Anasayfa / Medya izleme / "Sadece adalet sorunu değil, Türkiye’nin itibarı sorunu"

25 Şubat

"Sadece adalet sorunu değil, Türkiye’nin itibarı sorunu"

Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak’ın ‘’ağırlaştırılmış müebbet’’ cezasına çarptırılmaları sonrasında köşe yazarları ne dedi?

 
 
Mehmet Barlas 18 Şubat’ta kaleme aldığı, “Krizli, problemli, müzikli ve sinemalı yaşam” başlıklı yazısının girişinde konuya değindi ve “Askerlerimizin Afrin operasyonundaki adımlarını izlerken, bir yandan da Amerika'nın, Rusya'nın, İran'ın bize karşı ne tür yaklaşımlar sergileyeceklerini anlamaya çalışırız. Bu arada üç meslektaşımıza verilen müebbet hapis cezasının nasıl olsa Yargıtay'da yeniden değerlendirileceğini ümit ederken, "Amerika Öcalan'ı bize vermeseydi, idam cezası hâlâ geçerli olurdu" diyerek halimize şükrederiz” ifadelerini kullandı.

Nagehan Alçı karardan bir gün sonra 17 Şubat’taki “Deniz Yücel muamması” başlıklı yazısında, “Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan ve Mehmet Altan’la ilgili dün verilen ağırlaştırılmış müebbet yani eski düzene göre idam kararına denk olan hükmün açıklandığını duyduğumda kalbime bir şey saplandı sanki. Dev bir yük geldi, göğsümün üzerine oturdu. İnanamadım, yüreğime anlatamadım. Çok üzgünüm. Vicdanım kabul etmiyor” ifadelerine yer verdi.  

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı İlnur Çevik Yeni Birlik gazetesindeki, “Gazetecinin, bir başka gazeteci için yüreği sızlar” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullandı: “Hele hele 60’lı, 70’li ve 80’li yılların imkânsızlıkları ve zorlukları göz önünde bulundurulduğu zaman bu mesleği icra edenlerin yıpranma payları çok yüksekti… O yüzden o yıllarda gazeteciler 20 yıllık hizmetten sonra emekli oluyorlardı… O devirlerde hükümetlerin basın üzerindeki baskısı, ülke yönetiminde söz sahibi olan askerlerin ‘benim gazetecim ve düşman gazeteci’ gibi ayrımlar yapıp gazete çalışanlarının hayatlarını karartmaları hiç de anormal sayılmıyordu. O devirlerden gelen Nazlı Ilıcak ve bir derece o devirleri biraz yaşamış Altan kardeşler gazeteciliğin bütün cilvelerini yaşamış kişiler. FETÖ Medya Yapısı davasında aldıkları ‘ağırlaştırılmış müebbet’ cezası her gazeteci gibi benim de içimi burktu. İlk duyduğumda ‘hüzünlenmedim’ desem ve birkaç saat bunu etkisi altında kalmadım desem yalan olur. Eskiden en ağır ceza idamdı ama 1980 darbesinden sonraki yıllarda kimse Türkiye’de idam edilmedi. Bu cezanın yerini ağırlaştırılmış müebbet aldı… O yüzden Nazlı Ilıcak ve Altan kardeşlere verilen ceza birçok meslektaşımız tarafından ‘kantarın topu fazla’ kaçmış olarak kabul edildi. Nazlı Ilıcak için atıp tutanlar gazete arşivlerine girip biraz araştırma yapsınlar… Görülüyor ki iş FETÖ davası oldu mu bazı yargıçlar ‘cezayı keselim bu işten kurtulalım sonra temyiz safhasında düzeltme yapılır’ gibi bir tutum içindeler… Nazlı Ilıcak, bir demokrasi meleği değildi, hiçbir zaman da olmadı. Kimse kendini kandırmasın. Tam aksine bazen askerî rejimlerle iş birliği yapıp demokrasiye çelme takanlarla bile yoldaş oldu. Sonunda yılana sarıldı ve FETÖ ile derin bağlar kurdu… Taraf gazetesi ile Ahmet Altan’ın yaptıkları ortada. Türkiye’de siyaset mühendisliği yapmaya kalkan bu gazete şaibeler dolu bir yayın hayatı geçirdi… FETÖ bu gazeteyi ve Ahmet’i kullandı… Gazetecilik, darbecilere hizmet ettiği zaman işler değişir. O zaman darbeci olursunuz ve bu mesleğe de ihanet etmiş olursunuz. Cezalarda ise kantarın topu gerçekten şaşmış… FETÖ’nün medya ayağı ceza alıyor ama kimse 28 Şubat’ın medya ayağına dokunmuyor. Esas bu mu adalet? Bizleri 28 Şubat darbesi perişan ederken bugün yüreklerinin sızladığını söyleyen gazeteci kardeşlerimiz neredeydi?”

Hürriyet gazetesi yazarı Taha Akyol, 17 Şubat’taki “Amerika ile yeni dönem?” başlıklı yazısında, “Tillerson’un Ankara temaslarında da Başbakan Yıldırım’ın Almanya ziyaretinde de OHAL, hukuk devleti, tutukluluk gibi sorunlar yine gündeme geldi. Başbakan Yıldırım tahliye işaretini verdi, Deniz Yücel dün tahliye edildi. Tutuklanması zaten AİHM içtihatlarına aykırıydı. AYM, Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında “dosyada darbeye teşebbüs konusunda delil yok, tutuklu kalması hak ihlalidir” diye karar verdi, iktidar sözcüleri AYM’yi eleştirdi, yerel mahkeme AYM kararına uymayı reddetti. Dün de Mehmet Altan’la aynı hukukî durumdaki Ahmet Altan ve Nazlı Ilıcak darbe suçundan ağır müebbet hapse mahkum edildiler. Hukuk devleti konularında neden inandırıcı olamadığımızın örnekleridir bunlar. Artık hukuk sorunlarının sadece adalet sorunu değil, Türkiye’nin itibarı sorunu hâline geldiğini görmeliyiz” dedi.

Aynı gazeteden Ertuğrul Özkök, “Son 48 saatte birbirinden ilginç beş sürpriz gelişme” başlıklı yazısında, “Son 48 saatte olup biteni alt alta yazalım.

- BİR: Cumhurbaşkanı Erdoğan, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson ile üç saati geçen bir görüşme yapıyor... Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu da katılıyor...

