Anasayfa / Nasıl yapmalı / Bir 'Demokrasi Emekçisi' olarak gazeteci

12 Mart

Bir 'Demokrasi Emekçisi' olarak gazeteci

P24'ün Ekonomi Gazeteciliği atölyesine katılan Serhatcan Yurdam'ın ödüllü yazısını yayınlıyoruz.


İlkler zordur ya hani. P24'ün ilk semineri ekonomi gazeteciliği olunca ve bunu organize etmek benim sorumluluğuma verilince açıkçası tedirgin oldum. Özellikle seminer nasıl geçer, öğrencilerle mesleğin profesyonelleri nasıl bir ortak dil yakalarlar konusu kafamı meşgul ediyordu. 
Seminerin öncesinde... 
Türkiye'de ekonomi basınının duayenlerinden Osman Ulagay, yazıları en fazla referans alınan ekonomi yazarı Uğur Gürses ve Bloomberg'den Benjamin Harvey Bahçeşehir'de öğrencilerle buluşma fikrine sıcak yaklaştılar. Hatta birer de sunum hazırladılar. 
Seminer günü...
Hem bu isimler hem P24'ün kurucu başkanı Hasan Cemal içine yaşanmışlıkların da katıldığı öyle içerikli-renkli sunumlar yaptılar ki...
Toplam 3.5 saat süren seminer oldukça hızlı geçti. 
Ama beni en çok umutlandıran Bahçeşehir Üniversitesi'nden yeni medya bölümünden öğrencilerin aktif katılımı oldu. Hem sordukları sorular hem güncel konuları çok yakından izliyor olmaları mesleğin geleceği adına umut vericiydi. Telefonlarla yönlendirilen gazetelerin- gazetecilerin ortaya saçıldığı dönemde gazeteciliği 'demokrasi emekçisi' olarak tarif eden genç meslektaş adaylarının varlığı umut verdi. Hem seminer boyunca hem seminerden sonra yazmalarını istediğimiz ödevlerinde heyecanlarını, birikimlerini, isteklerini bizlere yansıtan Bahçeşehir Üniversitesi öğrencilerine teşekkür ederiz. Birbirinden iddialı ödevlerin içinden Serhatcan Yurdam'ın yazısı, seminere katılanların oybirliğiyle birinci seçildi. Kendisini tebrik ediyor ve yazısına attığı başlığı kendi yazımın da başlığı yaparak mesleğe önemli katkı yapacağı umudumu buradan kayda geçirmek istiyorum. 

