Anasayfa / Mehmet Ali Birand Konuşmaları / “Bu coğrafyada tek gerçek budur”

03 Mayıs

“Bu coğrafyada tek gerçek budur”

En az 68 gazetecinin özgürlüğünden mahrum girdiği 2021 Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde, Mehmet Ali Birand Konuşması'nı Eren Keskin yaptı

“Eğer resmî ideolojinin kırmızı çizgileri konusunda sizi yönetenlerden farklı düşünüyorsanız ifade özgürlüğünüz ihlâl edilir. Bu coğrafyada tek gerçek budur.”

Bu coğrafyanın en güçlü ifade özgürlüğü savunucularından biri, İnsan Hakları Derneği Eş Genel Başkanı, hukukçu Eren Keskin’in 3 Mayıs 2021 Dünya Basın Özgürlüğü Günü konuşması bu saptamayla başlıyor.

Eren Keskin, Punto 24 Bağımsız Gazetecilik Platformu (P24) olarak 2014’ten bu yana her Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde düzenlediğimiz Mehmet Ali Birand Konuşmaları’nın bu yılki konuşmacısı ve kendisinin bu saptamasına yerden göğe katılıyoruz. 

Pandemi önlemleri nedeniyle, 2021’in Mehmet Ali Birand Konuşması'nı çevrimiçi bir etkinlikle gerçekleştirmek durumunda kaldık. Etkinliğin kaydı YouTube kanalımızda. Eren Keskin’in konuşmasından önce değerli yazar Cemre Birand’ın ve, pandemi koşulları elverseydi bu Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nde bizlere İsveç İstanbul Başkonsolosluğu’nda ev sahipliği yapacak olan, Başkonsolos Peter Ericson’un kısa mesajlarını yayınlıyoruz.
 

Gazetecilikten tutuklu herkesi serbest bırakın!

P24 olarak bir Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nü daha haberleri, yazıları, ifadeleri nedeniyle Türkiye’nin muhtelif cezaevlerinde karşılayan bütün gazetecilere selam gönderiyoruz.

Biliyoruz ki gazetecilik suç değildir. Biliyoruz ki, hukuk galebe çalınca, gazetecilik yaptığı için tutuklanan bütün meslektaşlarımız serbest kalacak ve yargılandıkları davalarda beraat edecekler. O güne kadar hepsi ve her biri için özgürlük talep etmeye devam edeceğiz.

Dünya Basın Özgürlüğü Günü’nü hep birlikte kutlayabileceğimiz günlerin yakın olmasını diliyoruz.


2021 Mehmet Ali Birand Konuşması’nın tam metnini aşağıda sunuyoruz:
 

BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNÜN BEDELİ  / EREN KESKİN

Soğuk ve sert rüzgârların estiği zor bir coğrafyadayız. Savrulmamak için, halkların kendini var etmek ve ayakta durmak için mücadele ettiği, çetin bir iklime sahip bu topraklarda yaşamak için zorluyoruz kendimizi. Evet zor, çünkü yüzyılın ilk ve en büyük suçunun işlendiği ve bu suçun gizlenmesi için oluşturulmuş bir resmî ideolojinin tüm topluma dayatıldığı bir yerdeyiz. Bu nedenle ifade özgürlüğü denince bu topraklarda yerleşik olan resmî ideolojinin kırmızı çizgilerine bakmamız gerekiyor: Ermeni Soykırımı, Kürt meselesi, Kıbrıs sorunu… 

Aslında ifade özgürlüğü, esas olarak bu alanda ortaya çıkıyor.

Eğer resmî ideolojinin kırmızı çizgileri konusunda sizi yönetenlerden farklı düşünüyorsanız ifade özgürlüğünüz ihlâl edilir. Bu coğrafyada tek gerçek budur. Benim ifade özgürlüğü ile imtihanım küçük yaşlarımda başladı. 13 yaşındayken babamın akrabalarıyla Kilyos’a denize gitmiştik.  Denizde açılırken, babamın kuzeni bana şöyle dedi ; “Sen çok akıllı bir kızsın. Şunu hiç unutma ki biz Kürdüz. Yaşamın boyunca bunu hep hatırla.” O zaman çok şaşırmıştım. Çünkü Kürt olmanın ne olduğunu bilmiyordum. 

