Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / “Tarihi konuşabilmek için özgür medya gerekli’’

30 Nisan

“Tarihi konuşabilmek için özgür medya gerekli’’

Tarihçi Dirk Moses: ‘’Sosyal demokratların insanlara etnik dışlamacılıkla tanımlanmayan bir çeşit umut vadetmeleri gerekiyor’’

 
Journal of Genocide Research’ün editörlerinden, Sydney Üniversitesi’nde modern tarih profesörü Dirk Moses’la Ermenilerin yaşamaya devam ettiği soykırım bakımından bugünün Türkiye’sine İttihat ve Terakki aklından miras kalanlar, soykırım ve soykırım çalışmalarının politikaları, göçmen kriziyle birlikte dünya çapında yükselen ve kendinden olmayanı düşman ilan ederek kurulan dışlayıcı ulusal biraradalık üzerine konuştuk.
 

Türkiye, bittiğini iddia ettiği bir şeyi mi reddediyor? Yoksa reddettiği şey aslında bugün hâlâ devam eden bir şey mi? Soykırımın devamı niteliğindeki ayrımcı, dışlayıcı, yargılayıcı pratikler mi?
 
Türkiye Cumhuriyeti 1920’lerdeki seküler ajandasıyla tarihsel bir kırılma yaşamışsa da, kadrolardaki ve politikalardaki belirgin devamlılığın Osmanlı ve Cumhuriyet rejimlerini birbirine bağladığını biliyoruz. Cumhuriyet rejiminde Avrupa güçlerine karşı devletin egemenliği iddiası, devamlı ve anlaşılabilir bir zorunluluktu. Ermeni sorununun on dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren uluslararası hâle getirilmesi, Osmanlı elitlerinin Ermenileri ve diğer Hıristiyanları, dış güçlerle bağlantılarından ötürü birer güvenlik tehdidi olarak görmesi anlamına geliyordu. Bu tip bir düşünce şekli, jeopolitik değişmiş olsa bile varlığını sürdürüyor. Bugüne kalan, azınlıkları aynı şekilde suçlu ilan eden ve genel bir radikalleşmeyi yürüten devletin kendi bütünlüğü hakkındaki güvenlik paranoyası. Bu sadece Türkiye’ye özel bir dinamik değil; özellikle inkılapçı rejimlerin bir sembolü, niteliği.
 
 
Ermeni Soykırımı’nın kabulüyle ilgili Türkiye üzerinde uluslararası baskının düzeyi ve etkisi konusunda ne düşünüyorsunuz? Mülkîlik ilkesi böylesi bir toplu insanlıktan uzaklaştırma politikasında geçerli midir? Türkiye, sizce bu yıkım ve kıyım politikasını İttihat ve Terakki’den mi devraldı mı?
 
Birbiri ardına gelen Türk hükümetlerinin, uluslararası toplumda ortaya atıldığında soykırım sorusuna alerjik tepki gösterdiği hakkında şüphe yok. Alman parlamentosunun kararı bu konuda tipik bir örnektir. Kulisteki devletlere—örneğin ABD—soykırım terimini kullanmamaları açısından büyük bir sermaye bağlandı. Sorun aynı zamanda bir dış politika sorunu—sadece ahlaki değil—çünkü Ermenistan Cumhuriyeti’nin sınırlarını, tazminatı ve benzeri konuları kapsayan jeopolitik bir boyutu var. Donald Bloxham’ın The Great Game of Genocide (Büyük Soykırım Oyunu) kitabında gösterdiği gibi Türkiye’nin kuruluşundan çok kısa süre sonra Batı’nın Türkiye’ye anti-komünist bir siper olarak yüzünü dönüşü Ermeni sorununun önceliğini kaybetmesi anlamına geldi: Stratejik etmenler üstün gelmişti.
 
Herkes ABD’nin, İsrail’in ve hattâ Avustralya’nın, bu ülkelerdeki bilimsel çevrelerin ve kamuoyunun kabul etmesine rağmen, soykırımı resmî olarak neden kabul etmeyeceğini biliyor. Stratejik çıkarlar değişmediği sürece, uluslararası sivil toplumun ortaya koyduğu aktivizmin çok sınırlı bir etkisi olacaktır. Yine de, bu çatışma diğer çatışmalara da uygulanıyor. Bununla beraber, tabii ki, tarih hakkında gerçeği anlatan araştırma bulgularının kamusal alanda açıklanmasını savunuyorum, mesela New York Times’da Taner Akçam’ın soykırım üzerine yaptığı çalışmaların önemli sonuçları hakkındaki makalesi gibi.
 
