Anasayfa / E. BARIŞ ALTINTAŞ / 'Medyaya baskı bize dayanışmanın önemini öğretti'

20 Ekim

'Medyaya baskı bize dayanışmanın önemini öğretti'

Türkiye'de basın ne kadar zorlu bir süreçten geçiyor olsa da, gazeteciler için dayanışma ve bir arada olmak üzerine dersler de var

Bağımsız Gazetecilik Platformu P24 ve ifade özgürlüğünü savunan Londra merkezli sivil toplum kuruluşu Article 19'in, The Guardian Foundation'ın desteğiyle düzenlediği İfadeye Özgürlük başlıklı konferansta konuşan genel yayın yönetmenleri ve yazarlar, Türkiye'de basının yaşadığı baskı ve yıldırma sürecinin farklı kesim ve düşünceleri temsil eden medya grupları arasında dayanışmanın ve bir arada olmanın önemini gösterdiğini söyledi.
 
Pazartesi günü İstanbul Pera Palace Oteli'nde T24 Genel Yayın Yönetmeni Doğan Akın'ın moderatörlüğünde bir araya gelen Özgür Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eren Keskin, P24 Onursal Başkanı Hasan Cemal, Nokta Dergisi köşe yazarı Perihan Mağden, Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdülhamit Bilici, Türkiye'de son yıllarda basının içinde bulunduğu durumu tartıştı.
 
T24 Genel Yayın Yönetmeni Doğan Akın, baskı ve sansürün geldiği noktada, internetteki erişim yasaklarının internet gazetelerine tebliğ edilmeden uygulandığını belirtti. “Bir haberimize erişmin engellendiğini tesadüfen fark ediyoruz. Bugün, standart cumhurbaşkanına, devlete, hükümete hakaret soruşturmaları ve davaları dışında, son derece ciddi sorunlar ile karşı karşıyayız dedi.”
 
Yasak olan düşünceler ...

Panelde konuşan Özgür Gündem Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eren Keskin, baskılar tarihini konuşurken, Türkiye'de hangi düşüncenin yasak olduğunun irdelenmesi gerektiğini söyledi: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir yalan üzerine kuruludur. Cumhuriyet'in kuruluşu bir kopuş ya da devrim olarak gösterilir ama Cumhuriyet'i kuranlar Ermeni Soykırımı'nı gerçekleştiren İttihatçı zihniyetin devamıdır.”
 
Özgür Gündem'in kuruluşundan bugüne dek büyük baskılara uğradığını hatırlatan Keskin, günümüzde işlerin tüm basın için daha da kötüye gittiğini söyledi. “Eskiden belirli suçlar vardı, Ermeni Soykırımı'ndan söz etmek, Kürdistan demek gibi... Ama artık en büyük suç Cumhurbaşkanına hakaret. Bu bana çok korkutucu geliyor. Biz bu coğrafyada iki görüşün arasına sıkıştırılmış durumdayız: İslami görüşe daha yakın olanlar ve Kemalist kesimler. Biz hep bu ikisinin kavgası arasında sıkışıp kaldık; bu gerçek bir kavga mıydı sormak gerekiyor. Devletin kırmızı çizgileri söz konusu olduğunda bu iki görüşün nasıl birleştiğini görüyoruz. Aradan demokratik bir şey çıkmasına imkân yok.”
 
Keskin, gelinen noktada Türkiye'de “derin devlet” olarak adlandırılan yapı ile “görünürdeki devletin” uzlaşmış olduğunu ve esas tehlikenin burada yattığını söyledi.. Bu uzlaşmaya örnek olarak Ergenekon davasını gösteren Keskin, sözlerine şöyle devam etti: “Evet [o davalarda] haksızlık yapılanlar oldu ama orada Veli Küçük, Levent Ersöz gibi gerçek katiller de yargılanıyordu. Derin devlete hizmet etmiş, cinayet işlemiş olan insanlar da yargılanıyordu. Cemaatle arası bozulan devlet, özür dileyerek onları bıraktı. Artık o yapıyla uzlaşmış bir devlet var. Eskiden görünürdeki ve gerçek devlet ayrımı yapardık. Şimdi tek bir devlet var. O nedenle çok kötü şeyler yaşıyoruz. Umarım daha fazlası olmaz. Çok fazla bölgeye gidip geliyoruz ama bölgedeki insanların barışa yönelik olarak bu kadar umutsuz oldukları başka bir süreç hatırlamıyorum.”
 