- İKİ: Arkasından iki taraf da gayet ılımlı bir açıklama yapıyor...

- ÜÇ: Ama bundan daha ilginç başka bir şey var.

Dışişleri Bakanlığı, ertesi gün ABD ile stratejik işbirliği anlaşmamızın önemini vurgulayan bir basın açıklamasını bütün gazetecilere iletiyor.
Bunun anlamı şu: İki ülke de ilişkileri iyiye götürmek istiyor.

- DÖRT: Aynı saatlerde Başbakan Binali Yıldırım Almanya’da Şansölye Merkel’le sıcak bir görüşme yapıyor...
Görüşmeye girmeden önce “Artık geçmişi unutalım” anlamına gelen bir mesaj veriyor...

- BEŞ: Ve dün öğle saatlerinde Die Welt gazetesinin muhabiri Deniz Yücel serbest bırakılıyor.

Şimdi oturup kendimize soralım... Bu, Türkiye için çok iyi bir gelişme değil mi... İnşallah gereksiz bir iyimserliğe kapılmamışımdır. Bu umudumun iyice artması için bir temennim daha vardı... Diyordum ki, inşallah bütün öteki tutuklu gazeteciler, aydınlar ve siyasiler de serbest bırakılır... İnanıyorum ki... Bunları yapan Türkiye çok daha güçlü olacaktır... Ama dün Nazlı Ilıcak, Mehmet ve Ahmet Altan hakkındaki müebbet hapis cezaları ne yazık ki aklımı karıştırdı. Üstelik ortada böyle bir Anayasa Mahkemesi kararı varken…” ifadelerine yer verdi.

Ahmet Kekeç 19 Şubat’taki köşesini bu konuya ayırdı. Kekeç, “Nazlı Ilıcak ve Altan kardeşler” başlıklı yazısında, “Kaç gündür izliyorum... Nazlı Ilıcak ve Altan kardeşlere kesilen cezanın kamuoyunda nasıl inikas bulduğunu ‘anlamaya’ çalışıyorum. FETÖ’yle dirsek temasında olanlar, HDP’liler ve bir kısım liberaller karara çok öfkeli. Bunlar, faturayı, daha çok, siyasi iktidara kesiyor. Tanıdık ve bildik cümlelerle siyasi iktidara saydırıyor. Sayıları çok değil. Kararı usulü dairesinde eleştiren, ‘Bu çok fazla oldu’ deyip serinkanlı bir yaklaşım sergileyenler de var elbette. Karara sevinenlerin, ‘Oh olsun... Hak ettiler... Balyoz ve Ergenekon’da şu haksızlıkları yapmışlardı, şu kadar insanın canını yakmışlardı’ diyenlerin sayısı daha fazla. Bu istatistikle bir şey ima etmeye çalışmıyorum. Daha doğrusu, kararın ‘haklı’ ya da ‘haksız’ olduğunu söylemeye çalışmıyorum. İstatistik, ortaya çıkan kararın ‘hukukî’ olup olmadığını göstermez. Bu cümleden olarak, adı geçen kişilerin haksızlığa uğradıkları ve cezaların ‘orantısız’ olduğu söylenebilir. Bunun tersi de savunulabilir. İstatistik, sadece bir konuda (adı geçen kişilerin durdukları yer konusunda) ‘gösterge’ olabilir. Demek ki durdukları yer, kamu vicdanında o kadar da meşru ve ‘savunulabilir’ bir yer değilmiş. Ben kanaatimi daha önce yazmıştım: O kişilerin FETÖ’cü olduklarını düşünmedim. Dolayısıyla, ‘Oh olsun’ diyenlerden değilim ve kararı sevinçle karşılamayı hem ayıp, hem küçültücü sayarım. İçeride çürümelerini istemem elbette ama darbeye ‘altyapı’ oluşturdukları (bir darbeyi çok istediklerini gizlemedikleri ve bunu çağıran birtakım beyanlarda bulundukları, hattâ ‘öngörülerini’ konuşturup aba altından ‘FETÖ sopası’ gösterdikleri) için en azından ‘ahlaken’ yargılanmalarını isterim” dedi.

Karar gazetesi yazarı Akif Beki 21 Şubat’ta kaleme aldığı, “Altanlar ve Ilıcak kararına ‘içeriden’ bir itiraz” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullandı: “FETÖ’yle, bilumum terörle ve darbelerle mücadeleyi canla başla desteklemek, haktan hukuktan, vicdan ve hakkaniyet ölçülerinden taviz vermemeye mani değil.

Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti iktidarının yanında sımsıkı durup hem de Altan kardeşlerle Nazlı Ilıcak’a ağırlaştırılmış müebbet verilmesini kıyasıya eleştirmek mümkün.

Bu ikisinin pekâlâ bir arada yapılabileceğinin en esaslı örneği, Prof. Atilla Yayla’nın içten tepkisi...

Serbestiyet.com’da kapsamlı bir değerlendirmesi çıktı.

Kalemle silahın ayırt edilmeden bir tutulmasının, eleştiri ve muhalefetin suç eylemi olarak yargılanmasıyla, hattâ kaleme silahtan daha ağır cezalar verilmesiyle bile sonuçlanabileceğini madde madde ortaya koyuyor

Kısaltarak sıralıyorum.

‘Et-tekraru ahsen, velev kane yüz seksen’ diyerek okuyalım, okutalım...

‘BİR: Bu cezaya üzüldüm. Geçmişlerinde Türkiye demokrasisinin gelişmesine hizmetleri bulunan, vesayete karşı mücadelede risk alan, demokrasi cephesine mühimmat taşıyan bu isimlerin mahkûm edilmesi elbette sevinilecek bir durum değil. Engizisyon mantığıyla bu insanların üstünü çizmek, tüm hayatları boyunca ve her şeyde yanlış ve yanılmış olduklarını iddia etmek haksız ve yanlış.

İKİ: Takdir edilen cezanın çok ağır olduğunu düşünüyorum. Sanıkların böyle bir cezayı hak etmiş olmak için ağır suçlar işlemiş olmaları lâzım... Böyle bir ceza, silâh kullanarak insan katletmiş veya katledilmesi için emirler vermiş kimselere istenen cezalar seviyesinde. Bu yüzden insanı vicdanen rahatsız eden bir tarafı var.