16 yaşıma kadar bu sorunun cevabını zaman zaman düşündüm. “Kürt olmak nasıl bir şey? Biz farklı mıyız?” diye sorup durdum kendime. Ta ki 16 yaşıma gelip, solcu olduğumda ne olduğunu anlamaya başladım. Gittiğimiz mitinglerde, sürekli “Kurdara Azadi (Kürtlere Özgürlük)” sloganı atılıyordu ve bütün solcular bu sloganları atıyordu. O zaman çok mutlu olmuş ve “Demek ki Kürt olmak iyi bir şey” demiştim. Aslında 13 yaşında öğrendiğim gerçek, belki de mücadelemin temelini oluşturdu. Çünkü bu coğrafyanın en yakıcı sorunlarından biri de Kürt sorunu olduğunu zaman içinde çok iyi anladım. 

Benim ifade özgürlüğü ile ilgili ikinci imtihanım da sanıyorum ki 10’lu yaşlarımdayken babamın ikizi olan amcamın Ermeni olan bir kadınla evlenecek olmasıyla gerçekleşti. Dedem hukuk fakültesi mezunu, valilik yapmış ve çevresinde demokrat olarak bilinen biriydi. Amcamın, Ermeni biriyle evlenecek olması ailede bir sorun oldu. Özellikle de dedem açısından. Dedem amcama, Josephine Yengem ile evlenebilmesi için iki şart koydu. Birincisi Josephine isminin Hülya olarak değiştirilmesi ikincisi ise Müslüman olmasıydı.  

Bu duruma çok şaşırmıştım, bir insanı isminin yasaklanmasını istemek akıl alır gibi değildi. Anneme, “Biz Josephine Yengeme Hülya Yenge mi diyeceğiz” diye sormuştum.  Annemin verdiği cevap insan hakları savunucusu kimliğimin oluşmasında etkili olmuştur. Annem şunu söylemişti; “ Dedenizin yaptığı çok büyük bir ayıp. O sizin Josephine Yengeniz. Ona her zaman Josephine diyeceksiniz.” 

Daha sonra Ermeni Soykırımı ile ilgili kitaplar okumaya başladığımda yengeme “Sizin aileniz de çok zarar gördü mü?” diye sordum.  Yengem ise ailesinin zarar gördüğünü ama bu konunun tehlikeli olduğu için konuşmamak gerektiğini söylemişti. İşte artık Kürt olmanın, Ermeni Soykırımını konuşmanın yasak olduğunu öğrenmiştim.  Hem de bu öğrenmeyi bir takım siyasi olaylar sonucu değil ailemizde yaşadığımız bir takım gelişmelerle öğrendim. 

Ki sonralarında Kürt meselesi ve 1915 Soykırımı hakkında yazdıklarım ve söylediklerim hep yargılanmama neden oldu. 

Üniversite yıllarında Türkiye Sol Hareketini de sorgulamaya başlamıştım. Çünkü benim öğrendiğim gerçekler solun çok gündeminde değildi ve bu durum benim kafamı karıştırıyordu. Soldaki kadın- erkek ilişkilerinin dışarıdaki ilişkilere benzerliğini sorgulamaya başladım. Bu nedenle kafam karışıktı. Başka bir mücadele biçimini düşünüyordum ama bunun ne olduğunu bulamıyordum. 1980 darbesi konuşulması gereken konuların üzerinden bir buldozer gibi geçmişti. Militarizm bir kez daha bu coğrafyanın gerçek egemeni olduğunu göstermişti.

1980 militarist darbesinin ardından kurulan ilk sivil toplum örgütü İnsan Hakları Derneği’ydi. İHD’nin kurucuları aydınlar, yazarlar ve çocukları cezaevinde olan aileler özellikle kadınlardı. Bende 1986 yılında kurulan İHD’ye 1989 yılında üye oldum. Üye olduğum tarihte dernekte özellikle Kürt sorunu konusunda iki farklı görüş vardı. Bir görüş Kürt meselesinin çok öne çıkarılmasını istemiyordu, bu sorunun öne çıkarılması durumunda derneğin zarar göreceğini söylüyordu diğer görüş ise Kürt meselesinin temel sorun olduğuydu. Biz İstanbul Şube’de 1990 yılında Kürt meselesinin temel bir mesele olduğunu vurgulayarak, ayrı bir liste ile yarışa girdik ve İstanbul Şube Yönetimini bizim benimsediğimiz anlayış kazandı. Yine 1990 yılında İHD Genel  Merkez Kongresi’nin günü gelmişti. Hepimiz genel kurula katılma heyecanıyla Ankara’ya gittik. Genel Kurul sürerken, çok sevdiğim Vedat Aydın kürsüye çıktı. O tarihlerde yapılması mümkün olmayan, büyük bir cesaret örneği göstererek Kürtçe konuşmaya başladı. O sırada kongre salonu ikiye ayrıldı. Bir kısım bize, “Bitirdiniz derneği kapattıracaksınız derneği” diye bağırırken, biz büyük bir heyecanla sloganlar eşliğinde Vedat Aydın’ı alkışlıyorduk. 

