- yalnızca hasbelkader belirli bir uyruklu olduğu için bütün bir sınıf bireylerin ve grupların ABD’ye girmesini derhal yürürlüğe girmek kaydıyla yasaklayacak bir emri imzalamak oluyor. 27 Ocak 2017’de imzaladığı Başkanlık Emrinin adı da bir tuhaf- “Ulusun Yabancı Teröristlerin ABD’ye Girişinden Korunması.” Kararname, diğer meselelerin yanı sıra, yedi ülkenin -İran, Irak, Suriye, Yemen, Somali, Sudan ve Libya- vatandaşlarının ABD’ye girmesini yasaklamayı amaçlıyordu.
                  İki yıl önce, Sayın Trump, “ABD’ye giren Müslümanların toptan ve tümüyle durdurulması” çağrısında bulundu. Ne duyulmamış bir fikir! İnsanları, yaptıkları veya münferit eğilimleri yüzünden değil, hasbelkader belirli bir gruba mensup oldukları için hedef göster. Aslına bakılırsa, İtalyan yazar Primo Levi’nin, Auschwitz denilen bir yerden ayrılmasının üzerinden çok geçmeden bize hatırlattığı üzere, uzun ve karanlık bir geçmişi olan bir fikir bu. Primo Levi, 1947’de yayımlanan Bunlar da mı İnsan kitabının Önsöz bölümünde nispeten hâlâ tazeliğini koruyan bir konuya temas ediyordu. Şöyle yazmıştı Primo Levi:
 
İster tek tek bireylerin, isterse de halkların kolektif zihninde, farkında olarak ya da olmayarak, “her yabancının bir düşman” olduğu kanısı yerleşmiş olabilir.
                 
                  Böyle bir durumda, şöyle diyordu Primo Levi:
 
ifadesini bulmamış dogma, bir tasımın dayanak noktasına dönüştüğünde, işte o zaman, zincirin son halkasında imha kampı yer alır. 
 
                  Bir başlamayagörsün, arkası muhakkak gelir. Böylesi bir arka plan varken, bir kişinin uyruğu veya dini temel alınarak seyahat yasağı uygulanması tedirgin edici. Bir yazarı, söylediği birkaç kelime nedeniyle edebiyyen hapsetme fikri kadar tedirgin edici. Tecrübelerimiz -yakın zamanlı tecrübelerimiz- böylesi bir başlangıcın, insanları yaptıklarıyla değil, hasbelkader belirli bir gruba mensup oldukları için, veya hoş karşılanmayan şeyler söyledikleri için seçip ayırmanın, bizi nereye sürükleyebileceğini gösteriyor.       
                  Benim ailemin de böylesi bir başlangıcın bizi nereye sürükleyebileceğini gayet iyi bildiğini sana söylemiş miydim? Kitabım için araştırma yaparken, 1938’in kasım ayında büyükbabamı Almanya Reich’ından sınırdışı eden emirle karşılaştım. Çevirisi şöyle: “Yahudi Buchholz Maurice Leon, 25 Aralık 1938’e dek, Alman Reich’ı topraklarını terk etmekle mükelleftir.” Büyükbabam kimse için tehdit mehdit oluşturmuyordu. Vatansız bırakıldığı için sınırdışı edilebiliyordu. Sonra da sınırdışı edildi, dini yüzünden.
Böyle eylemleri yasaklayacak kurallar koymak için elinden geleni yapan, bireyler için ve grupların korunması için uluslararası hukukta tanımlı hakları yürürlüğe sokan iki ülkenin, şimdi nalları dikmesi nasıl da ironik. Nürnberg davasının, Britanyalı ve Amerikalı savcılarıyla, 22 Alman kürsüde otururken, başlamasından yetmiş yıl sonra, pek çoklarının şimdi o sanıkların ülkesine, liberal demokrasinin ana savunma kalesi, hukukun üstünlüğünün, mültecilerin haklarının, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin, hatta ve hatta uluslararası kuralların hamisi gözüyle bakması nasıl da ironik.
 