ÜÇ: Bu kimselerin cezalandırılma sebeplerinden biri ‘darbeden haberdar olmak’, diğeri de ‘darbeye giden yolu hazırlamak’ için çaba sarf etmek, faaliyet yürütmek.

Şimdi yakından bakalım...

(a) Sanıklar darbe olacağı yolunda, gazetecilik faaliyeti çerçevesinde bir bilgi edinmiş ama toplumu ve yetkilileri bundan haberdar etmemiş olabilir. Bu durumda bir suç var mı, bilmiyorum. Eğer bu şık gerçekleştiyse, sanıkların darbeden memnuniyet duyacak olmaları, kendilerini kahraman, devrilen iktidarı ise ‘hain’ ve ‘demokrasi düşmanı’ olarak sunacakları kuvvetle muhtemel. Ama bu bir spekülasyon ve spekülasyona dayanarak suç tesis edilemez. 

(b) Sanıklara, FETÖ’nün çok güçlü olduğu ve yakında Erdoğan yönetiminin darbe ile gönderileceği ima edilmiş olabilir. Bence en kuvvetli ihtimal bu. Sanıkların tutum ve davranışlarındaki, zaman zaman saldırganlığa varan ataklığın da bundan kaynaklanmış olabileceğini düşünüyorum. Ancak bu da bir spekülasyon ve böyle olsa bile bunun suç teşkil edeceği çok şüpheli.

DÖRT: Sanıkların darbe teşebbüsü öncesi aylarda iyi, yani ilkeli ve demokrat bir duruş sergilemedikleri kanaatindeyim. İktidara muhalefeti meşru demokratik sınırların ötesine taşımaya çok istekliydiler. Özellikle Altan kardeşlerin sağda solda Erdoğan için “yakında indirilecek... Mursi’den beter edecekler... Cesedini yerlerde sürükleyip bir çöplüğe atacaklar” türünden lâflar ettiği, birden çok kişi ve kaynak tarafından tekrarlanıyor, doğrulanıyor.

BEŞ: Buna rağmen bu aşırı ve yanlış sözlerin cevabının ceza yargılaması değil ahlâkî kınanma, ayıplanma, aynı fikirde olmayanlar tarafından ağır biçimde eleştirilme olması bana daha doğru geliyor.

ALTI: Her şeye rağmen yargılama süreci bitmiş değil. Berberoğlu dâvâsındakine benzer bir şekilde cezanın aşağıya doğru inmesi ve hattâ beraate dönüşmesi olasılığının kuvvetli olduğuna kaniyim. Hattâ böyle olmasını diliyorum...”

Aynı gazetede, “Utanç verici bir durum” başlıklı bir yazı yazan Elif Çakır, “Bir süredir Türkiye’ye  “hukuk ve demokrasi” uyarılarında bulunan, ülkemizde ifade özgürlüğünün giderek kötüleşmekte olduğunu, AYM’nin tutuklu gazetecilerin ve milletvekillerinin bireysel başvurularını ivedilikle ele almaları gerektiğini söyleyen ve AİHM içtihatlarını hatırlatan Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland bu kez ülkemize yönelik ‘hukuk demokrasi’ uyarılarını Ankara’dan yaptı. Jagland’ın gelişi medyamızda ‘Türkiye’yi siyasi ve yargı reformları konusunda ikna etmeye çalışacak’ türünde başlıklarla haber oldu. Türkiye’nin “hukuk ve hak ihlalleri” konusunda uyarı alması nasıl utanç verici olmasın. Gelinen noktaya bakın. Dün “Türkiye’nin hukuk mevzuatlarının AB ile uyumlu hale gelmesi için yaptığı çalışmaları” takdirle karşıladıklarını söyleyen, yargı reformları, demokratikleşme adımları konusundaki çabalarından dolayı dönemin adalet bakanına (Sadullah Ergin) ‘teşekkür eden’ Jagland... (2013, Türkiye’de İfade ve Medya Özgürlüğü Konferansı) Bir sonraki Adalet Bakanı’na (Bekir Bozdağ)  AYM’nin görevini yapmadığını, AYM’nin görevini yapmadığı taktirde dostane uyarılarda bulunuyor: ‘Eğer bu davalar yakın bir tarihte Türk Anayasa Mahkemesi tarafından çözüme kavuşturulmaz ise, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, etkili bir iç çözüm yolu olmadığına kanaat getirecek ve bu şikayetleri direk incelemeye başlayacaktır.’ (1 Mart 2017) Bir kez daha hatırlatalım ki, AYM’nin Şahin Alpay ve Mehmet Altan hakkında vermiş olduğu ‘hak ihlali var’ kararı tam da işte bundan dolayı önemliydi. Nitekim Türkiye’deki tutuklu gazeteciler ve milletvekilleri ve diğer ‘hak ihlali’ yaşayanlar için AİHM devreye giriyor. Ve önümüzdeki günler de Şahin Alpay, Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan ve Ahmet Altan için kararını açıklayacak. AYM verdiği Şahin Alpay ve Nazlı Ilıcak kararıyla Türkiye’de hukuk devlet var dedi. Bu karara uymayan, AYM’nin verdiği karara direnen yerel mahkemelerin Türkiye’ye hukuk devleti açısından verdiği zararın vahim sonuçlarını önümüzdeki günlerde göreceğiz. Hem de Türkiye’nin “AB ile yeni dönem başladı” dediği, ve AB ile arasını tekrar düzeltmeye çalıştığı, çaba sarf ettiği şu günlerde, Türkiye AB ilişkilerini nasıl zedelediği ortaya çıkacak. Hiç kuşkusuz ki, Jagland Türkiye dostu bir isim. Türkiye’ye uyarılarını empati kurarak, Türkiye’yi içinden geçtiği zor süreci anladığını söyleyerek yapıyor: ‘Türkiye ulusal bir travma yaşadı. Bunun farkındayım. Ancak Türkiye’nin buraya verebileceği en iyi yanıt insan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğünü sağlam bir şekilde tutmak ve sözleşmeleri uyguladığını göstermek olacaktı. Anayasa Mahkemesi vermiş olduğu Şahin Alpay ve Mehmet Altan kararıyla bunu yaptı. AYM’nin vermiş olduğu karar bağlayıcıdır ve Türkiye Anayasası ile garanti altına alınmıştır.’ ‘Türkiye kendi Anayasa Mahkemesinin kararlarını tanıması gerekir. Çünkü Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımazsa, hukuk devletini yıkmış olur. Hukuk devletinin yıkılması durumunda insan hakları korunamaz.’ ‘AİHM, etkili bir hukuk yolu olmadığına hükmederse, AİHM’e binlerce başvuru riski bulunuyor.’ Yerel mahkemelerimizin AYM kararına açıktan direndiği, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan hakkında vahim bir şekilde  ‘ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası’ verildiği ortada iken Jagland’a ne diyebiliriz? Sahi, Deniz Yücel’in hiçbir iddianame olmadan bir yıl içeride tutulup, eline verilen, şaka gibi “tutukluğu devam ediyor” mahkeme kağıdı ile tahliye edildiği bir ortamda, ne diyelim? “Türkiye’ye haksızlık yapıyorsun, siyasi davranıyorsun, Türkiye’deki yargıyı kıskanıyorsun, algı operasyonu yapıyorsun, çünkü çekemiyorsun” falan diyelim mi?!!! Tamam, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan, FETÖ konusunda ahlaki bir duruş sergilemediler. Erdoğan’a olan nefretleri, kinleri gözlerini kör etti. Sırf Erdoğan’a olan kızgınlıklarından dolayı FETÖ gerçekliğine kulaklarını ve gözlerini kapattılar. FETÖ’nün iddialarını, söylemlerini, meşrulaştıran bir söylem içinde oldular. Ve böylece savundukları demokrasiye zararı bizzat kendileri verdiler. En büyük kötülüğü yaptılar. Peki, bütün bunların karşılığı ağırlaştırılmış müebbet midir Allah aşkına! Yerel mahkemeler, AYM’nin kararına uymuş olsaydı, Ahmet Altan, Nazlı Ilıcak, Mehmet Altan’ın tahliyesini vermiş olsaydı ve eğer tutukluklarını gerektirecek bir durum olduğunu iddia ediyorlarsa iddianamelerine konulmuş olsaydı ve tutuksuz yargılanma kararı verilmiş olsaydı... Jagland Ankara’nın göbeğinden Türkiye’ye “demokrasi, özgürlük, hukuk” uyarısında bulunur muydu? Söyleyin bakalım, Türkiye haklı olduğu FETÖ davasında, hassas davranmış olsaydı, yargı mağduriyetlerine sebep verecek kararlara imza atılmamış olsaydı... Bugün Türkiye bu ayıplı uyarılarla karşı karşıya kalır mıydı? Hukukun üstünlüğü hatırlatması yapılır mıydı ülkemize! Dünya Adalet Projesi, (WJP) tarafından yapılan Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 113 ülke arasında 101. sırada yer alır mıydı? Kaldı ki, ülkemiz AİHM’de hak ihlallerinde birinciliği başka ülkelere devrettiği, hukukun üstünlüğü endekslerinde ise hızla yükseldiği dönemleri de gördü. Yazık değil mi bu ülkeye... Yazık değil mi AK Parti’ye... Kendi hikayesine bu kadar hoyratça neden zarar verdiriyor!” ifadelerine yer verdi.