Divanda oturanlar divanı terk etti. Herkes çok korkmuştu. Sadece bir kadın üye Hediye Felekoğlu, “Buyurun Vedat Aydın konuşmanıza devam edin” dedi. Ve Vedat Aydın Kürtçe konuşmaya devam etti. O sırada Ahmet Zeki Okçuoğlu, konuşmayı Türkçeye çevirmek için sahneye çıktı. Ve tam bunlar olurken, salon polis tarafından sarılmıştı. O tarihlerde Kürtçeyi yasaklayan bir yasa biliniyordu ve bu yasa gerekçe gösterilerek, her ikisi de tutuklandı. 

Vedat Aydın ilk duruşmada da Kürtçe konuşmasına devam etti, mücadelesinden ödün vermiyordu. Ahmet Zeki Okçuoğlu da kendisine Kürtçe savunma hakkı verilmediği sürece savunma yapmayacağını söylemişti. Ancak tepkiler de büyüktü. Bu konu uluslararası düzeyde konuşulmaya başlanmıştı. Ve mahkeme her ikisini de ilk duruşmada tahliye etmek zorunda kaldı. Ardından da Kürtçeyi yasaklayan yasa olarak bilinen yasa kaldırıldı.
 

Duydunuz mu Mehmet Ali Birand da ‘Kürt’ demiş…

O tarihlerde sanıyorum ki Milliyet gazetesiydi; Mehmet Ali Birand bir yazı yazmıştı. Yazısında Kürt kavramını kullanmıştı. Hepimizin birbirini arayıp “Duydunuz mu Mehmet Ali Birand da Kürt demiş” dediğim günü çok iyi hatırlıyorum. Vedat Ağabey tahliye oldu, Kürtçeyi yasaklayan yasa kaldırıldı ama Vedat Aydın’ın ifade özgürlüğü ihlalleri maalesef ki bitmeyecek bu bir yaşam hakkı ihlaline dönüşecekti. Vedat Ağabey 1991 yılının Temmuz ayında evinin önünde özel timler tarafından götürülerek gözaltına alındı. Bu yaşanan olay ailesinin gözleri önünde oldu. Ve olaydan dört gün sonra Vedat Ağabeyin işkence ile öldürülmüş cansız bedenine ulaşıldı.

Vedat Aydın’ı öldüren zihniyet bununla da yetinmedi ve cenazesinde de 11 insan katledildi.  O zaman anlamıştık başka bir süreç başlıyordu. Çok büyük fizikî saldırıların olacağı insanların katledileceği bir süreç başlayacaktı. Ve başladı da. İnsanlar gözaltında katlediliyor, kaybediliyor, tutuklanıyor, köyler yakılıyordu. Korkunç bir süreçti. İnsan hakları savunucuları olarak çok yalnızdık. Geleceğe bir not bırakmak için her olayı takip edip raporlamaya çalışıyorduk. 

Böylesi karanlık günlerde bir gazete yayınlanmaya başladı. Gazetenin adı Özgür Gündem’di.  Bu gazete Türkiye’de hiçbir gazetenin yazmadığı gerçekleri yazmaya başlamıştı. Ben de bu gazetenin yayınlamasının en başından beri avukatı olarak yer aldım. Özgür Gündem gazetesi büyük baskılar altında yayın faaliyetine devam etti. Birçok yazarı öldürüldü.  Her şeyden önce 72 yaşındaki sevgili Musa Anter, bu gazetede yazdığı için öldürüldü. 11 yaşındaki gazete dağıtımcısı bile öldürüldü. 

Ve 1994 yılında gazete bombalandı. Bombalama sırasında gazete çalışanı Ersin Yıldız yaşamını yitirdi. Gazetecilerin öldürülmesi devam ederken, artık gazete binaları da yok edilmek isteniyordu. Şimdi düşününce, o süreçleri nasıl yaşamışız bilmiyorum. İfade özgürlükleri değil yaşam hakkı ihlal edilen birçok yakınımızın, arkadaşımızın otopsilerine katılmak zorunda kaldığımız bir süreçti. Gerçekten çok zordu ama her olay bizi biraz daha güçlendiriyordu. 