                                                                                                                                                 Murat Sabuncu





Bir 'Demokrasi Emekçisi' olarak gazeteci

Serhatcan Yurdam


Gazetecilik mesleğinin icrası, diğer meslekler gibi yalnızca "kişinin yaşamını idame ettirmek/para
kazanmak için çalışması" şeklinde değerlendirilemez. Gazeteciler, bu tür mesleklerden birini icra
etmediklerinin bilincindedir. En azından bunun bilincinde olmaları beklenir. Bir gazeteci adayı olarak ben,
mesleğe dair adımlarımı hem özgüvenle hem ürkerek; ama en temelde bu bilinçle atıyorum.
Ürkmeme sebep olan gelişmelere her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. Son günlerde ortaya çıkan,
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da inkar etmediği [1] bazı ses kayıtları siyasal iktidarın gazetecilere;
habere nasıl doğrudan 'müdahale' ettiğini gösteriyor. Bu müdahalenin literatürdeki karşılığı ise elbette ki
"sansür"dür.
Sansür, özgün bir iletimin tamamını ya da bir bölümünü bloke etmeyi, düzenlemeyi ve manipülasyonunu
içeren uygulamarın tümüdür. [2] Gazeteciler de bu anti­demokratik müdahaleye sıkça maruz kalırlar.
Patronlarından ya da siyasal iktidarın çeşitli kademelerinden yapılan müdahaleler... Tam bu noktada
devreye etik ilkeler girer. Baskı ve sansür girişimiyle karşı karşıya kalan gazeteci, ya etik ilkelere bağlı
kalacak, ya da baskıya boyun eğecektir. Bu 'kişisel' karar, aslında kişisel olmaktan çok toplumsaldır.
Çünkü gazetecilik, uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınmış olan "ifade özgürlüğü" hakkının
kullanılmasında hayati bir öneme sahiptir. Bu açıdan, gazeteciler demokratik bir ülkede patronlarından ve
iktidarlardan önce yurttaşlara karşı sorumludurlar. Yurttaşların haber alma hakkını engelleyecek herhangi
bir hamlenin parçası ya da yürütücüsü olmak gazetecilik etiğini hiçe saymak, demokrasinin kuyusunu
kazmaktır. Dikkat çekici bir diğer nokta ise, baskıya ne kadar boyun eğilirse, bir daha ki sefere baskının
boyutu o kadar artacaktır. Bu da gazeteciliğin günden güne işlevsiz kılınmasını beraberinde getirecektir.
O işlev ki, kimi yaklaşımlara göre demokrasinin olmazsa olmazı 'kuvvetler ayrılığı' ilkesine bir bileşen
olarak eklenecek denli önemlidir. Kimi medya kuramcıları medyayı "dördüncü kuvvet" olarak tanımlar.
Bu anlamıyla medya, hem enformasyon akışını sağlayarak hem kamusal bir tartışma ortamı sağlayarak
iktidarın/devletin/hükümetin denetlenmesine olanak sağlar. [3]
Medya ne denli özgürse, demokrasi de o denli kuvvetli olacaktır. Medyanın özgür olmadığı durumda ise
demokrasiden bahsedilemez. O halde gazeteciler, evlerine ekmek götürme derdinden çok, "demokrasi
emekçisi" olma peşindedirler. Benim nazarımda gazetecilik tam da budur. Bunun yükünü taşımak
çoğuzaman ağır olsa da, gazeteciler kendilerinden çok topluma karşı sorumludurlar. Bugün unutulmaya yüz
tutan, fakat kanımca gazetecilik denilince ilk anılması gereken "sosyal sorumluluk" kuramı da bunu söyler:
"Medya, toplumun çeşitliliğini yansıtan ve bunların görüşlerine yer veren, çoğulcu bir yapıyı, bir
bütün olarak aktarmanın temel görevi olduğunu benimsemeli ve bunları yerine getirmelidir. Bilgi
ve haber aktarımında gerçeklik, doğruluk, kesinlik, nesnellik ve dengelilik ilkelerini göz ardı
etmemeli ve bunları sağlayacak mesleki standartları geliştirmelidir." [4]