Aydınlık gazetesi yazarı Sabahattin Önkibar, “Ilıcak ve Altanları hiç sevmem ancak…” başlıklı yazısında şu ifadeleri kullandı: “Nazlı Ilıcak’ı sevmem! Mehmet ile Ahmet Altan’ı ise karanlık bulurum, Ahmet Altan’ın Taraf gazetesinde yaptıklarına hâlâ feveranım var. Keza Mehmet Altan’la yıllar önce, ‘Çetin Altan’ın Meme Sapkını Tosunları’ diye yazdığım için mahkemelik oldum ve 5 bin lira tazminat ödedim. Öyleyken bu üç ismin ağırlaştırılmış müebbet yani kalkmasaydı idam cezası almalarına itirazım var. Bunlar adam öldürmedi yani katil değiller. Olsa olsa FETÖ’ye yardım ve yataklık suçu işlemiş olabilirler ki bunun cezası bu olamaz. İlaveten AKP’lilerin abartısız yarısı bu suçu işledi ve hiçbirinden hesap sorulmadı. Hülasa bu ağırlaştırılmış müebbet hükmü adil değil ve içime sinmedi. Vicdanı olan hiç kimsenin de içine sineceğini sanamam!”

Sedat Ergin 24 Şubat tarihinde, “Gazeteciler darbecilikle suçlanmasınlar diye…” başlıklı bir yazı yazdı. Ergin, “DÖNEMİN Adalet Bakanı Cemil Çiçek, TBMM Genel Kurulu’nda söz alıyor ve şöyle diyor:

“Temenni ediyorum ki, bundan sonra hiçbir zaman bu yasa tasarısının 309’uncu maddesi Türkiye’de hiç uygulanmasın. Bu temenniyle biz bu önergeye evet uygundur diyoruz....”

TBMM tutanağında Çiçek’in sözleri aktarıldıktan sonra parantez içinde (Alkışlar) diye not düşülmüş.

Adalet Bakanı’nın ‘Bundan sonra hiçbir zaman uygulanmasın’ dileğinde bulunduğu 309’uncu madde neye ilişkin? Yanıt: Darbe suçlarına...
Bu konuşmanın tarihi 16 Eylül 2004. O gün TBMM Genel Kurulu’nun 121’inci birleşiminde 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu tasarısı görüşülüyor. Tasarının darbe suçlarını düzenleyen 309’uncu maddesi üzerinde son dakikada bir değişiklik önergesi veriliyor.

Önergenin amacı, darbe suçlarının ‘şiddet’ unsuru da eklenerek daha net bir şekilde tanımlanmasıdır.

Tasarının Adalet Komisyonu’ndan gelen ilk hâlinde şöyle deniliyor:

‘Cebir veya tehdit kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.’

Buna karşılık o günkü birleşimde AK Parti ve CHP’liler ortak bir önerge vererek, şöyle diyorlar:

‘309’uncu maddenin birinci fıkrasındaki ‘cebir veya tehdit’ ifadesinin ‘cebir ve şiddet’ olarak değiştirilmesini arz ve teklif ederiz.’

Önergenin altında imzası olan 12 milletvekili arasında bugün Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü olarak görev yapan Yozgat Milletvekili Bekir Bozdağ da var.