Özgür Gündem’in bombalanması büyük bir kırılma da yarattı. İnsanlar “Bu kadar da olmaz” diye isyan ediyordu. Bombalanmanın ardından Ahmet Altan, Orhan Pamuk, Lale Mansur, Zuhal Olcay ve birçok sanatçı, yazar aydın gazeteye sahip çıktı. 

Benim de ifade özgürlüğümün ihlali sonrasında cezaevi sürecimin başlaması o döneme denk geldi. Belçika Parlamentosu’nda Kürt meselesi ile ilgili bir toplantıya davet edilmiştim. Toplantıya gidişim engellendi ben de konuşma metnimi parlamentoya gönderdim. Konuşma metnimin başında “Dünyanın Kürt halkına borcu var” yazıyordu. Ben bu konuşma metnimin Özgür Gündem’de yayınlanmasını kabul ettim. Yayınlanmasının ardından hakkımda bölücülük suçunu içeren Terörle Mücadele Yasası’nın 8’inci maddesinden hakkımda soruşturma başlatıldı. 

 

İttihatçı ideoloji sanki genlerimize işlemişti

Soruşturma sonrasında dava açıldı, yargılandım, ceza aldım. Cezamı Yargıtay onayladıktan sonra 1995 yılının Haziran ayında Bayrampaşa Cezaevi’ne girdim.  Cezaevi sürecinin bana şöyle bir yararı oldu; kendilerini muhalif olarak tanımlayanların devlete ne kadar benzediğini gördüm. Bizim en büyük sorunumuzun egemenimize benzemek olduğunu belki de cezaevinde keşfettim. Gerçekten de egemenimize benziyorduk, ittihatçı ideoloji ne kadar muhalif olduğumuzu söylersek söyleyelim sanki genlerimize işlemişti. Bugün bile aynı şeyleri düşünüyorum. Yüzyılın suçu 1915 Soykırımı hâlâ Türkiye Solunun gündeminde değil. Bu aslında çok büyük bir ayıp ve soru işareti değil mi?

Cezaevinde altı ay kaldım. Yukarıda da belirttiğim gibi o zaman Terörle Mücadele Yasası’nın 8’inci maddesi diye bir madde vardı. Bu bölücülük suçunu kapsıyordu, benim de ceza almamın gerekçesi Kürdistan kavramını kullanmaktı. Böylece bölücülük yaptığım düşünülmüştü. O tarihlerde Avrupa Birliği 8’inci maddeyi tartışmaya açmıştı ve gündem olmuştu. Ben cezaevinde 6’ıncı ayımda bu madde de bir değişiklik yapıldı ve bizler tahliye olduk. 

Ben hiçbir yere gitmemek gerektiğini o zaman anladım. Ancak içeride vereceğimiz mücadeleyle, birilerinin bedel ödemesiyle tüm dünyanın konuşmasına neden oluyor. O nedenle benim açımdan 1995 yılı mücadelenin de başarıya ulaştığı bir yıl oldu. Kürdistan kavramı, benim açımdan ifade özgürlüğü ile imtihanımda simge bir kavram oldu. Çünkü Kürdistan kavramını kullandığım için cezaevine girdim ve yine bu kavramı kullandığım için 2004 yılında 1 yıl meslekten yasaklandım. 

O tarihler gözaltında kayıplar mücadelesinin başladığı tarihlerdi. 1995 yılında cezaevine girmeden önce gözaltında kayıp yakınları İHD’de toplanmaya ve konuşmaya başlamıştı. Bizler de bu çalışmanın içindeydik. Bu çalışmaların sonucunda coğrafyanın en meşhur sivil itaatsizlik eylemi doğdu; Cumartesi Anneleri. Aradan geçen zaman içinde Türkiye’de iktidar değişikliği oldu. Ve AKP iktidara geldi. AKP iktidara geldiği dönemlerde gerçek devlet olamadığından farkındaydı. Avrupa Birlikçi bir siyaset izlemeye başlamıştı, hattâ 1990’lar olarak tanımladığımız o karanlık süreci “Beyaz Toroslar dönemi” olarak adlandırıyorlar ve bu dönemin sona ereceğini söylüyorlardı.