***
 
Yani, bu durumda, nereye gidiyoruz böyle?
Senin yine özel bir görüş açın var, burada olmayan sevgili arkadaşım, kendi romanında yazdığını yaşayan senin. Önünde uzayıp giden manzara güzeller güzeli bir yer değil. Yine de, bir yolunu bulup, tılsımlı bir şekilde, hâlâ hayal kurabiliyorsun, yukarda “geniş bir gökyüzü” görebiliyorsun hâlâ. Bir yolunu bulup, o gezip tozmalarında, bize “umut parıltıları” olduğunu söylediğin şeylerle karşılaşacak hüneri kendinde buluyorsun.
Şu anda nerede olduğunu gözümde canlandırıyorum. O an Lauterpacht ile Lemkin’in nerede olduklarını gözümde canlandırıyorum. Onları Nürnberg’deki 600 numaralı mahkeme salonunda, yüzleri “insanlığa karşı suçlar”dan ve “soykırım”dan kovuşturdukları adama dönmüş, onun, Hans Frank’ın anne babalarının ve bütün ailelerinin öldürülmesinden sorumlu olduğunu bilmeksizin dururken, görüyorum. Nasıl bir his bu? Tahayyül edebilirim ama o kadar işte.
Egemenlerin iktidarını kısıtlandırmak adına, dünyayı silbaştan şekillendirmek adına o büyük fikirleri üzerinde çalışmaya koyulmuşken, bin türlü yılgının ve tevatürün orta yerinde, devam edecek gücü nasıl topladıklarını da pek anlayamıyorum. 1943’te, Lauterpacht kendi şahsî amentüsünü, “münferit insan… tüm hukukun nihai birimidir” diye öne sürdü. 1944’te, Lemkin farklı bir yaklaşım dile getirdi, “ulusal, dinî ve ırksal gruplara saldırılar, uluslararası suçlar olmalıdır” dedi.
Onların fikirleri arasındaki, bireyle grup arasındaki gerilimi duyuyorum. Bu iki adam, uluslararası hukukun oynaması gereken bir rol olduğu konusunda, yeni kanunlar gerektiği konusunda ortak bir inancı paylaşıyordu, fakat bu kanunların özü konusunda, her nerede ve her ne zamanda olursak olalım, her birimizi kapsayacak muhafaza edici bir çatının en tesirli ne şekilde kurulabileceği konusunda farklı düşünüyorlardı.
Ne muhteşem, zamanların en kötüsünde, bir köşeye çekilip, hiçbirinin, ağlamaklı olmamaları ne muhteşem. Senin gibi, hayal kurmaya devam ettiler. Senin gibi, bir umut parıltısı bulmayı başardılar.
Lauterpacht, bireyin korunmasına ağırlık vermemiz gerektiğine, her bir insanın uluslararası hukukta asgari hakları olduğuna -hararetle- inanıyordu. Bu, o zaman için devrim niteliğinde bir fikirdi; her ne kadar günün birinde senin olacak özgürlüğü henüz sana getirmiş olmasa da, senin de, sevgili arkadaşım, güvenebileceğin bir fikir. Bu asgari haklar, Lauterpacht’ın 1945’te yayımlanan Bir Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi adlı meşhur kitabında açıklık getirdiği üzere, ifade özgürlüğünü de içeriyordu. Lauterpacht, türünün ilk örneği olan Beyanname taslağının 4. Maddesinde şöyle diyordu: “Söz söyleme hürriyeti ve yazıyla veya başka yollarla düşüncelerini ifade etme hürriyeti inkâr veya ihlal edilemez.” Kuşkusuz bugün olsa, Lemkin’in gruplara verdiği önemin, “soykırım” kavramını türetmesinin, uygulamada beyhude kaldığını ve siyasî açıdan da tehlikeli olduğunu, devletin istibdadının yerine grubun istibdadını koymaktan başka bir işe yaramadığını yine savunurdu. Bir bakıma, benim bizzat pratikte edindiğim tecrübeler de o görüşle bağdaşıyor: Bir grubun, ekseri de bir başkasınca, korunmasına dikkatini çevirmenin, “onlar” ve “biz” algısını pekiştirme, grup kimliğinin ve birliğinin gücünü arttırma, bireye verilen önemi zayıflatma eğiliminde olduğunu bizzat gözlerimle gördüm.