Bu değişikliğe neden ihtiyaç duyulduğunu anlatmak için söz alan Adalet Bakanı Çiçek şunları söylüyor:

‘Ceza Kanunu’nu biz Türkiye’de özgürlükleri kısıtlamak için değil, tam tersine, özgürlüklerin teminat altına alınması ve daha iyi kullanılmasını temin etmek için getirdik. Şüphesiz, karşılaştığımız her somut olayda bu kanun maddeleri uygulanırken, uygulayıcıların şunu hiçbir zaman göz ardı etmemeleri lazım. Kanun koyucunun bu maddeleri düzenlerken muradı nedir denilirse, muradı özgürlüklerdir, hukukun egemen olduğu bir Türkiye’nin meydana gelmesidir. O sebeple bu değişikliği bu tereddütler meydana gelmesin diye, kanun tasarısının bu maksatla getirildiğini vurgulamak adına biz de hükümet olarak uygun buluyoruz.’
Değişikliğin gerekçesinde bakın kuvvetli bir ifade özgürlüğü vurgusuyla ne deniliyor:

‘Anayasamızda güvence altına alınmış olan ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında kullanılan hakların, Anayasa’yı ihlal suçu kapsamında değerlendirilemeyeceğinin daha açık bir biçimde vurgulanması ve bu bakımdan ortaya çıkabilecek tereddütlerin giderilmesi için böyle bir değişikliğin yapılması gerekli görülmüştür.’

Tasarıda ‘tehdit’ ifadesi kalmış olsaydı, gazetecilerin, köşe yazarların yazılarında ‘anayasal düzeni ortadan kaldırma tehdidinde bulundukları’ gerekçesiyle yargılanıp darbe suçundan mahkûm edilebilmeleri mümkündü. En azından bu yönde bir yoruma açıktı tasarının ilk hâli.

AK Parti iktidarı muhalefetle birlikte, bu genel ifadenin gazetecilerin, yazarların aleyhine kullanılmasını önlemek amacıyla metinden ‘tehdit’i çıkarıp yerine ‘şiddet’ ifadesini koymuştur. Böylelikle, darbe suçunun oluşabilmesi için fiilen somut bir şiddet eyleminin içine girilmesi koşulu getirilmiş olmaktadır.

Özetle, bu değişikliğin muradı ifade özgürlüğünün, gazetecilerin, yazarların korunmasıydı.

Bu değişikliğin yapılmasından yaklaşık 14 yıl sonra İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ı Türk Ceza Kanunu’nun 309’uncu maddesinin birinci fıkrası çerçevesinde “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs etme suçunu sabit görerek”, ayrı ayrı ağırlaştırılmış müebbet cezasına mahkûm etti.

Yasanın darbe suçu için çok açık bir şekilde ‘cebir ve şiddet’ unsurlarını aramasına karşılık, verilen mahkûmiyet kararında bu yazarların köşe yazıları, attıkları tweet mesajları, televizyon konuşmaları, hatta çektirdikleri fotoğraflar darbeye teşebbüs fiilini kanıtlamak açısından yeterli bir delil olarak değerlendirilebilmiştir.

Gazeteciler, yazarlar darbe suçlarından yargılanırken, bu konudaki temel yasa maddesinin ve bunu düzenleyen yasa koyucunun ‘muradını’ da dikkate almak gerekmiyor mu?’’ dedi.

Hakan Albayrak 22 Şubat’ta Karar gazetesinde yazdığı, “Ağırlaştırılmış müebbet hapis” başlıklı yazısında, “Ahmet Altan, Mehmet Altan ve Nazlı Ilıcak hakkındaki mahkeme kararı öyle ağır ki... Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başdanışmanları arasında yer alan gazeteci-yazar İlnur Çevik, geçen Pazartesi günü Yeni Birlik’teki köşesinde “FETÖ Medya Yapısı davasında aldıkları ağırlaştırılmış müebbet cezası her gazeteci gibi benim de içimi burktu. İlk duyduğumda hüzünlenmedim desem ve birkaç saat bunun etkisi altında kalmadım desem yalan olur” diye yazmış. Bendeki etkisi bir haftadır devam ediyor bu cezanın.

Ağırlaştırılmış müebbet hapis: Ölene kadar… Havalandırma, başka mahkûmlarla sohbet, akraba ve arkadaş ziyareti gibi haklar fena halde kısıtlanarak... Günün 23 saati tek başına hücrede…

15 Temmuz 2016 gecesi İstanbul’da Boğaz Köprüsü’nde, Ankara’da Akıncı Hava Üssü yahut Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin önünde katliam yapan darbecilerin aldığı / alacağı cezanın aynısı. Reva mı?

Altan kardeşler ve Ilıcak, 17-25 Aralık (2013) operasyonlarını, o zamanlar ‘Gülen Cemaati’ ve ‘Paralel Devlet Yapılanması’ diye andığımız FETÖ’nün hükümeti devirme ve devleti tümüyle ele geçirme teşebbüsü olarak görmeye yanaşmıyor, konu yolsuzlukla mücadeleden ibaretmiş gibi davranıyordu. ‘Yolsuzlukla mücadele edilmeli ama halkın seçtiği hükümete karşı bürokratik darbeye de geçit verilmemeli’ diyebilirlerdi, demediler. O süreçte ve sonrasında, 15 Temmuz Darbe Teşebbüsüne kadar, ‘cemaat’e toz kondurmayıp sadece hükümete yüklendiler. Başka yüzlerce gazeteci-yazar (Meselâ Ali Bulaç, Mümtazer Türköne, Ahmet Turan Alkan) gibi hata ettiler. Hukuken suçlu olmak başka bir şey ama. Hele FETÖ öncülüğündeki 15 Temmuz Darbe Teşebbüsüne taammüden katkıda bulunup ‘cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs’ suçlusu olmak…

İddianamede, Altan kardeşler ve Ilıcak’ın bu suçu işlediğine dair bir kanıt sunulmadı. FETÖ mensubu olmakla suçlanmaları bile söz konusu değil.