AKP iktidardayken, AKP’ye kapatma davası açıldı. Aslında bu AKP’nin ifade özgürlüğünün de ihlaliydi ve biz insan hakları savunucuları olarak sonuna kadar buna karşı çıktık.  O ifade özgürlüğünden, Avrupa Birliği siyasetinden söz eden AKP hepimizin bildiği gibi egemenine dönüştü. Egemeniyle büyük bir uzlaşmaya gitti ve 90’lardaki devlet aklının aynısını bugün uygulamaya devam etmekte. AKP kısa bir dönem içinde aslında bütün bir coğrafya umut veren uygulamayı da yaşattı. Bu ‘barış süreci’ adı verilen süreçti. Yaşamadığımız bir süreci yaşadık bu süreçte. Özellikle Kürdistan coğrafyasında yaşayan herkes savaşsız da bir dünya olabileceğine, savaş olmayan bir coğrafyada yaşanabileceğine inanmıştı. Ve o zamanlar insanların yüzlerinde ifadenin bile değiştiğini hatırlıyorum. 

 

Barış sürecindeki huzuru hiçbir dönem yaşamadım

Demek ki olabiliyormuş, demek ki barışılabiliyormuş, geçmişle yüzleşebiliniyormuş dedik. Hepimiz bir süreç içinde buna inandık. Ben kendi yaşadığım zaman zarfında barış sürecinde yaşadığım mutluluğu ve huzuru hiçbir dönem yaşamadım. Ancak devletin içindeki iktidar odaklarının kavgaya tutuşmaları yeni iktidar ortaklıklarının kuruluşuyla birlikte devlet bize bir şeyi bir kez daha hatırlattı: 

“Sadece ben karar veririm. Kimse bana sahip olamaz.” 

Bunu bir kez daha anladık ve barış süreci bitti.

Bu sürecin bitişi ve özellikle 15 Temmuz darbesinin ardından yeniden ve çok net bir şekilde 90’ların devlet aklının hâkimiyeti bir kez daha kendini gösterdi. 90’lı yıllarının önemli aktörlerinin AKP’nin yanında sıraya dizildiğini gördük. Örneğin, Mehmet Ağar: Ağar 90’lı yılların en söz sahibi aktörlerinden biriydi. Hiç unutmayalım ki Mehmet Ağar yine AKP döneminde, çete suçlamasıyla yargılandı ve cezaevine girdi. Ama aynı iktidar, bugün iktidar ortağı olarak Mehmet Ağar’ı kabul ediyorsa ortada bir mesele var demektir. Ortada olan mesele de tam anlamıyla 1915’ten beri devam eden, 90’larda en ağır şekilde yüzünü gösteren karanlık akıl hâlâ iktidardaydı. 

2013 yılında, Özgür Gündem gazetesi bir kez daha Özgür Gündem adıyla yayın yapmaya karar verdi. Çünkü daha önce Özgür Gündem baskılar nedeniyle sürekli kapatıldığı için sürekli isim değiştirerek yayın faaliyetine devam etmişti. Yeniden Özgür Gündem adıyla yayınlamaya başlayacaklarını ve benim de aktif olarak yapmasam da dayanışma amacıyla adımı Genel Yayın Yönetmeni künyesine yazdırmamı teklif ettiler.  Ben bunu bir borç olarak kabul ettim. Çünkü Musa Anter ve tüm öldürülmüş gazetecilere bir borcumuz olduğunu düşünüyordum. Tabi ki ben avukatlık görevini yapıyordum, aktif bir gazetecilik yapamazdım ama adımın o gazetede Genel Yayın Yönetmeni olarak yazılmasını kabul ettim. 

Genel Yayın Yönetmenliğini kabul ettikten sonra barış süreci bitene kadar gazeteye hiçbir dava açılmadı. Ama sürecin bitmesinin ardından gazetenin yayın politikasının değişmemesine rağmen bombardıman gibi davalar açılmaya başladı. 

2016 yılında Genel Yayın Yönetmenliği görevini bıraktım. Benim ardımdan nöbetçi Genel Yayın Yönetmeni kampanyası başladı. 2016 yılının Ağustos ayıydı. Ben o gün Diyarbakır’daydım ve ikâmet yerim olan annemin evine bir baskın yapıldı. Kar maskeli yüzlerce polis, tüm mahalleyi sardılar, apartmanların damlarına çıktılar ve beni arıyorlardı. Daha sonra ifade vermeye gittiğimde haftada bir imza adli kontrollü şartıyla ve yurtdışı çıkış yasağıyla serbest bırakıldım. Ama hakkımdaki davalar devam etti.