Keskin ayrıca AB liderlerinin de Türkiye'ye demokratik baskı yapması gerektiğini söyledi.
 
 
Açtığı soruşturmadaki terör örgütünü bilmeyen savcı..
 
Konuşmacılar arasında yer alan Perihan Mağden, yazarı olduğu Nokta dergisinin Erdoğan'ı asker cenazelerinin önünde selfie çekerken gösteren sayısının geçtiğimiz haftalarda toplatıldığını hatırlattı. Derginin, mevzuata göre Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla toplatılamayacağını son anda fark eden bir savcının tükenmez kalemle toplama kararını “terör örgütü propagandası” olarak değiştirdiğini belirten Mağden, derginin sorumlu yazı işleri müdürünün çıkarıldığı mahkemede sorduğu “Hangi terör örgütü?” sorusuna savcının, “Ben bilmiyorum, öyle söylendi,” diyerek cevap verdiğini aktardı.
 
Türkiye'de basının içinde bulunduğu durumu özetleyen Mağden: “Türkiye'de hukukun çivisi çıkmış durumda. Eren Hanım'ın da dediği gibi, Kurtlar Vadisi'nden falan alışık olduğumuz bir derin devlet var. Şimdi bunun koduyla oynadılar ve hormonlu, gelişmiş bir modelle karşı karşıyayız. Bu da çok dehşet verici hepimiz için.” dedi.
 
Türkiye'de basının her zaman sorunlu olduğunu dile getiren Mağden, “Lastik gibi, yoruma açık mevzuat, hukuk maddeleri gibi problemler hep vardı. Son derece yoruma açık, muğlak yazılmış ve ifade özgürlüğümüzü kısıtlamak üzere tasarlanmış Anayasa ve kanun maddeleri çeperi içinde her zaman sorunlarımız vardı. Şimdi ayrı bir lezzet kazandık.” dedi. 1982 Anayasası'nın geçmişte lehine işlediği Kemalist ve ulusalcı kesimlerin de günümüzde mağdur olduğunu söyleyen Mağden: “Bu da iyi bir şey. Belki demokrasinin herkese lazım olduğunu anlayacağımız bir dönem.” dedi.
 
Avrupa Birliği'nin AKP iktidarını uzun süre “idare ettiğini” söyleyen Mağden, uluslararası kurumların AKP iktidarını uyarması ve ciddiyete davet etmesi gerektiğini söyledi.
 
Baskıların tarihi ve dayanışmanın gerekliliği,..
 
Türkiye'de basınının çok partili demokrasiye geçildiği 1945 yılından beri gazete baskınları ve sansürle mücadele etmek zorunda bırakıldığını söyleyen Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar, “Baskılar yeni değil. Türkiye bunun örnekleriyle dolu. Cumhuriyet tarihinde, belki Sabahattin Ali cinayetine kadar uzanan bir geleneğin devamı söz konusu. Biz böyle bir geleneği devraldık ve onun vahim bir aşamasına tanık oluyoruz.” dedi.
 
Dündar ayrıca, basın tarihinde gazetecilerin de iyi bir sınav vermediğini söyledi. “Bütün bu baskılara boyun eğen, zaman zaman alkışlayan, her darbede hazır ola geçen, bir araya gelemeyen, iktidar yanında saf tutmaya çok meyilli, en kötü dönemlerde en kötü sınavları vermiş bir basın geleneği var Türkiye'de. Neden bu kadar kolay teslim olunduğunu anlamak için belki bunu bilmek lazım.” dedi.
 
Gazete patronlarının iktidarla kenetlenmesinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini söyleyen Dündar, Türkiye'de basının günümüzde en yoğun baskı dönemlerinden birini yaşadığını söyledi.

