Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / Bir çatışma olarak demokrasi

08 Mayıs

Bir çatışma olarak demokrasi

Kitle, demokraside hukukun ve sistemin kurucu unsurudur. Üstelik sürekli yeniden kurabilme gücüne ve yetkisine de sahiptir

Niccolò Machiavelli üzerine geliştirilen yorumlardan biri olan Antonio Negri-Miguel Vatter ve Filippo del Lucchese’nin çizgisine göre Machiavelli aslında, çatışmayı (conflict, ihtilaf anlamında), demokrasinin bir unsuru olarak kabul eder. Machiavelli’yi kendi isteği dışında Makyavellist, güç delisi bir mutlakiyet savunucusu ilan eden Leo Straussçu geleneğin aksine, bu akıma göre, Machiavelli’nin çatışmayı merkezine alan ve güç ilişkilerinin karşılıklılığını görmezden gelmeyen demokrasi anlayışında, kurucu unsur, kitledir.
 
Protesto ve kitlesel itiraz, neden demokratik bir hak olsun ki? diye düşünüyordum. Sonuçta demokrasilerde mücadele edilecek bir çok hukukî, toplumsal ya da politik platform var. Belli ki bazı sistemler bu hakkı, neden olduğunu pek de anlamadan demokrasilerine yerleştirmişler—üzerinde pek de düşünmemişler. Kitlenin bir araya gelip sokaklara dökülmesi, neden demokratik bir topluma içkin olsun ki?

Hayatta bazen böyle tesadüfler oluyor. Geçen hafta K24 için Stefan Jonsson’la popülizm üzerine yaptığım söyleşide Jonsson’ın demokrasi ve kitlelerin demokrasideki yeri hakkında söyledikleriyle, Niccolò Machiavelli üzerine yazmakta olduğum bir makale için yaptığım çalışmaların sonucu aynı noktaya çıktı: Kitlelerin kuruculuk fonksiyonu. Kitleler, itirazlarını dile getirmek ve talepleri ile yönetimi ve hukuku dönüştürebilmek için harekete geçtiklerinde, kurucu bir rol üstleniyorlar.
 
Stefan Jonsson diyor ki, halkın egemen olduğu yönetim sistemleri değil, “anlar” vardır. Doğrudan bir katılımın (yani doğrudan demokrasi) ve kendi kendini temsilin söz konusu olmadığı, kim, hangi ideolojide olursa olsun bir kişinin ya da grubun bu halk (hattâ halk kısımları) adına ve hesabına konuştuğunu iddia ettiği durumlarda artık halkın egemenliğinden söz etmek mümkün değildir. Kendi kendini temsil etmek bir güçtür ve ister demokrasi ister başka yönetim şekillerinde temsil yoluyla bu güç, başka bir insana teslim edilmiştir. “İnsanlar,” diyor Jonsson, bu temsil başka birine devredildiğinde, “tekil bir egemenden çoğul bir olasılığa dönüşecektir.” Ayaklanmalarda, devrimlerde ve isyanlarda toplum, politik dönüşümler geçirir.  Kitle, var olan temsil sistemlerinin eksikliğine, baskıcılığına itiraz ederken bir bütün olarak var olabildiğinde halka ait bir çeşit egemenliği tekrar eline alır, ve böylece yönetimler altında sadece bir olasılığa indirgenmiş uyur hâldeki yapısı aktifleşir ve kitle, politik bir aktör haline gelir.
 
Kısacası, kitle, sadece aktif haldeyken, sokaklardayken egemenlikten pay talep edebilir, diyor. Bunu talep eden sokaklardaki kitle, ancak bu anlarda egemenliğini eline alır. Yani isyanlarda, sokaklarda, itirazlarda. Jonsson, bu egemenliği (geri) talep etme hâlinin, kitlesel direnişin ve uyanışın anlarından ibaret olduğunu söylemiş.
 