Can Erzincan Televizyonu’nda 14 Temmuz 2016 günü -darbe teşebbüsünden bir gün önce- yayımlanan ‘Özgür Düşünce’ programındaki sohbetlerinde askerî darbe ihtimali üzerinde durmuş olmalarına istinaden ‘Darbe girişimini öncesinden bildikleri ve darbe girişimine zemin hazırlayan söylem ve propagandalarda bulundukları” iddia edildi, fakat o bahsin bağlamı bu iddiaya itibar etmeyi imkânsız kılıyor. Bağlam, askerî darbeye zemin hazırladığı gerekçesiyle 2010 yılında iptal edilen EMASYA’yı (Emniyet-Asayiş Yardımlaşma Protokolü) geri getirmenin sakıncaları idi. Ahmet Altan şöyle dedi mesela: “Türkiye’de gerçekleşmiş askerî darbelerin önünü açan gelişmeler her ne ise, Erdoğan bugün aynı kararları vererek o yolları teker teker açıyor. Yani şehirlerin yönetiminde mesela generallere sivillerden öncelik tanıyan bir yasa çıkarttı. İsterse yani general şehri yönetecek. Bu EMASYA denilen planı bir daha canlandırdı. Ayrıca sen eğer askerlerin yargılanmasını izne bağlarsan, adam darbe hazırlığını çok daha rahat yapar.’ Programdaki ilgili yorumlar bu minval üzereydi; iddianın tam tersine, askeri darbeye zemin hazırlayabileceğinden endişe edilen bazı yasal düzenlemelere tepki mahiyetinde.

Savcı ve hâkim yine de sanıkların “darbe girişimini önceden bildikleri ve darbe girişimine zemin hazırlayan söylem ve propagandalarda bulundukları” hissine kapılmış olabilir, bunu onlara yakıştırmış olabilir. İyi de, ağırlaştırılmış müebbet hapisten bahsediyoruz, sadece bir his veya yakıştırma üzerine verilecek ceza mı bu? Çok önemli bir ayrıntı: O programda 2019 seçimlerine kadar siyasette nelerin yaşanabileceği de konuşuldu. Eli kulağındaki askerî darbeye böyle mi zemin hazırlamışlar? Tashihe fena halde muhtaç bir mahkeme kararı var ortada. Gözler Yargıtay’da.

Ali Bulaç, Mümtazer Türköne, Ahmet Turan Alkan da darbecilik suçlaması ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talebiyle yargılanıyor. Bu yazarlar hakkındaki iddianame de kanıtlara değil hislere ve yakıştırmalara dayanıyor. Tekrar: AĞIRLAŞTIRILMIŞ MÜEBBET HAPİS cezasından bahsediyoruz. Böylesine korkunç bir cezanın mahkemelerde bu kadar kolay telaffuz edilmesi ürpertici.

Bu vesileyle belirtmek isterim ki Ahmet Altan, Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Mümtazer Türköne ve Ahmet Turan Alkan’ın 15 Temmuz Darbe Teşebbüsünü telin mahiyetindeki beyanlarına itibar ediyor ve o vahşete imza atan FETÖ’nün gerçek yüzünü nihayet gördüklerine inanıyorum. Bir buçuk yıldan fazladır tutuklu yargılanmalarına rağmen haklarındaki darbeci iddiası kanıtlanamadığına ve kanıtlanabileceğe de benzemediğine göre artık yakalarından düşülmesi gerektiğini düşündüğümü de belirtmek isterim.

‘O kanlı geceye kadar FETÖ’nün sözcülüğünü yaptıkları için her halükârda bedel ödemeliler’ derseniz, ödediler işte; bir buçuk yıldan fazla süredir tutuklu bulunmaları yetmez mi?

Afta yanılmanın cezalandırmada yanılmaktan evla olduğunu buyuran Peygamber Efendimize salat ve selam olsun” ifadelerine yer verdi.
 
Ali Sirmen Cumhuriyet gazetesinde 18 Şubat’ta çıkan “Adalet herkes için gerekli” başlıklı yazısında, “Bir ülkenin gelişmişlik düzeyini saptama konusunda iyi bir ipucudur yukarıdaki tümce. Bir ülke onu ne kadar az duyarsanız, o kadar gelişmiş, ne kadar sık duyarsanız da o kadar gelişmemiştir. 

Şimdi Türkiye’yi bu kantara koyun bakalım! 

İkide bir, “adalet bir gün herkese lazım olur” deyip durduğumuza göre sonucun ne çıktığını sormaya gerek var mı?.. 

16 Şubat günü İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi Silivri’deki karar duruşmasında, aralarında Nazlı Ilıcak, Ahmet - Mehmet Altan kardeşlerin de bulunduğu altı kişiyi anayasayı ihlal suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırınca, aynı tümce birçok kişi tarafından bir kez daha telaffuz edildi: 

- Adalet bir gün herkes için gerekli olur. 

Son yıllarda bu tümce 21. yüzyılın önemli zulüm mahallerinden biri haline gelmiş olan Silivri’de çok sık dile getirildi. Bir zamanlar yoğurdu ve denizi ile tanınan Silivri, sonra hapishanesi ve aynı külliye içindeki mahkeme salonu ile dünyaca ünlü olacaktı. 

Silivri’ye bu ünü sağlayan çakma Ergenekon ve Balyoz davalarının görüldüğü, görülmemiş hukuksuzlukların birbirlerinin peşi sıra geldiği, kumpasların tezgâhlandığı mahal olmasıydı. 

6 yıl 2 ay süren Ergenekon davasında birçok insan yıllarca hapis yattı, örgütün kasası olduğu iddia edilen Kuddusi Okkır, tutukluyken beş parasız kansere yakalanıp öldü. 

Silivri hızla 21. yüzyılın zulüm merkezlerinden biri olma yolunda ilerliyordu.

***

Silivri’deki Ergenekon kumpasını Ocak 2010’da Balyoz davası izledi. 

Balyoz iddiaları 20 Ocak 2010’da, Taraf gazetesinde, dokuz sütun üstüne “Fatih Camii’ni bombayacaklardı” diye atılan manşette sahteliği kısa sürede kanıtlanacak olan (ama sanıkların tutukluluk halleri devam etti, bu arada kimi sanıklar da öldü) güya “Balyoz Darbe Planı” açıklanıyordu. Yasemin Çongar, Mehmet Baransu ve Yıldırım Oğur’un imzasıyla yayımlanan bu haberin yanı sıra yine birinci sayfadan yayımlanan başka bir haberde de şu korkunç iddia ileri sürülüyordu: 

“Kendi jetimizi” düşürecektik. 