“Burada son 3-4 yılı ağır olmak üzere 13 yıllık bir baskı döneminden söz ediyoruz. Daha önce Kürt medyası bunların birçoğunu yaşamıştı. Bunun artık her yerde hissedildiğini, kapsamının genişletildiğini, yoğunlaştığını, patronlara diz çöktürüldüğünü görüyoruz. Bayiye baskı yapma falan değil; TV kapatma, interneti yasaklama, 'Twitter mwiter tanımam' emriyle bir gecede sosyal medyanın durdurulması gibi son derece kapsamlı bir baskıdan söz ediyoruz. Yoğun, kapsamlı, etkin, çeşitli ve kalıcı bir baskıyla yüz yüzeyiz. “ dedi.
 
Dündar bu süreçten çıkarılacak dersler olduğuna da değinerek, “Bütün bunlara rağmen bu sürecin bize dayanışmanın, bir arada olmanın önemini öğrettiğini söylemek istiyorum. Burada bile normalde çok zor bir araya gelebilen bu insanlar, baskı koşullarının ürettiği bir sonuç olarak bir araya gelebiliyorlar. Tan Matbaası [baskınından] bu yana iktidara direnmeyi; yasaklara rağmen yayın yapmayı öğrendik. Bu bilgi, umuyorum ki bizi bu beladan kurtarmaya yetecek.” dedi.
 
Bu çılgınlığa karşı gülmek..
 
Zaman Gazetesi'nde Genel Yayın Yönetmenliği görevini yakın zamanda devralan Abdülhamit Bilici, İfadeye Özgürlük panelinde yeni görevindeki ilk haftasını anlatarak, bu sürenin yaşanılan baskıyı başarıyla özetlediğini belirtti. Yeni görevindeki ilk gününe, attığı bir tweet üzerine Cumhurbaşkanına hakaretten yargılanan Sedef Kabaş'a destek olmak üzere Çağlayan Adliyesi'nde başladığını söyleyen Bilici; Kabaş'ın beraatine sevinmeye fırsat bulamadan, Today's Zaman Genel Yayın Yönetmeni Bülent Keneş'in, gene attığı bir tweet yüzünden, tutuklandığını hatırlattı. Artık gazetelerin karşı karşıya olduğu hakaret davaları ve yasal sorunlara kurumların avukatlarının yetişmesinin mümkün olmadığını söyleyen Bilici, bu tür sorunlarla ilgili olarak gazetecilere avukat desteği sağlayan bir inisiyatif başlatılması gerektiğini dile getirdi.
 
Bilici, medyanın içinde bulunduğu koşulların geçmişteki kırgınlıkları ve “bagajları” bırakıp birlikte hareket etmeyi gerektirdiğini söyledi. Geçtiğimiz günlerde Ahmet Hakan'a yapılan saldırı sonrasında yapılan bir yürüyüşte Can Dündar, Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sedat Ergin ve Hürriyet Daily News Gazetesi Genel Yönetmeni Murat Yetkin ile beraber olduklarını hatırlatan Bilici, “Bunu böyle bir musibet karşısında değil, normal zamanda yapsaydık, belki bunları yaşamayacaktık. Asla karamsar değilim, bu çılgınlığa herkesi gülerek karşı çıkmaya davet ediyorum.” dedi.
 
“Saray'daki Sultan” düzeni
 
Konuşmacılar arasında yer alan Punto24 Bağımsız Gazeteclik Platformu Başkanı Hasan Cemal, Türkiye'de “döne döne hep aynı şeyleri tekrarlayan bir siyasal iktidar ve Saray’daki Sultan düzeninin” hüküm sürdüğünü söyledi. Türkiye'yi bir darbeler ülkesi olarak tanımlayan Cemal; ülkede özgürlüklerin, hukukun, medya bağımsızlığının, ifade özgürlüğünün, yargı bağımsızlığının ve demokratik değerlerin devamlı olarak darbe aldığını anlattı. Cemal, bunun tek sorumlusunun “cumhurbaşkanı olarak etmiş olduğu yemini sürekli çiğneyen Tayyip Erdoğan” olduğunu söyledi.
 