Bahsedilen mesleki standartlar gelişeli on yıllar oldu. Bugünün problemi standart oluşturmak değil;
standartları uygulamak, uygulanabilir medya ortamları yaratmaktır. Bunun için de en başta gazetecilerin
özgür  iradeleri gerekir.
Ben bir gazeteci olsaydım, yaptığım bir haberi yayınlarken siyasal iktidardan, bağlı olduğum kurumun
sahibi ya da yöneticilerinden, haberi yapmamam konusunda 'uyarılsaydım' ­ki bunun adı sansürdür­, bu
baskıya boyun eğmez, gerekeni yapardım. Gerekense, haberi olduğu gibi; eğip bükmeden, korkusuzca
yayınlamaktır. Aksi durumda boyun eğdiğim her sansür, bir sonrakini çağıracak ve ben meslek ilkelerime
ihanet ettikçe kendime olan saygımı yitirirken demokrasinin de kuyusunu kazmış olacağım. Gazeteciyi
'demokrasi emekçisi' olarak tanımlarken, bu çeşit bir etkinliğin parçası olmayı asla kabul edemem.
Yukarıdaki satırlar, mesleğe henüz başlamamış bir gazeteci adayının heyecanlı ve 'gerçekten uzak'
düşünceleri olarak algılanabilir. Bu bir yanıyla doğrudur da. Evet, heyecanlıyım. Gazetecinin, o ilk
acemilik dönemlerinde duyulan heyecanı bir yanıyla hep duyduğu sürece başarıya ulaşacağına
inanıyorum. Başarıdan kastım elbette kazanılan paralar, çıkılan kariyer basamakları değil; toplum için bir
taşı bir milim de olsa yerinden oynatmaktır. Gazeteci 'birilerini' rahatsız etmiyorsa, yaptığı işin pek bir
anlam ifade etmediğini düşünürüm. O anlamıyla gazeteci, Sokrates'in kendisini benzettiği at sineğine
benzer. Sokrates meşhur savunmasında şöyle demişti:
"Ben Tanrı tarafından bu devlete gönderilmiş bir at sineğiyim. Ve bu devlet, koca cüssesi
nedeniyle yavaş hareket edebilen ve canlanması gereken bir attır. Ben de Tanrı’nın bu devlete
musallat ettiği bir at sineği gibi bütün gün boyunca her yerde sizi uyandırıyorum,
hareketlendiriyorum, azarlıyorum ve ikna ediyorum." [5]
Gazeteci ise tanrı tarafından değilse de, demokratik toplum tarafından 'gönderilmiştir'. Yine Sokrates'in
"Sorgulanmayan yaşam, yaşamaya değmez” deyişi gibi; sorgulatmayan haber, yazılmaya değmez.
'Gerçekten uzak' olmaya gelince... Evet, yukarıda da değindiğim gibi çalışma koşulları ve iktidar
baskısının çok çetin olduğu bir meslekten bahsediyoruz. Bunu inkar etmek mümkün değil ancak her
zaman alternatif yollar bulunabileceğini kanısındayım. Bu alternatif arayışı ne kadar kıymetli ise, o kadar
da zordur elbet.Türkiye basın tarihine bakıldığında haksızca işten atılmalardan faili meçhul cinayetlere 
kadar çok ciddi zorluklar ilk bakışta göze çarpar. Mesela sansür hep vardı! Osmanlı'da İkinci
Abdülhamit'ten bugüne dek [6] gazeteciler sansür girişimlerine sıkça maruz kaldılar. Kimi boyun 
eğerken, kimi de sansürü
reddetti. Bu uğurda kimileri kazanılmış haklarını kaybetti, kimileri işinden edildi. Ancak kişisel ikballerini
kamu yararının önüne koymayarak ne kadar onurlu olduklarını gösterdiler. Doğru olan oydu.
Aslında soru basit: Tarih yazılırken, Başbakan'ın basın danışmanlığına soyunanlar, Genelkurmay
Başkanı'nın parmak sallayışıyla hizaya gelenler, patronuna ihale kovalayanlarla aynı sayfada yer almak
mı; hakikatin peşinde koşan ve bu uğurda işinden edilen, tehditler alan ve dahi öldürülen gazetecilerle
anılmak mı? Tabii ki ikinci şıkkı tercih ederim. Türkiye basınında bu ikinci şıkkın özneleri mesleğe dair
umudun her zaman saklı kaldığı/kalacağının işaretedir.