Balyoz Kumpası’nı başlatan Taraf gazetesinin sahibi ve yöneticisi cuma günü Silivri’de, darbecilere yardımcı olmak suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkûm edilen altı kişiden biri olan Ahmet Altan’dı. 

Ergenekon davasında olduğu gibi, Balyoz davasında da yürekleri dağlayan, çok adalet istiyoruz! çığlıkları atıldı. 

Ahmet ve Mehmet Altanlar o sıralarda, kumpasa destek oluyor ve yapılanları şu gerekçe ile savunuyorlardı: 

- Vesayet tasfiye ediliyor, Türkiye bağırsaklarını temizliyor. 

O günlerde, adalet bir gün herkese lazım olur, diyenleri kös dinler gibi dinliyorlardı. 

O günlerde zalimlerin yanında saf tutanlar bugün, gerçeği anlamış, adaletin bir gün herkes için gerekli olduğunu görmüş bulunuyorlar.

Ergenekon ve Balyoz kumpaslarının üstünden yıllar geçti. 

Türkiye yine aynı Türkiye, Silivri yine aynı Silivri. 

Yalnızca mazlumlar değişti. 

Dünün zalimin yanında saf tutanları, bugünün yeni mazlumlarıdır. 

Adalet açısından dünle bugün arasında değişen bir şey yok. Yalnızca mazlumlar ile zalimler yer değiştirmiş durumdalar hepsi bu. Mazlum ile zalimin yer değiştirmesi adaleti sağlamaz, zulmü sürdürür. 

Altan kardeşlere reva görülen zulmü, etme bulma dünyası diye hoş göremeyiz. Onlar artık toplumun yeni mazlumlarıdırlar. 

Zulüm toplumu istemeyip adalet peşinde olanlar, Silivri’nin yeni mazlumlarına, geçmişi bir yana bırakarak sahip çıkmak zorundadırlar. 

Onlar bugün adalet istiyorlar. 

Biz de adalet istiyoruz. 

Unutmayın adalet bir gün herkese lazım olur!” ifadelerini kullandı.

Aydın Engin “Bir demokratlık testi” başlıklı yazısında şu ifadelere yer verdi: “Habercilikten kalma bir alışkanlıkla önemli davaların duruşma günlerini elektronik takvimime not ediyorum. 

Bizim Cumhuriyet davasının duruşmalarını not etmeye gerek elbette yok. Akın Atalay, Murat Sabuncu ve Ahmet Şık içeride oldukları sürece o dava hep aklımda ve aklımdan hiç çıkmıyor. Ancak izlenmesi, sonuçları okurla, kamuoyuyla paylaşılması gereken yüzlerce dava var. 

Not ediyorum: Şu gün Enis Berberoğlu yine yargıç karşısına çıkacak… Ahmet Altan’ın şu gün, Mehmet Altan’ın filanca gün duruşması var… Zaman gazetesi yazarlarının bundan sonraki ilk duruşması şu gün… Ahmet Şık’ın başka bir davasının duruşması filanca gün… 

Unutmamak, kaçırmamak için bir bir not ediyorum… 

Ediyor idim 

Dün sabah elektronik takvimimi düzenlerken fark ettim. Epeydir ne duruşma günü işlemişim, ne yeni bir dava… 

Utandım. 

Utandım, çünkü bu alışmak demek. 

Hızla İslami soslu bir diktatörlüğe tırmanan bir rejime alışmak, onun hukuku taammüden yok etmesini olağan karşılar hale gelmek demek. 

Utandım… Kendime okkalı bir çimdik attım…

Yine de güncellenmemiş elektronik takvimimde 12 Şubat’a ilişkin bir not duruyor: 

Bugün Nazlı Ilıcak, Ahmet Altan ve Mehmet Altan bir kez daha yargıç karşısına dikilecekler. Beş gün aralıksız sürecek bir duruşma bu. 

Son gün belki de karar verilecek. Belki beraat; belki tahliye; belki hüküm… 

Savcı onları FETÖ’nün medya yapılanması içinde yer almakla suçluyor, 15 Temmuz darbe girişiminin düşünsel düzeyde hazırlayıcıları olduklarını iddia ediyor ve… Ve ister inanın, ister inanmayın haklarında ömür boyu hapis cezası verilmesini istiyor… 

Savcıların ortaya kanıt koyamadıkları halde ağır hapis cezaları isteyebildikleri bir hukuk(suzluk) döneminde yaşıyoruz. O yüzden savcıyı boş verin. 

Asıl siz ne diyorsunuz? 

Hüküm ömür boyu hapis cezası mı olsun, yoksa beraat kararı mı verilsin?

Tırmık’ta daha önce de yazıldı. Yinelenmesinde yarar var. 

Nazlı Ilıcak’tan, Ahmet Altan’dan, Mehmet Altan’dan hiç hoşlanmayabilirsiniz; hattâ onların yazıp çizdiklerinden, seçtikleri siyasal çizgiden, ideolojik tercihlerinden nefret ediyor da olabilirsiniz. 

Yine de soracağım: 

Sadece yazı yazmış ve başka da bir iş yapmamış, başka bir eylemin içinde, yanında, kıyısında yer almamış bu üç gazetecinin tutuklu yargılanmalarını, günümüzde pek çok örneğini gördüğümüz bir iddianameye dayanılarak hapse mahkûm edilmelerini doğru bulanlardan mısınız? 

Soruyu ve cevabınızı yayın, genişletin. 

15 Temmuz akşamı komutanlarının buyruğuna uymaktan öte suçu bulunmayan gencecik Kara, Deniz ve Hava Harp Okulu öğrencilerine genişletin. O çocuklar tutuklu yargılanıp hapse mahkûm mu edilmeli? 

Zaman gazetesi yazarlarına genişletin. 

Dicle Haber Ajansı’nın habercilerine, Özgür Gündem’deki gazetecilere genişletin. 

Sizden farklı düşünenin, ideolojik çizgisi sizden farklı olanın, hatta taban tabana zıt olanın tutuklanmasını, hüküm giyip hapsedilmesini olağan karşılıyor ve doğru buluyorsanız kendinize bir soru daha sorun: 

-Peki o zaman benim Tayyip Erdoğan’dan farkım ne?”

