Anasayfa / Güncel / Havuzda terör

31 Temmuz

Havuzda terör

İfade özgürlüğünün sınırlarını iktidar, gazeteleri ve akademisyenleri çizer… Türk Atasözü

Anayasa Mahkemesi’nin “Barış Akademisyenleri” için hak ihlali kararı vermesinin ardından kopan fırtına hızını kesmiyor. Önceki gün 1071 “sözde akademisyen” (rakam tam net değil, isminin bildiriye haberi olmadan konulduğunu söyleyenler var) bir bildiri yayınlayarak Anayasa Mahkemesi’ne tepki gösterdi, dün de AYM konuyla ilgili “gerekçeli savunması”nı yaptı. (Bkz: AYM'den barış akademisyenleri için gerekçeli karar: "Katılmıyoruz ama...")

Havuz medyası ise AYM’yi topa tutmaya devam ediyor. Şehit aileleri kozunu bugün de irili ufaklı haberlerle devam ettiren yandaşlar bir yandan da iktidarın üniversitelere özenle yerleştirdiği “sözde akademisyenleri”nin bildirisini öne çıkararak terör estirmeyi sürdürdü.

Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar hak ihlali olmadığına karar verdiği onlarca başvuruda, o haksız kararları zaman zaman sessiz kalarak, zaman zaman da ayağa kalkıp alkışlayan yandaşları AYM’nin “özür dolu” gerekçeli kararı da kesmemiş olacak ki Yeni Şafak ve Türkiye gazeteleri önderliğinde bizlere “ifade özgürlüğü”nün sınırlarını hatırlatıp, demokrasi ve insan hakları dersi vermeyi kendilerine görev edindiler.

Yeni Şafak gazetesi manşetinde, “Bu karar terörü meşrulaştırır” başlıklı habere yer verdi. Haberde, “Anayasa Mahkemesi’nin, PKK’nın hendek ve barikat terörüyle mücadele eden güvenlik güçlerini ‘katliam’ yağmakla suçlayan akademisyenleri aklayan kararına büyük tepki var. 1071 akademisyen önceki gün bir bildiri yayınlayarak AYM’yi kınadı. Yeni Şafak’a konuşan akademisyenler milletin vicdanını sızlatan kararın (valla benim hiç sızlamadı) terörü meşrulaştıracağını ve teröristleri cesaretlendireceğini söyledi” ifadeleri yer alırken, haber birkaç “sözde akademisyen”in birbirinden komik açıklamalarıyla devam etti: “Prof. Dr. Mehmet Akman: Anayasa Mahkemesi, aradan zaman geçince terörle mücadele hassasiyetinin önemini unuttu. Prof. Dr. Serhat Ulağlı: Terör örgütünü öven söylemler dünyanın hiçbir yerinde düşünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilmez. Doç. Dr. Mehmet Hanefi Bostan: Anayasa Mahkemesi bu kararla terörü meşrulaştırdı. Umuyoruz ki bir an önce kararını düzeltir. Doç. Dr. Yusuf Özkır: AYM’nin kararı Türkiye Cumhuriyeti’nin terörle mücadelesini negatif etkileyecek bir karar olarak karşımıza çıkmaktadır. Do. Dr. Ahmet Katılmış: Bir devleti, terörle mücadele ettiği için kınamak özgürlük değildir. Dr. Eray Güçlüer: AYM kanunların üstünde değildir. Terörün haklı çıktığı kurgusal hukuk mantığı evrensel hukukla da çelişmektedir.”

Türkiye gazetesi manşetinde, Batuhan Yaşar isimli kardeşimizin yazısına yer verdi. “Üyeler bile şaibeli dedi” başlıklı yazısında AYM Başkanı Zühtü Arslan’ı ve AYM üyesi Hicabi Dursun’u hedef gösteren Yaşar kardeşimiz şu ifadeleri kullandı: “Karar öncesi 9 üye ‘ret’ kullanacağını açıktan söylemiş. ‘Bu kadar şehidimiz var. Devletimizin karşısındaki bu cani örgüte yol vermeyelim’ demişler. Oylamaya geçileceği anda Başkan Zühtü Arslan ara vermiş. Üyeler bunun da nedenini şöyle açıklıyor: ‘Başkan durumu gördü. Karar, kendi istediği gibi çıkmayacaktı.’ Durum 9’a 7 ret yönündeyken ara verildi. Sabah oturumunda ‘ret’ vereceğini söyleyen Hicabi Dursun cuma dönüşü ‘İhlal var’ yönünde görüş beyan etmiş. (Hep söylüyorum, Cuma namazlarını aman ha aman hiç ihmal etmeyin. Bakın Hicabi’ye, nasıl da doğru yolu bulmuş) Oylama 8’e 8 çıkınca Başkan’ın tarafındaki görüş kabul edildi. Oylama bitince tartışma çıkmış. Bazı üyeler ‘Karar şaibeli’ diyerek tepkisini göstermiş.”