İktidarı, son zamanlarda medyaya ve medya mensuplarına karşı gerçekleştirilen saldırılar karşısında sessiz kalmakla suçlayan Cemal, ayrıca saldırıları gerçekleştiren kişilerin ödüllendirildiğini söyledi. Deneyimli gazeteci, 1 Kasım tarihinde yapılacak seçimlerin Türkiye'nin elinde barış, demokrasi, özgürlük, hukukun üstünlüğü ve diğer demokratik değerleri korumak için bir şans olduğunu söyleyerek, “Saray'daki Sultan'a”, “Hiç aklından çıkarma: Gideceksin!” diye seslendi.
 
Cemal'in konuşmasının tam metni:
 
 
Konuşmama başlarken bir noktayı belirtmek istiyorum.
Karım yazılarımdan şikayetçi, döne döne hep aynı şeyi yazıyorsun diyor.
Haklı ama...
Ben de onu dinlemiyorum.
Çünkü, bugün karşımızda döne döne hep aynı şeyleri tekrarlayan bir siyasal iktidar var, Saray’daki Sultan düzeni var.
 
 
Türkiye bugün artık bir darbeler ülkesi...
Özgürlüklere darbe...
Hukuka darbe...
Medya bağımsızlığına darbe...
Medya özgürlüğüne darbe...
İfade özgürlüğüne darbe...
Yargı bağımsızlığına darbe...
Güçler ayrılığına darbe...
Kısacası:
Demokrasiyi demokrasi yapan temel değerler bugün Türkiye’de saldırı altında, ve darbe üstüne darbe yiyor.
 
 
Demokrasi ve hukukun üstünlüğünü hiçe sayan bu kaba darbeler, cumhurbaşkanı olarak etmiş olduğu yemini sürekli çiğneyen Tayyip Erdoğan ya da “Saray’daki Sultan düzeni”nden kaynaklanıyor.
Hatırlayın!
Türkiye’de rejimin fiilen değiştiğini kendi ağzından ilan eden o.
Mevcut anayasayı kendi deyişiyle ‘bekleme odası’na aldığını, yani rafa kaldırdığını yine kendi ağzıyla itiraf eden de o.
Bir başka deyişle:
Bir anayasa darbesi yapan da Erdoğan’dan başkası değil.
 
 
O kadar çok örnek var ki.
Telefonla haber attıran da o.
Telefonla gazeteci attıran o.
Telefonla televizyon programı sansürleyen de o.
Büyük devlet ihalelerini havuç gibi kullanarak Saray’a tabi medya düzeni kurduran da o.
Vergiyi sopa gibi kullanıp medya patronlarını hizaya getiren de o.
Rockefeller medyası oluşturmak isteyen de, başarılı olan da o.
 
 
Saray’daki Sultan yalnızca kendi sesini seviyor.
Kendi sesine meftun.
Farklı sesler, eleştirel sesler, muhalif sesler duyunca tüyleri diken diken oluyor.
Huzuruna, sorularıyla kendisini rahatsız etmeyecek gazetecileri ve ‘Saray soytarıları’nı topluyor.
Farklı ses çıkaranları işinden ediyor.
Farklı ses çıkaranları hakaret soruşturmalarıyla, ceza davalarıyla, sindirmeye çalışıyor.
Onları darbeci ilan ediyor.
Hain ilan ediyor.
Satılmış ilan ediyor.
Aşağılık ilan ediyor.
Bu nedenle sosyal medyayı da baş belası ilan edebiliyor.
Facebook’u, Twitter’ı kapattırabiliyor.
Kapatmayı kolaylaştırıcı yasal düzenlemeler yaptırabiliyor.
 
 
Bu arada unutuyordum.
Sadece gazetecileri değil, kendi işine gelmeyen kararlara imza atan yüksek mahkeme yargıçlarını da, -eski Anayasa Mahkemesi Başkanı dahil- ara sıra hain ilan ettiği de olabiliyor.
Hatta, faizleri düşürmeyen Merkez Bankası Başkanı da, daha çok dış sermaye yatırımı için hukuk devleti talep eden büyük iş dünyasının liderleri de Tayyip Erdoğan tarafından satılmış, hain ilan edilebiliyor.
 