Hakkımda 143 dava açıldı. Bu davalar, örgüt propagandası, Cumhurbaşkanı’na hakaret, halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmek, 301’inci madde gibi maddeler nedeniyle açıldı.  Ayrıca bir de Özgür Gündem ana davası adıyla bildiğimiz dava açıldı. Özgür Gündem ana davası adı verilen dava yargılamasının sonucunda biz 4 kişi örgüt üyesi olarak cezalandırıldık. Ben 30 yıldır insan hakları hareketi içindeyim. Hakkımda birçok dava açıldı, cezaevine girdim ama hiçbir zaman silahlı örgüt üyesi olarak ceza almamıştım. 

Silahlı siyaseti değil, sivil siyaseti bile reddetmiş biriyim. Her zaman insan hakları savunucusu olarak kalmak istedim ve bunu yaptım. Polislerin silahı dışında ömrümde tek bir silahı görmüş ya da elime almış değilim. Ama bugün, bu iktidarın hukuk anlayışı beni silahlı örgüt üyesi yaptı. Savcı mütalaasında benim örgütün kalem silahşoru olduğumu söylemiş. Bu, 90’lı yıllarda bile yapılmış bir tanımlama bile değildi. Akıl almaz bir tanımlama. Mahkeme ise gerekçeli kararında, insan hakları mücadelesini zararlı bir mücadele olarak tanımladı ve milli ve yerli bir insan hakları mücadelesi olması gerektiğini söyledi. 

Gerçekten yaşadığımız süreci ‘korkunç’ olarak tanımlıyorum. 30 yıldır insan hakları mücadelesi içindeyim. Kendimi bu kadar öngörüsüz ve korunaksız hissettiğim bir dönem olmadı. Gerçekten hukukun tek bir merkeze bağlı olduğu, yargıçların savcıların bu kadar korktukları bir süreç hatırlamıyorum. 

90’ların devlet aklı iktidarda bir şey değişmedi. 90’lardaki yöntemler farklıydı. 90’larda daha çok fizikî saldırılar oluyor, insanlar öldürülüyor, gözaltında kaybediliyorlardı. Ama şimdi de ifade özgürlüğü üzerinde çok büyük baskılar var. İfade özgürlüğü konusunda 90’ların, daha özgür bir süreç olduğunu kabul etmek gerekiyor. Çünkü 90’larda hakkımızda soruşturma ve dava açılsa bile Yargıtay tarafından ceza onaylanana kadar kimse tutuklanmıyordu. Ama bugün daha ifade vermeye gittiğinizde, hemen hakkında tutuklama kararı çıkıyor.

 

Avrupa Birliği’ni de eleştirmek istiyorum

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, altına imza altığı hiçbir uluslararası sözleşmeye uygun davranmıyor. Bütün sözleşmeleri ihlal ediyor. Burada Avrupa Birliği’ne de bir eleştiri getirmek istiyorum. Çünkü tüm sözleşmeler Türkiye tarafından tek başına imzalanmıyor, birçok AB ülkesinin bu sözleşmelerde imzası var. Ve bütün uluslararası sözleşmelerin, denetim mekanizmaları var. Maalesef ki ihlal ettiği sözleşmelerle ilgili olarak Türkiye’ye karşı denetim mekanizmaları devreye konulmuyor. Bu da Türkiye’nin bu kadar rahat davranmasına neden oluyor. 

Son olarak; ifade özgürlüğümle ilgili son durumu yeniden ve sonsuza dek tekrarlamak istiyorum. Şu an yazmadığım yazılar nedeniyle, sadece gazetede adımın yazılması nedeniyle toplam 26 yıl 9 ay hapis cezası sahibiyim. Aynı zamanda hakkımda verilen 458 bin para cezası var. Bunların bir kısmı kesinleşmiş durumda, uluslararası dayanışmayla bunları ödemek durumunda kaldım. Devam eden davalar var. Yani öyle görünüyor ki, cezaevine girmem durumunda ömrümü orada tamamlayacağım.

Mevcut duruma rağmen “Buradayım ve hiçbir yere gitmiyorum” diyorum. Çünkü burada kalarak rahatsız etmeye devam etmek istiyorum. 

Hiçbir yere gitmiyorum. Tıpkı İsmail Beşikçi’nin gitmediği gibi, Musa Anter’in gitmediği gibi, Ferhat Tepe’nin gitmediği gibi, Ahmet Altan’ın gitmediği gibi, Osman Kavala’nın gitmediği gibi… Burada kalarak mücadeleme devam etmek istiyorum.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design