Star gazetesi manşetin altındaki, “AYM kararı özgürlük değil teröre destektir” başlıklı haberinde, “Terör destekçilerini cesaretlendiren AYM kararına üniversitelerden sert tepki geldi. İstanbul Medeniyet, Recep Tayyip Erdoğan ve Hasan Kalyoncu üniversiteleri yayımladıkları bildiriyle teröre desteğin kabul edilemez olduğunu belirtti. ‘Terörist faaliyetleri masum eylemler’ olarak tanımlayan bildirinin fikir özgürlüğü olamayacağının altını çizen üniversiteler ‘terörle mücadeleyi masum vatandaşlara uygulanan devlet şiddeti’ olarak gören anlayışa sahip çıkan AYM kararına tepki gösterdi. Akademik çevreler ‘Türkiye’yi uluslararası ortamda karalama çabalarına hizmet eden, dış müdahaleleri davet eden, ‘Sözde Barış Bildirisi’nin hak arayışı ve ifade özgürlüğü sınırlarında kabul olunamayacak bir metindir’ değerlendirmesi yaptı” ifadelerini kullandı.

Güneş gazetesi, “Özrü kabahatinden büyük” başlıklı haberinin spotunda, “Sözde barış bildirisindeki ifadelerin teröre yarayacağını kabul eden Anayasa Mahkemesi, fikir özgürlüğü bahanesine sığındı” ifadelerine yer verdi.

Şimdi de konuyla ilgili daha aklı başında haber ve yazılara göz atalım…

Evrensel gazetesi ön sayfasının altındaki, “AYM’den gerekçenin yanında bir de savunma” başlıklı haberinde, “İmzaladıkları bildiri nedeniyle ceza alan akademisyenlerin ‘haklarının ihlal edildiğine’ hükmeden Anayasa Mahkemesi gerekçeli kararını açıkladı: ‘Bildiriye ceza verilerek Anayasa’nın 26. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğü ihlal edilmiştir. Muhaliflerin haksız saldırı ve eleştirilerine farklı yollardan cevap verme imkanının olduğu durumlarda ceza kovuşturmasına başvurulmamalıdır.’ Anayasa Mahkemesi, bazı ‘medya’ ve üniversiteler tarafından, ‘AYM üniversitelerde terör propagandasının yolunu açtı’ söylemi eşliğinde hedef haline getirilmesinin baskısıyla gerekçenin yanı sıra bir de savunma yazdı: ‘Toplumun büyük çoğunluğu için kabul edilemez bir içeriğe sahip, terörle mücadele eden devleti halka ‘katliam’ yapmakla suçlayan açıklamaya katılmak elbette mümkün değildir’” ifadelerini kullandı.

Karar gazetesi AYM’nin açıklamasını okuyucularıyla paylaştı. Gazete birinci sayfasının altındaki, “Katılmadığımız söz de ifade özgürlüğüne girer” başlıklı haberinde, “Anayasa Mahkemesi, imzacı akademisyenler için verilen ‘hak ihlali’ kararına yönelik eleştirileri cevapladı. Açıklamada, ‘Karar AYM’nin bildiride yer alan görüşleri paylaştığı anlamına gelmez. AYM’nin içeriğine katılmadığı sözler de ifade özgürlüğü kapsamında kalabilir. Açıklanan bir düşüncenin yetkilileri sert biçimde eleştirmesi, devlete ve siyasal düzene tehlike ortaya çıkardığı anlamına gelmez. Haksız eleştirilere cevap verme imkanı varsa ceza kovuşturmasına başvurulmamalı’ denildi.

Konuya dikkat veren yazarların sayısında da birkaç gün öncesine göre artış olurken, Murat Sabuncu, Mehmet Y. Yılmaz ve Mine Söğüt’ün yazıları öne çıktı.