Bilim insanlarının soykırım gibi travmatik olayların kanıta dayanan temellerini ortaya koymakta önemli bir rolleri var. Bu tip çalışmalar kamusal tartışmaların temeli olabilirler. Arşivlerin sansürsüz bir şekilde açılması, işte bu nedenle çok önemlidir. Maalesef, okumaya zamanı ya da eğilimi olmayan birçok politikacı ya rahatsız edici gerçekleri göz ardı ediyor ya da kendi görüşlerine yakın tarihçileri referans göstermeyi seçiyor.
 
Tarihçiler de milliyetçi politik duygulardan muaf değillerdir. Bu tartışmadaki ana konu, kendi kendine hizmet eden ve özürcü argümanların sorgulanması için özgür bir medyadır. Oysa, bugünkü hükümetin karşı çıktığı şeyin özgür bir medya olduğunu görüyoruz. Daha önce belirttiğim güvenlik paradigmasında, basın üzerindeki kontrol ulusal güvenliğin gereği olarak algılanır çünkü basın, hükümeti eleştirmenin bir aracı olabilir ve, hükümet, ortak çıkarı sadece kendisinin temsil ettiği konusunda kendisini ikna etmiştir. Liberal toplumlarda ortak çıkar sadece devletin değil birçok tarafın gerçekten demokratik müzakerelerine bağlıdır. Fakat daha önce söylediğim gibi, inkılapçı rejimler (hattâ bunların devamında gelen hükümetler bile) temel olarak paranoyaktır.
 
1920-23 yılları arasında Türk kimliğinin kuruluşunda Ermeni ve diğer gayrımüslim toplumlara yapılan muamelenin rolü nedir? Bu tip katliamlar ve toplu yok etmeler, ulus kurmak açısından genel bir yöntem olarak kullanılıyor mu?
 
Birçok yönden Türkiye’nin durumu, daha yakından çalıştığım yerleşimci sömürgecileri andırıyor: Yani, bir toplumun diğer bir toplumun işgal, yerleşim, bazı yerlilerin yok edilmesi ve diğerlerinin kendine katılması yoluyla yerine geçmesindeki tarihsel ortak model. Bu, Avustralya’da, Güney ve Kuzey Amerika’da ve Güney Afrika’nın bazı bölgelerinde de oldu. Yerleşme pratikleri farklı koşullar altında da olsa, Osmanlı İmparatorluğu’nda da vukû buldu.
 
On dokuzuncu yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı Devleti, yeni Hıristiyan-Balkan ülkelerinden gelen Müslüman göçmenleri, Hıristiyan nüfus yoğunluğunu seyreltmek istedikleri bölgelere yerleştirdi. Daha sonra, Osmanlı Hıristiyanları Müslüman Balkan göçmenlerinin yaşadığı ıstıraplar açısından vekaleten ve dolaylı sorumlu tutuldukları için, meydana gelen olaylar karşılıksız bir yerine geçme pratiğiydi.
 
Ayrıca, aynı sınır sorunlarının hiddetlendiği yerleşimci sömürgecilikteki yerli halkta olduğu gibi, Osmanlı elitleri Hıristiyanları suçlu ilan edilmesi, öldürülmesi ve sürgün edilmesi gereken güvenlik tehditleri olarak gördüler. Bu şekilde mallarına el kondu ve bu mallar, sadık ve güvenilir addedilen vatandaşlara verildi. Bu açıdan pasifleştirme ve yerine yerleştirme yoluyla yıkım usulleri bu vâkâlarda birbirine benzerdir.
 
 
Azınlık olmanın sadece sayıca azınlıkta kalmak anlamına gelmediğini, aynı zamanda azınlık tanımına içkin bir devlet şiddetine tekabül ettiğini söyleyebilir miyiz?
 
Azınlık sorununun yükselmesinin on dokuzuncu yüzyıla denk geldiğini biliyoruz, çünkü iki dünya savaşı arası Avrupa’da Osmanlı, Habsburg ve Romanov İmparatorluklarının yıkılmasından sonra ortaya çıkan yeni kurulan devletlerinde önemli miktarda azınlığın yaşıyordu. Bu yeni kurulmuş ülkelerin kendi sınırlarında yaşayan azınlıklara kötü davranmayacağına güvenmeyen Büyük Güçler Versailles’da, bu devletleri, devletleşmelerine karşılık azınlıkların korunmasına yönelik anlaşmalar yapmaya zorunlu tuttular.
 
Bazı durumlarda bu anlaşmalar on yıllar önce Osmanlı’da meydana gelmiş Ermeni sorununu da uluslararası hâle getiriyordu. Diğer durumlarda ise azınlıklara baskı yapılacağı korkusu anlaşılabilirdi. Milliyetçi hareketler devlet aygıtlarını ele geçirmişti, ve ulusal yükselişlerini engelleyen bir önceki imparatorluğun güçsüz ve acınacak bir mirası olarak gördükleri plüralizm yerine kültürel homojenliği vizyon edinmiş etnik-milliyetçi bir ruhla yönetiliyorlardı.
Azınlıklar da, düşman komşuyla bağlantılı oldukları oranda sadakatsiz kabul ediliyordu, özellikle sınır bölgelerinde yaşıyorlarsa.
 