Bununla birlikte, Lemkin’in yapmaya çalıştığı şeyi de anlıyorum. Bir gerçeği, (tümünde olmasa da) çoğu vakada, kitlesel istismarın bireyleri değil de, hasbelkader bir gruba mensup kişileri hedef aldığını ayırt etmekte kuşkusuz haksız değildi. Lemkin şöyle derdi, ki güçlü bir argümandır, hukuk bu gerçeği yansıtmalıdır, aynı zamanda hepimizde olan, bir veya birden fazla grupla birlik olma hissini tanımalı ve ona meşruiyet kazandırmalıdır.
Bu derinlemesine güçlü duyguyu ve Lauterpacht ile Lemkin’in fikirlerinin günümüzde hâlen gücünü koruyan diriliğini, kısa bir süre önce yeniden tecrübe ettim. Financial Times dergisine, IŞİD ile bağlantılı bireylerce esir edilen, eziyet edilen ve tecavüz edilen çok sayıda Ezidi kadın ve kıza yardımcı olmak maksadıyla bir program geliştiren Alman/Türk/Kürt/Ezidi bir doktor olan Dr. Jan İlhan Kızılhan’ın portresini yazdım. Bu kadın ve kızlardan 1100’ünün tıbbî ve psikolojik tedavi için Almanya’ya götürülmesini sağlayan bir programın hayata geçirilmesine önayak olan Dr. Kızılhan, adalet ihtimali ile istismar edilen kişilerin müstakbel sağlığı arasında bir bağlantı tespit ediyor. Onun hastalarından ikisiyle, iki genç Ezidi kadınla tanıştım. Adaletin ne olduğuna dair muhtelif algıları vardı. Tanıştığımızda, Dalal bana, kendisini istismar edenlerin yargılanmalarını, haklarında ceza davası açılmasını istediğini söyledi; öte yandan, Luisa ise onların öldürülmesini istediğini söyledi. Her iki içgüdüyü de anlayabiliyorum; bu içgüdülere, 1945 yazında, savaş sonrasındaki hesaplaşmaları tertip edenler de aşinaydı. Tabii, hukukun üstünlüğü, adlî süreç ve haklar fikri o zaman galebe çaldı ve bir kapı aralandı ve o kapı kapanmayacak.
                  Irk temelli politikaların ve kimlik politikalarının açıktan açığa kullanılması bir kez daha ön plana çıkarken, Doğu Batı Sokağı’nı yazma tecrübesi ve o tecrübenin gerektirdiği 1914 ile 1945 arasındaki yılların dünyasına dalıp gitmek, günümüzde neyin canlanmakta olduğuna dair şiddetli bir endişe duymamayı zorlaştırıyor. Senin içinde bulunduğun durum da, burada olmayan sevgili arkadaşım, bu duyguyu hafifletmiyor.
                  Lauterpacht ile Lemkin’in fikirleri arasında salınmayı sürdürüyorum: insanların korunmasının, evvela, insanlara karşı işlenen en kötü eylemlerin o kişilerin yaptıkları yüzünden değil, belirli bir yerde veya zamanda kin beslenen bir gruba mensup oldukları için tahakkuk ettiği gerçeğiyle başlaması gerektiğine hararetle inanan Lemkin’in gerçekçiliği ile; soykırım kavramıyla grup fikrinin öne çıkacağından ve devletin istibdadının yerini grubun istibdadının alacağından endişe duyan Lauterpacht’ın idealizmi arasında.
                                   Her iki savın da gücünü görebiliyorum, bireyle grup, insanlığa karşı suçlarla soykırım arasındaki gerilimin ve mücadelenin farkındayım. Uluslararası hukuk her iki fikri de müşterekçe şümulüne alma umudunu korumaya devam ettiğinden, o gerilim bugün yarın çözülmeyecek veya ortadan kalkmayacak.  
 