Mehveş Evin ise artıgerçek sitesinde, “Oh olsun’cular, Saray şakşakçısından ne farkınız var?” diye sordu ve “Altanlar ve Ilıcak’a verilen cezalara zil takıp oynamak, AKP savunucularıyla sözde muhalifleri aynı kümede birleştiriyor... Adalete inanayan, kabile devletine teslim olmuş bir topluluk. Ağırlaştırılmış müebbet!..  Ahmet ve Mehmet Altan, Nazlı Ilıcak, Zaman gazetesi görsel yönetmeni ve marka pazarlama müdürü dahil olmak üzere, toplam 6 kişiye verilen ceza bu!

Altanlar ve Ilıcak’ın, darbe girişimine karıştıklarına, önceden bildiklerine dair hiçbir somut delil yok. AKP rejimi hakkında yazdıkları üç yazı, bir TV programına dayanarak bu ceza verildi.

Ceza da denmez ki buna, resmen keyfî infaz!

Gazeteci ve yazarların, düşünceleri, yorumları nedeniyle “Cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni devirmeye teşebbüs ettikleri” gerekçesiyle yargılanması ve bir yılı aşkın zamandır hapiste tutulması, başlı başına bir hukuk felaketiydi.

Mehmet Altan ve Şahin Alpay için AYM kararının tanınmaması, hukukun h’sini biraz olsun kavramış olan biri için akıl almazdı. İkisinin mahkeme emriyle tutuklanması, ülkede hukukun bittiğinin resmen ilanı oldu.

Avukat Ergin Cinmen, AYM kararını ‘tanımayan’ dünyadaki diğer ülkenin Azerbaycan olduğunu söylüyor. Bu mu istediğiniz “medeniyet” seviyesi? Böyle mi “büyük, saygın ülke” olacaksınız? Ancak kabile devleti olduğunuzu tescil etmiş oluyorsunuz. Darbe girişimini cezalandırmıyor, muhaliflerinizi süründürerek bir kez daha adaleti ıskalıyor; darbecilerle hak ve hukuk çerçevesinden hesaplaşamadığınız için çok değerli bir fırsatı kaçırıyorsunuz: Demokratik bir hukuk devleti olabilme fırsatını.

Saray’ın emrindeki mahkemeden ‘ağırlaştırılmış müebbet’ kararının çıkması, kendi yandaşlarını bile şaşırtacak orantısızlıkta, hukuksuzlukta...
Cumhurbaşkanı’nın danışmanı bile ‘kantarın topuzu kaçtı’ dedi.

Kaçtı tabii, sayenizde kaçtı!

Öte yandan güya kendine muhalif diyenler de Altanlar ve Ilıcak’a ‘gün yüzü görmesin’ diyecek kadar acımasız ve mantıksız davranabiliyor.
Tekrar tekrar, Taraf’ın Ergenekon ve Balyoz sürecinde yaptığı yayınları hatırlatıyor, haksız yargılanan, müebbete çarptırılan askerlerin Ahmet Altan nedeniyle süründükleri, öldüklerini iddia ediyorlar. İyi de onları yargılayanlar, bu hukuksuzlukları bizzat yönetenler hâlâ iktidarda. Ya da firarda. Kolaysa onlardan hesap vermelerini talep et!

Düşene vurmak varken, yemez tabii...

Ilıcak ve Mehmet Altan’ın günahı, AKP’ye uzun süre destek vermeleri. İşte bu yüzden en azılı katillere verilmeyen cezalara çarptırılmaları, kimilerinin umrunda değil.

Akıl tutulması her hücreyi sarmış. Başka türlü bu kadar kör olunamaz.

Anlamıyor musunuz? Ahmet Altan, Taraf’ın yayınları veya kötü gazetecilikten yargılanmadı. Altan’ın bir dönemin hesabını vermesini istiyorsanız, ‘darbeye teşebbüs’ suçlamasıyla yargılanması bu amaca hizmet etmeyecek. Aksine, âdil yargılanmaması örnek teşkil edecek. 

Manipülatif yayıncılık, editoryel süzgeçten geçirmemek, yalan haber suç olsaydı herhalde memleketin tüm gazetecilerini hapse atmak gerekirdi! Yayın yoluyla işlenen suçlar için ayrı düzenleme ve kanun var, en fazla bu şekilde yargılanmaları talep edilir.

Keza Nazlı Ilıcak ve Mehmet Altan, AKP’ye destek verdikleri için değil, desteği kestikleri ve eleştirdikleri için ağırlaştırılmış müebbete çarptırıldı.
Ama yok, intikamın en büyüğü illa liberallerden alınacak! Sanki o zaman gerçeklik değişecek, adalet yerini bulacak.

Altanlar ve Ilıcak’a verilen cezalara zil takıp oynamak, AKP savunucularıyla sözde muhalifleri aynı kümede birleştiriyor.
Nedir o küme?

Sırf ötekinin düşüncesini, eylemini, duruşunu desteklemediği için ona ölümüne düşman olan, intikam ateşiyle yanıp tutuşan... Adalete inanayan, kabile devletine, kaba kuvvete teslim olmuş bir topluluk.

En acısı, kendini bile düşünmekten aciz: X kişi şu yazısından, sözünden dolayı böylesine bir cezaya çarptırılabiliyorsa... O zaman ben ne yaparım?

Hasbelkader bir gazeteci-yazarsam, aynısının, farklı bir gerekçeyle de olsa benim de başıma gelmeyeceğini nasıl bilebilirim?

Bu ülkenin bir vatandaşı olarak, yarın öbür gün işim mahkemeye düştüğünde adaletin tecelli etmesini bekleyebilir miyim? 

Nefretle beslenerek, hukuksuzluktan rahatsızlık duymayarak, insanların hücrelere atılmasına “oh olsun” çekerek, çocuklarıma nasıl bir rol modeli teşkil ederim? Nasıl bir gelecek kurmayı hayal edebilirim?

Nefret ettiğim, korktuğum, başa çıkamadığım her başın ezilmesinden zevk duymak, beni nasıl bir insan yapar?

Yöneten kim olursa olsun, ‘bana dokunmadığı sürece her şey mübah’ diyerek, eleştirdiğim zihniyete bizzat destek çıktığımın farkında mıyım?

Bu soruları bile sormayı unutmuş bir topluluk, hukuksuz bir ülkede yaşamayı kabul etmiştir... Kendi kendine en ağır cezayı vermiş,  ağırlaştırılmış müebbetlikten farkı olmadığını bile kavrayamamıştır” dedi.
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design