T24’ten Murat Sabuncu, “Başörtülü kızlara yasak koyan da, söz söyleyeni hedef alan da aynı kafa” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Sabuncu, “İnanca saygının, özgür düşüncenin kutsandığı akademinin inşa edilemediği bir Türkiye’nin hep geriye gideceğini görmek için alim olmaya gerek yok” dediği yazısında şu ifadeleri kullandı: “16 Temmuz 1995 gününü hiç unutmadım. O gün Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde hemşirelik bölümünü bitiren gençlerin mezuniyet töreni vardı. Törende başörtülü oldukları için üç kızı ‘bir öğretim üyesi’ hedef göstererek ‘yemin ettirilmeyecek’ bunlara diyordu. Ne acı ki kızların başından hemşirelik kepini almak için müdahale eden bir ‘arkadaşları’ idi. İnancından dolayı okuma hakkı elinden alınan ve baskıya uğrayan binlerce genç kadının acı hikâyesiyle dolu bu ülke…

Aradan neredeyse çeyrek asır geçti. Tarih 10 Ocak 2016’yı gösterdiğinde Türkiye bir süredir ‘çözüm sürecinin buzdolabına kalktığı’, Doğu’da sokağa çıkma yasaklarının yaygınlaştığı, ölüm haberlerinin arttığı, hendek çatışmalarının yoğunlaştığı zor bir süreçten geçiyordu. İşte o günlerde 1128 akademisyen ‘Bu suça ortak olmayacağız’ başlığıyla barış çağrısı yapan bir bildiri yayınladı. Ve o günden bugüne 646 akademisyen mahkemeye çıktı. Davası sonuçlanan 204 akademisyenin tamamı 1 yıl 3 ay ile 3 yıl arasında hapse mahkûm oldu. 29 kişinin hapis cezası 2 yılın üstünde olduğu için ve 7 kişi hükmün açıklanmasının geri bırakılmasını kabul etmediğinden, 36 akademisyenin mahkûmiyet kararı ertelenmedi. Prof. Dr. Füsun Üstel 2.5 ay, Tuna Altınel 81 gün hapiste kaldı. (Kaynak: Bianet) Akademisyenlerden dokuzu Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunmuştu. Mahkeme yargılanan, ceza alan, işlerinden çıkarılan, pasaportları ellerinde alınan tüm imzacı akademisyenler için emsal olacak bir karar aldı. İktidara yakın medyanın tepkisini çeken kararda hak ihlali deniyordu. Karar Mahkeme’yi tam ortadan ikiye böldü. İhlal diyenler ile değil diyenler ikiye bölünmüş (8-8 bitmiş) Başkan’ın oyu eşit durumda belirleyici olduğundan ‘ihlal kararı’ alınmıştı.

Anayasa Mahkemesi’nin kararı, Anayasası’nın 153’üncü maddesine göre bağlayıcı… O madde şöyle diyor: ‘Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir. Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.’

Ama bir grup üniversite-öğretim üyesi-görevlisi, bırakın akademisyen meslektaşlarının ‘barış’ çağrısını fikir-söz söyleme hürriyeti olarak değerlendirmeyi, Anayasa Mahkemesi kararını da hiçe sayarak hedef gösterdi bildiri yayınladı. Malazgirt’e atıfta bulunarak 1071 akademisyenin imzaladığı bildiride; ‘Anayasa Mahkemesi Terörü Meşrulaştıramaz’ denilerek ‘Bu suça ortak olmayacağız’ bildirisinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği savunuldu. (İmzacı sayısı ‘habersiz adım koyulmuş’ diyenlerin ortaya çıkmasıyla 1066’ya düştü. Zorlarlarsa bu sayıdan da bir ‘tarihi gün’ yakalarlar. Detaylı haber T24 Gonca Tokyol)…Yani halen yargılanmakta olan arkadaşlarını devlete-mahkemelere, çalıştıkları kurumlara ve hatta ‘kanlarında banyo yapmak isteyenlere’ gammazlamaktan geri durmadılar. Bu ‘akademik utanç’ bir hayat onlarla gezer durur.

Bu arada Türkiye’nin en eski ve köklü üniversitelerinden İstanbul Üniversitesi de rektörlük sayfasından imzacıları hedefe koyan bir yazıyı yayınladı. Rektörlük sayfası olduğu için üniversitedeki sayıları 3 bin 337 olan öğretim elemanlarını da ‘kapsayan’ onlar adına da olduğunu düşündüren bir havası var.