                  Tecrübeyle sabittir, Lauterpacht ile Lemkin’in fikirleri -insaniyet ve umut algılarıyla, uluslararası kurallar ve adalet ihtimaline o müşfik bağlılıklarıyla- bugün yarın ortadan kalkmayacak.
                  Keza tecrübeyle sabittir, şairin de dediği gibi, “Her şeyde bir çatlak var/ ışık işte oradan içeri sızar.” Çok sevdiğimiz biri yazmıştı bunu, değil mi, ve bizim için çalmıştı sonra. “Daha fazla koşuşturamam,” demişti bize, “O hukuksuz güruhla/ Yüksek mevkilerdeki katiller/ Yüksek sesle dua ederken.”
                  İki adım öne. Bir adım yana. Bir adım geriye. Bir adım daha öne. Böyle gider, zamandan zamana, mekândan mekâna.
                  Uzun bir mücadele olacak, adalet ve haklar için. Buradan bakınca, o değerlerin bir gün galip geleceğini düşünmek kolay değil. Ne var ki, galip gelecekler.
                  Yerel düzeyde, ilerleme kaydedilebilir. Bunu, geçen kasım ayında, şehrin o fevkalade evlatlarını kamuya açık bir surette sahiplenmesine şahitlik etmek üzere Lviv’e gittiğimde bizzat kendi gözlerimle gördüm. Vakti zamanında Lauterpacht ile Lemkin’in talan edilmiş evleri olan binaların duvarlarına anıtsal plakalar yerleştirilmişti. 
                  Ulusal düzeyde, ilerleme kaydedilebilir. Bunu, 1998’de, Senatör Pinochet vazifeyi suistimal etmeye başladıktan 25, makamından ayrıldıktan ise 10 yıl sonra bizzat kendi gözlerimle gördüm. Birdenbire, hiç hesapta yokken, üst derece bir İngiliz mahkemesi, Pinochet’nin büyük çapta insan hakkı ihlallerinden ve uluslararası suçlar işlemekten hakkında başlatılan hukukî takibatta dokunulmazlık talebinde bulunamayacağına karar verdi.
                  Bölgesel düzeyde, ilerleme kaydedilebilir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi gibi yerlerin, geçmişteki ve şimdiki kararlarında görüyorum bunu. Henüz verilmemiş ama verilecek kararlarda görüyorum.
                  Küresel düzeyde, ilerleme kaydedilebilir. Uluslararası seyahatlerini kısıtlayan, uluslararası suçlar işlemiş kişilerin korkularında görüyorum bunu. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin gördüğü davalardaki ve diğer adlî davalardaki ağır aksak ama tutarlı gelişimde görüyorum bunu. Uluslararası hukukun gerçek üstünlüğüne doğru çalkantılı da olsa yol alan gelgitte görüyorum. 
 
                  Hafızanın ve hayal gücünün kuvveti -ve gölgeleri ve de sonuçları- öyle kolay kolay bir kenara atılamıyor. 1945’in mirası hâlen duruyor. Tahmin ediyorum ki, öyle kolay kolay da silinemeyecek.
İyi ol, burada olmayan sevgili arkadaşım. Hayal kurmaya devam et. Umudun kıvılcımlarına rastlamaya devam et. Şayet senin için oradalarsa, bizim için de oradalardır, ki biz seninleyiz.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design