Avrupa’daki revizyonist güçlerin adaletsiz addettikleri savaş sonrası sınırları bozmak istediği düşünülürse—özellikle topraklarının üçte ikisini kaybetmiş ve vatandaşları komşu ülkelerde “zor durumda kalmış” olan Macaristan—azınlıklara karşı devlet saldırganlığının eşlik ettiği azınlık sorusunun jeopolitizasyonu pek de şaşırtıcı değildir.
 
Fakat azınlıkların böylesine kolayca sadakatsiz olarak kodlanmadığı diğer jeopolitik durumları biliyoruz: Örneğin Batı Almanya. Tabii ki Batı Alman devleti yıkıcı Nazi rejimi felaketinden, etnik milliyetçiliğin ırkçılıkla eşdeğer olduğu ve insani değerleri temsil eden istikrarlı bir devlete model teşkil edemeyeceğini öğrenmişti. Ve, küçük azınlıkların liderlerinin sınırların gözden geçirilmesini ve değişmesini istemediklerini de. Revizyonist ortamlar ise azınlık güvenliğine düşmandı.
 
 
Sizce 1915’ten bahsedilirken Süryani/Keldani ve Ezidi kurbanlardan bahsedilmiyor olması, yıkım üzerine kurulan kimlik açısından bilinçli bir tercih midir? Süryanilerin ve Ezidilerin 1915 kırımındaki kurbanlar listesinde alt başlık olarak yer alması, Nazi Soykırımı’nda eşcinsellerin ve Romanların uzun süre gölgede kalmasıyla aynı mı?
 
Travma kurbanlarının, tanınma açısından kendi arasında mücadele etmesi anlaşılabilir olsa da üzücüdür. Hannibal Travis gibi bazıları, Ermeni avukatların Süryani vakasını dikkate almadığını ve bu açıdan tüm dikkat tekelini Osmanlı Hristiyanlarının zararları üzerine topladığını iddia etti. Aynı iddiada bulunan Yunan avukatlar da gördüm. Yunanistan’ın 1919’da Türkiye işgalinden kimse bahsetmez.
 
Bununla birlikte, bazı bilim insanları ve aktivistler, Osmanlı’nın genel Hıristiyan toplumuna karşı işlediği bir soykırım fikrini öne sürmüşlerse de, belki de kısmî olarak hak savunucusu grupların etno-merkezciliği nedeniyle bu fikir tutmadı. Türklerle, tarihsel suçları reddettikleri ve ellerinden ‘’tarihsel anayurtlarını aldıkları’’ gerekçesiyle alay eden Ermenilerin, Dağlık-Karabağ olayında aynı ahlaki ve zihinsel hesaplara girdiğini gördüm.
 
Etnik-milliyetçi kör noktalar sadece Kemalistlere ve Türkiye İslamcılarına özel değil. Bu konuda benim yapabildiğim araştırmaları yayımlayabilmek. Bu konuda diğerleriyle birlikte editörlüğünü yaptığım, Süryani meselesini ele alan bir kitap çıkacak.
 
Soykırım çalışmalarının karşılaştırmalı bir metodoloji olarak kullanılmasını ne kadar meşru buluyorsunuz?
 
1980’lerde soykırım çalışmaları küçük bir alan olarak ortaya çıktığında ismi “karşılaştırmalı soykırım çalışmaları” olarak biliyordu ve çoğunlukla Ermeni soykırımıyla Nazi soykırımlarını karşılaştırmaya yönelikti. Birçok bilim insanı genel soykırım modelini, tanımı örneklerle desteklemek dışında birbiriyle ilişki kurulamayan bu vakıaları karşılaştırmaya çalışan sosyal bilimcilerdi. O zamandan beri tarihçiler bu alana katıldı ve, iç içelik ve düz anlatı gibi kavramları tanıtarak soykırımı zamana ve mekâna daha sıkı bağladı.
 
Ben, soykırım üzerine çalışan en seçkin düşünürlerden biri olan Mark Levene’den esinlenerek, devlet kuruluşuna dair yerel ve global süreçler ile ekonomik gelişmeler arasında bağlantı kurmak gerektiğini düşünüyorum. Soykırım Çalışmaları bir alandır, bir disiplin değildir, bu nedenle Journal of Genocide Research’teki birçok çalışmada görebileceğiniz gibi metodolojik çoğulluk ile tanımlanabilir. Yeri gelmişken, dergimizi, Torosyan tartışmasında birçok Türkiyeli sesin duyulabildiği bir forum oluşturan bir yayın olması açısından, taraflılık ile suçlamanın zor olduğunu söylemek gerekir.
 