Yeni bir evre: Zincirleri kıran internet
İçinde bulunduğumuz dönem habercilik adına çok ciddi değişim ve gelişmelerin yaşandığı bir dönem.
Baskı ve sansüre karşı görünen o ki, sığınılacak limanların en başında internet ve onun sunduğu yayıncılık
imkanları geliyor. Gerek dünyada, gerek Türkiye'de bunun çeşitli örneklerini gördük. Artık neredeyse
hiçbir sır saklı kalmıyor. Bir 'sızıntı gazeteciliği' örneği olarak Wikileaks, bize internetin bilgiye erişim için
ne denli önemli olduğunu gösterdi ve bitmek bilmeyen tartışmaların da kapılarını araladı. Devletlerin en
kirli çamaşırlarını ifşa eden böyle bir yapı adından bu kadar söz ettirirken bir gazeteci olarak elime geçen
bir bilgiyi saklı tutmayı asla içime sindiremezdim.
İnternetle birlikte görüldü ki, sansürü delmek için bir başka cephe daha var: Medya profesyonelleri
dışında, yurttaşların yarattığı içerik, yani yurttaş gazeteciliği... Yurttaş gazeteciliği sosyal medya
ortamlarında, bloglarda gazetecilik yapılabileceğini gösterdi. Bunu deneyimlemiş biri olarak bilgiye erişim
hakkının sigortalarından birinin de yurttaş gazeteciliği olduğunu düşünüyorum. Kurduğum
yurttasgazeteci.com  isimli blogda yazdığım kimi haberler internet sayesinde New York Times'ın web
sitesinde linkle ya da doğrudan yayınlanan fotoğrafla paylaşılabildi. Bir 'blogger' olarak The Guardian'ın
web sitesindeki bir haber için demeç verdim ve bu demeç hem o sitede hem oradan alıntılanarak başka
yerlerde yayınlandı. Örneğin, devlet televizyonu Taksim'de savaş karşıtı bir eylem gerçekleştiğini haber
vermezken, benim çektiğim ve derlediğim fotoğraflar dünyanın öbür ucunda ve başka bir dilde
yayınlanabildi.  Bu da internetin sunduğu imkanları gözler önüne seriyor. Türkiye'de öne çıkan 140
Journos ve Ötekilerin Postası gibi yurttaş gazeteciliği mecraları bilgiye erişimin kısıtlanmasında etkisiz
kalınabildiğini gösteren platformlar oldu.
Elbette internet yalnızca 'sızıntı gazeteciliği' ve yurttaş gazeteciliğine imkan tanımıyor. Bunun yanı sıra
düşük bütçelerle de olsa önemli yayınların hayat bulmasına olanak veriyor. Bunun bir ucunda bağımsız
haber siteleri var. Türkiye'ye baktığımızda t24.com.tr, bianet.org, sendika.org, vagus.tv gibi yayın
mecraları sansüre karşı alternatif oluşturulabileceğini gösterdi. Özelikle t24, bu alanda öne çıkmayı
başardı. Yazısı sansürlenen, işinden edilen gazeteciler t24'te yazdı; yazıları yayınlandı. Böylelikle bir
haber sitesi konvansiyonel medyada sansürlenen bir yazının erişime açılabileceğini gösterdi. Bu anlamlı
bir meydan okumaydı. Aynı haber sitesiyle ilgili başka önemli bir olay da; Türkiye'de konvansiyonel
basınla özdeşleşmiş güçlü bir ismin, Hasan Cemal'in baskı ve sansürle işinden edildikten sonra burada
yazmaya başlamasıydı. Kanımca bu durum Türkiye'de sansür ­ medya ­ internet üçgeni bağlamında
simgesel bir olay oldu. Öyle ki, Türkiye'de basın büyük baskılar altındayken Hasan Cemal t24'le
hakkında "Bizler T24’te bağımsızlığı yakaladık. T24 bizim sığındığımız bir yer" sözlerini sarf
edebildi.
Gazetecilik, görüldüğü üzere yalnızca baskı ve sansürün doğrudan etkili olduğu ana­akım ve
konvansiyonel medya ortamlarında icra edilmiyor. Alternatif ortamlar da var ve onlardan bahsetmişken
daha geleneksel yayınlardan son dönemde öne çıkan ArtıBir TV'den de bahsedilebilir. ArtıBir TV, baskı
ve sansür mağduru gazetecilerin habercilik imkanı bulduğu bir platform oldu. Bunun yanında yıllardır
alternatif yayınlarla sansürü delen BirGün, Evrensel ve Özgür Gündem gibi gazeteleri de unutmamak
gerek. Hatta Taraf Gazetesi'nin askeri vesayete savaş açtığı ilk yılları da, mevcut medya sistemi içinde
gazeteyi başlıca bir alternatif kılmıştı.
Yukarıda verdiğim örnek mecralar ve yayıncılık biçimleri, "haberi baskıya rağmen yaparım; sansüre izin
vermem" şeklindeki yaklaşımımın altını dolduruyor. Baskı ve sansürün aşılabildiği, bunun da ancak
alternatifleri güçlendirmek ve yeni yollar üretme çabasında olmaktan geçtiği aşikar. Ne yazık ki
gazetecilerin üstüne düşen artık yalnızca haber üzerine düşünmek değil. Bir yandan da baskılara karşı
durabilmek için alternatif yollar aramak. Bu arayışın başında internetin potansiyellerini dikkate almak
gerek. Gazetecilerin örgütlü mücadele ederek, cesur davranarak bu zorlukları aşma iradesi
gösterebilecekleri kanısındayım. Ben de kendimi bir gazeteci adayı olarak bu mücadelenin bir parçası
olarak görüyor, sansüre boyun eğmeyeceğimi, oto­sansür uygulamayacağımı düşünüyorum. Gazetecilik
etiği çerçevesinde, kamu yararı kapsamında değerlendirebilecek her haberi yapmak ve yayınlamak
boynumun borcu...

Referanslar:
[1] Cumhuriyet Gazetesi, Erdoğan’dan Sarıgül’e sansür iddiası,
http://kitap.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/42341/Erdogan_dan_Sarigul_e_sansur_iddiasi.html Erişim:
28 Şubat 2014
[2], [6] Pınar Sevginer, Medya ve Siyaset İlişkisi içerisinde Türkiye’de gazetecilik ve sansür / Yüksek
Lisans Tezi http://sites.khas.edu.tr/tez/Pinar_Sevginer_izinli.pdfErişim: 28 Şubat 2014
[3] Yasemin inceoğlu, Yurttaş Gazetecliği Şart / Radikal Gazetesi, 2004
http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=haberyazdir&articleid=713924 Erişim: 28 Şubat 2014
[4] Mithat Şahin,  Medya Kuramları http://mithatsahin.com/2011/07/31/medya­kuramlari/ Erişim: 28
Şubat 2014
[5] Sokrates’in Savunması
 


Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design