 
 
Memleketimizin halleri işte böyle.
Mevcut anayasaya göre Türkiye ‘parlamenter sistem’ yönetilir.
Cumhurbaşkanının yetkileri semboliktir.
Cumhurbaşkanı siyaseten sorumsuzdur.
Ve cumhurbaşkanlarının seçildiği andan itibaren partileriyle bağının kesildiği yazılıdır anayasada.
Cumhurbaşkanının partilerüstü olduğu yazılıdır.
Partilere eşit mesafede olması, tarafsız olması gerektiği yazılıdır.
Ama Erdoğan bunları hiç dinlemez.
Hiç dinlememiştir.
Cumhurbaşkanlığı yeminini, ettiği andan itibaren çiğnemeye başlamıştır.
Bugün de çiğnemeye devam ediyor, büyük bir fütursuzlukla...
Meydanlardan, kürsülerden partisi için oy istemekte...
Muhalefet partilerine hücum etmekte...
Bir cumhurbaşkanı değil, bir parti lideri gibi davranmakta...
Kendisinin de itiraf ettiği gibi, bugün rejim fiilen değişmiştir.
Anayasa ‘bekleme odası’ndır.
Bunun adı ‘anayasa darbesi’dir ya da ‘anayasaya darbe’dir.
 
 
Farkındayım söz uzuyor.
Ayşe bana yine kızacak!
Ama izin verin, Türkiye’de medyanın hallerine dair bir çift laf daha edeyim.
 
 
Türkiye’nin en büyük gazetesi bu yakınlarda iki kez üstüste taşlı sopalı saldırıya uğradı.
Saldırı, iktidar partisi yandaşlarınca yapıldı.
Evet, yanlış duymadınız.
İktidar partisi militanlarının başında iktidar partisinden bir milletvekili vardı, üstelik Saray’a da, Başbakan’a da yakın olan...
Saldırıyla ilgili Cumhurbaşkanı’ndan çıt çıkmadı.
Bir kınama dahi, bir çift geçmiş olsun sözü bile gelmedi Saray’dan...
Ve o saldırının elebaşısı olan milletvekili birkaç gün sonra yapılacak iktidar partisi büyük kongresinde başkanlık divanı üyeliğine seçildi.
Dahası var.
Yine o elebaşı, gazetenin genel yayın yönetmeniyle önde gelen bir yazarı ve televizyon programcısını, isimlerini de vererek, evlerinin önünde dövmediği için hayıflandığını söyledi.
Saray’a yakın bir tetikçi köşe yazarı ise tehdit savurdu:
“İstesek sinek gibi ezeriz.”
Duydunuz değil mi, sinek gibi ezmekten söz etti.
Ve o ünlü köşe yazarı ve televizyon programcısı birkaç gün sonra, evinin önünde gece yarısı saldırıya uğradı.
 
Dahası var.
Türkiye’nin en büyük gazetesinin sahibi, aynı zamanda köşe yazarı olan bir iktidar milletvekilince şöyle tehdit edildi:
“Senin dişlerini sökeriz, senin tırnaklarını sökeriz.”
Böylesine iğrenç tehdidi savuran kişi de, İstanbul’da Belediye Başkanı’yken Erdoğan’ın danışmanlığında bulunmuş, sonra da Erdoğan tarafından milletvekili yapılmıştı.
 
 
Şimdi bir kez daha Saray’daki Sultan’a seslenmek istiyorum.
 
Barış diyorsak...
Demokrasi diyorsak...
Özgürlük diyorsak...

Hukukun üstünlüğü diyorsak...
Yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı diyorsak...
Güçler ayrılığı diyorsak...
Kadın-erkek eşitliği diyorsak...

İnançlara saygılı laiklik diyorsak...
Tüm farklılıklara, hayat tarzlarına saygı diyorsak...
Şunu iyi bil:
Gideceksin!
1 Kasım’a az kaldı.
Ve hiç aklından çıkarma:
Bu dünya despotlara kalmaz!

Etiketler: p24 ,hasan cemal ,article19 , guardian vakfı ,eren keskin , can dündar , perihan mağden , abdülhamit bilici ,doğan akın

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design