1850-1950 arasındaki “ırksal dönem” adı verdiğiniz süreç ile, Trump, Erdoğan, Putin ve Orban gibi liderlerin öncülüğünde ortaya çıkan ve belirginleşen bugünkü popülarist-baskıcı rejimler ile başlayan önümüzdeki sürecin arasında bir benzerlik görüyor musunuz? Yeni bir ırksal döneme mi giriyoruz?
 
Aşağı yukarı 1850 ile 1950 arasında gerçekleşen “ırksal yüzyıl” hakkında yazdığım bir makalem vardı, ondan bahsediyorsun. Özellikle göçmenlerden ve ‘’sadakatsiz’’ azınlıklardan duyulan yabancı korkusunun arttığını reddetmek aptalca olur. Bu korkunun globalleşme ile karşılıklı ilişkisi önemlidir. Irksal dönem, Soğuk Savaş’ın ve dünya savaşlarının anti-globalleşme etkisine kadar, göç ve göçmen akımlarının da dahil olduğu yoğun ve gergin bir globalleşme ile özdeşleşmiştir.
 
Göç ve  göçmen akımları tüm bu süre boyunca tabii ki devam etti; daha sonraki evrelerde göçmen akımları, bu nüfus hareketlerinden sorumlu oldukları kadar kendi devletlerini bu hareketlerin etkilerinden korumak isteyen savunmacı devletlerin eşliğinde gerçekleşti.
 
Artık sonuna geldiğimiz, globalleşmenin 1990 sonrası döneminin sinyalleri de aynı şekilde nativist reaksiyonlar tarafından verilmişti. Devlet politikalarında detaylandırılmaları ise, yerel şartlara bağlıdır. Şimdiye kadar Hollanda, Almanya ve Avusturya, nüfuslarının büyük bir kısmı Orban, Trump, Putin ya da Le Pen’in yerel versiyonlarını kabul etmeye hazır olsa da, direndiler.
 
Ülkelerin nüfusları ABD’de ya da Türkiye’deki referandum sonuçlarında gördüğümüz gibi bu konuda ortadan ikiye bölünmüş durumda. ABD’nin seçim sisteminin bir acayipliği sonucunda Trump kendisinden çok daha fazla oy alan Clinton’ı geçerek başkan olabildi. Globalleşme karşıtı oy verenler ekonomik ve demografik boyutlarını birleştiriyorlar, yani imalat işlerini kaybetmelerinin suçunu, yeni gelen göçmenlere ve savaştan kaçanlara yüklüyorlar.
 
Sağ kanat bilginlerinin hain bir zekânın ürünü olan güven duygusu aldatmacası, bu konuda birçok insanı ikna etti. Sermayenin kaçışından sermaye sorumlu tutulmuyor. Alttan alta ulusal dayanışmaya müracaat eden bu algı operasyonu, daha eşit sonuçların ortaya çıkması ve genel olarak umut ve toplumsal güvenliği teşvik etmek açısından, globalleşme sürecine eşlik eden neoliberal elitlerin düşüşüyle etkinleşti. Bazı ekonomiler toplamda daha zengin olabilirler, fakat en azından bu zenginliklerden ortaya çıkan menfaatler eşitsiz bir şekilde dağılmıştı.
 
Globalleşmenin “kaybedenlerinin”, menfaatlerini kazananların kullanabileceği bazı hareketleri desteklemek için seferber edildiği, artık beylik bir cümle haline geldi. Eşitsizlik Putin’in yönetimi altında arttı ve Trump’ınkinde de muhtemelen artacak. Sosyal demokratları bekleyen engel, etnik çeşitlilik iğnesinin toplumsal dayanışma deliğinden ipliği geçirmek. Bunu yapabilmek için insanlara etnik dışlamacılıkla tanımlanmayan bir çeşit umut vadetmeleri gerekiyor.
 
İstanbul doğumlu siyaset bilimci Seyla Benhabib, ulus-devletlerin demografik akımları ve dolayısıyla homojenliği kontrol altında tutamadığı fakat demokratik öz yönetim zorunluluğunun devam ettiği bir çağda, halk egemenliği ile insan hakkı arasındaki gerginliği uzlaştırmak açısından düzenleyici bir ideal olan “kozmopolit federalizmi” sunuyor. Benhabib’in burada, Türkiye’nin şu anda yürüttüğü nostaljik kültürel projelere ve yayılmacı dış politikalar açısından yarattığı bir neo-Osmanlıcılığa atıf yaptığını düşünmüyorum. 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?
?
P24’E YAZIN
Proje ve çalışmalarımızla ilgili düşünce, öneri ve görüşlerinizi bize buradan iletebilirsiniz.

Fikrini paylaş >>
© TUM HAKLARI SAKLIDIR.

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design