Barış imzacısı akademisyenlerin çatışma sürecinden devleti sorumlu tuttuklarını iddia eden açıklamada, “Devletimizin kararlı duruşu ve yapmış olduğu operasyonlar sonrasında iyice zayıflayan terör örgütünü meşrulaştırmak ve devleti suçlu duruma düşürmek için kaleme alınmış bu sözde bildiri, ileri demokrasilerin temel taşlarından olan düşünce özgürlüğü ile bağdaştırılamayacağı gibi maşeri vicdanı yaralamaktan öteye gidememektedir” ifadeleri yer aldı.

Kimilerini izlediğim akademisyen davalarının iddianamelerinden kopup gelmiş satırlar. Terör örgütünü meşrulaştırmak ve…

İstanbul Üniversitesi’nin web sayfasına bakarken Rektör Mahmut Ak’ın sitede yer alan atanma haberindeki fotoğrafa da baktım. Hemen arkasında Mustafa Kemal Atatürk’ün ve onun biraz altında partili Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafları. Erdoğan ya da başkası. Türkiye’nin partili cumhurbaşkanının fotoğrafını odana asarsan…Web sitende yer verirsen…Nasıl ki yargıcın önünde düğme iliği yoksa bir akademisyenin yolunda da ülkenin belli bir kesimini temsil eden (partili kimliği sebebiyle) bir siyasi partinin liderinin fotoğrafı olamaz. Olursa da ‘iktidar’ diliyle konuşmaya-bildiriler yayınlamaya başlar. O üniversiteden bilgi değil siyasi bildiri çıkar."

Bundan iki üç yıl öncesine göre epey bir değişim ve gelişim gösteren Mehmet Y. Yılmaz da T24’teki, “Vah bu hocaların okutacağı çocuklara!” başlıklı yazısında haklı olarak, “Mafya, meslektaşlarını ‘kendi kanlarında boğmakla’ tehdit ederken sesini çıkarmayanlar, mahkemeye veryansın ettiler” dedi ve ekledi: “Son yayımlanan kitabım ‘Şaşırma Duygumu Kaybettim, Hükümsüzdür’ adını taşıyordu. Biraz erken konuşmuşum gibi görünüyor. Memleketimizde her doğan gün yeni sürprizlere gebe, “Yok artık bu kadarı da olmaz” dediğimiz her şeyin fazlası oluyor. Artık hiç bir şey beni şaşırtamaz derken, apışıp kalıyorum. Bilmiyorum dünyada böyle başka bir üniversite var mı? Yani, hocalarının bir yarısı, diğer yarısının işten atılmasını, bununla da yetinmeyip hapislerde de süründürülmesini isteyen bir üniversite ortamı? Sanmıyorum. Demokrasinin hüküm sürdüğü ülkelerin üniversitelerinde, düşündüğü bir şeyi açıkladıkları için üniversite hocalarının kitlesel şekilde işten atıldığına rastlanmaz. Zaten adına “üniversite” denen kurum, bunun için vardır. Akademisyen denilen seçilmiş özel kişilere maaş verilir ki bunlar okusunlar, yazsınlar, düşünsünler, aykırı da olsa fikirlerini açıklasınlar filan diye! İnsanlık böyle gelişti. İş kutsal kitapların yazdığı ile yetinmeye kalsaydı ya da devletlerin çizdiği sınırların dışına çıkmak yasak olsaydı ne Newton çıkardı, ne Galileo. Bu tür işler artık adına siz ne dersiniz bilmiyorum, otoriter – totaliter – faşist – komünist rejimler altındaki ülkelerde olurdu, oldu, oluyor. Bir grup akademisyen, bir bildiri yayınladı. Bu otoriter iktidarın hoşuna gitmedi, ak tolgalı beylerbeyi haykırdı ve hepsini üniversiteden attılar, mahkemelerde de mahkûm ettiler. Sonra Anayasa Mahkemesi’nin bir grup üyesi, Türkiye’nin Anayasa’sına göre AB müktesebatına uymasının zorunlu olduğunu hatırladı. Vay sen misin, böyle karar veren? İktidarın bir işareti ile Anayasa Mahkemesi’ne saldırı başladı. Kamu kaynaklarıyla yaratılan besleme medya işaret fişeğini attı, ardından bir grup “üniversite hocası” mahkemeyi eleştiren bildiri yayımladı. Mafya, meslektaşlarını ‘kendi kanlarında boğmakla’ tehdit ederken sesini çıkarmayanlar, mahkemeye veryansın ettiler. Gerçekten merak ediyorum: Bu tipler ne istiyorlar? AYM, bu kararı vermeseydi, iki ay sonra aynı kararı AİHM zaten verecekti. İstedikleri şey ‘AİHM’den dönene kadar hapiste yatsınlar’ mı? Yahu medeni bir insan, sırf farklı düşünüyor diye her hangi bir kimsenin hapiste yatmasını, işinden atılmasını filan isteyebilir mi? Ne biçim yaratıklarsınız? Reis’e de mi karşısınız yoksa? Sizin Reis değil miydi, Anayasa’ya bu hükümleri koyduran? Şimdi de vize kalksın diye akademisyenleri de mahkum ettiren maddelerin değiştirilmesi emrini veren?”

Cumhuriyet’ten Mine Söğüt hem eğlendi hem eğlendirdi. Söğüt, “Malazgirt Akademisyenleri’ne sevgilerimle” başlıklı yazısında, “Dönemin dengesiz politikaları sivillerin hayatını tehdit ediyorken... Kısa bir süre de olsa herkesin yüzünü güldüren, herkese umut veren tuhaf bir açılım rüzgârı aynı hızla tehlikeli bir daralışa, kıstırmaya dönüşmüşken...
Güneydoğu’da ürkütücü tablolar yeniden belirmişken...
İnsanlar şu ya da bu yüzden göz göre göre ölmeye öldürmeye başlamışken...
Barıştan yana olmayı ilke edinen akademisyenler terör-savaş-katliam bitsin diye mutlak barış olsun diye bir bildirge imzaladıktan sonra...
Meseleye duyarsız kalmayı bir insanlık ayıbı olarak görmenin cezasını çekmeye başlamışlarken...
Çalıştıkları üniversitelerden atılmışlarken... İktidar tarafından “terörist” olarak damgalanmışlarken...
Özgürlüklerinden edilip hapislere tıkılmışlarken...
İbreti âlem için itibarları zedelensin diye kara propagandalar yapılmışken...
Bu bildirge bahane edilerek başlatılan cadı avı neticesinde içi boşaltılan üniversiteler iktidarın parmağında oynattığı rezil kurumlara dönüşmüşken...
Bir ülkenin geleceği bir bildirge bahanesiyle karartılmış; Bugünü kirletilmişken...
Anayasa Mahkemesi akademisyenlere verilen cezaları “hak ihlali” olarak gördü diye ayaklanan...
Ve 1071 imzayla Barış Akademisyenleri’ne karşı bir bildirge yayımlayan...
Ve Anayasa Mahkemesi’nin onlarla ilgili verdiği hak ihlali kararını eleştiren...
Ve Barış Akademisyenleri’nin teröre destek veren vatan hainleri olduğunu düşünen...
Ve Barış Akademisyenleri’nin bu düşünceleri ve imza eylemleri yüzünden cezasız kalmamaları gerektiği konusunda ısrar eden...
Bu vesileyle kamuoyuna zehir zemberek bir bildirge sunan...
Haliyle Malazgirt yani bir nevi savaş akademisyenleri olarak ülke tarihine okkalı bir imza atan iktidar sevici akademisyenlerin imza sayısı; “Ben böyle bir şeye imza atmadım, ne olduğundan haberim bile yok” diyerek duruma itiraz eden meslektaşlarının sayısı dakika dakika arttığı için azaldığından... Bir havuz problemine dönen bu meselenin sağlam başka zeminlere de oturtulabilmesinde...
Bir nebze benim de tuzum olsun diye...
Bugün yarım yamalak bir arşiv çalışması yaparak alelacele çıkardığım önemli gün ve olay listesini, çamsakızı çoban armağanı,o bildirgeyi hazırlayan çekirdek ekibe sunmaktan çok eğlendiğimi saygılarımla beyan ederim.
1070’te Kutadgu Bilig yazıldı.
1069’da Diyojen Palu’yu kontrol altına aldı.
1068’de yine Diyojen Kars’ı kontrol altına aldı.
1067’de Selçuklu veziri Nizamülmülk Bağdat Nizamiye Medresesi’ni kurdu.
1066’da Normanlar İngiltere’yi fethetti.
1065’te 600 bin Oğuz Tuna’yı geçti.
1064’te Alp Arslan, Kutalmış ordularını yendi.
1063’te Selçuklu Devleti’nin kurucusu Tuğrul Bey öldü.
1062’de...
Not: Bu yazı gazeteye gönderildiği saatlerde 1071 imza 1065’e kadar düşmüştü. Düşüş bu hızla sürerse yarına kadar bir numaraya ulaşılabilecek. 1’in önemini de biliyorsunuz. O yıl da Tanrı’nın oğlu İsa doğduydu...” ifadelerine yer verdi.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design