Machiavelli üzerine yukarıda bahsettiğim akımın yorumu, Jonsson’ın kitlelerin kurucu işlevi ile neredeyse aynı gibi. Antonio Negri’nin Machiavelli yorumundan etkilenen ve ondan yola çıkarak Machiavelli’yi yorumlayan Miguel Vatter, devrimin ve isyanın kurumsallaşmasının ontolojik olanaksızlığı üzerinde duruyor. Yani diyor ki, öz-temsil, ayaklanan kitlelerde herkesin kendi elindedir. Fakat ayaklanmadaki talepler karşılandıktan sonra kurulan sistemde—ki bunların illâ devlet kurma seviyesine yükselen çapta olmasına gerek yok, bireysel hak taleplerinin karşılanması yoluyla sistemin değiştirilmesi ve bu açıdan yeniden kurulması olabilir—temsil yetkisi başkalarına verilir. İster istemez devlet ve yönetim işlerini yürütmek üzere birilerine yetki devri yaparsınız ve onlar sizin adınıza ve hesabınıza karar vermeye, yönetmeye başlar. Kurum dediğin zaten budur.
 
Dolayısıyla kitle her ayaklandığında, yeni bir kurucu egemenlik devreye girer. Temeli, mevcut temsil (ya da temsilsizlik) yöntemlerine itiraz olan ayaklanmalar, kitlenin tekrar tekrar yönetimi ve sistemi inşa ettiği birer egemenlik alanıdır. Lucchese der ki, kitlenin bu kuruculuk fonksiyonu, çatışmayı merkeze alır. Çatışma, kitlenin temel motivasyonudur. Kitlenin protesto hakkını tanıyan demokrasi de dolayısıyla, kitlenin kurucu fonksiyonunu ve çatışmasını evleviyetle kabul eden bir sistem.
 
Bu düşünürlerin hep birlikte vardıkları nokta da bu. Kitle, demokraside hukukun ve sistemin kurucu unsurudur. Bu kurucu fonksiyonu, sadece Thomas Hobbes’un anlattığı bir “toplumsal sözleşmede” tek bir seferliğine verilmiş tek bir oydan da ibaret değil. Sürekli yeniden kurabilme gücüne ve yetkisine sahip.  Kitle, kurucu olduğu anlarda tekrar egemenliği eline alıyor. Kitleyi oluşturan bireyleri başka bir kişi ya da grup temsil etmeye başladığı andan itibaren ise kitlenin bir arada hareket eden tekil yapısı bozuluyor—çünkü artık öz-temsil hakkı ortadan kalkıyor. Bireyleri artık kendileri değil, milletvekilleri temsil ediyor, başbakan, bir takım çıkar grupları, şirketler, sendikalar, dışişleri bakanı temsil ediyor.
 
Hiçbir sistem herkesi kucaklayamaz, herkesin talebini aynı anda karşılayamaz.
 
Herkesi kucaklayamayan bir sistemde, yetersiz temsil edilen ya da hiç temsil edilmeyen, çıkarı korunmayan ve talepleri karşılanmayan bir kesim tabii ki olacak. Yani, bir kitle mutlaka bir araya gelecek ve kendi temsilini talep edecek. Bu kitlenin niteliği pek de önemli değil, yani ister muhafazakârlaşma talebiyle gelsin, ister hak talebiyle, sonuçta kitle kitledir ve kendisini temsil ettiğini iddia edenlerin yaptıklarıyla ilgili sıkıntılarından kaynaklanan bir talebi vardır. Kitle ayaklanır, sokağa dökülür. Ya da sokağa dökülmez, toplu bir hareket yapar (böylesi bir –ani ya da planlı—örgütlenmenin birçok alternatif örneğini Occupy Wall Street’de ya da diğer işgal hareketlerinde gördüğümüz için “eylem” demek istemedim.) Ayaklanan kitle, egemenliğine tekrar sahip olur ve tekrar kurucu fonksiyonunu üstlenir. İtiraz ediyor ve hâlihazırda kendini gerçekleştirmiş yönetimden kendi payına düşeni geri istiyor. Bu, Jonsson’ın, toplumun sıfır noktası dediği yer.
 
Bu çatışma ve itiraz, sürekli tekrarlanıyor.
 
Çünkü, demokrasi budur. Yukarıda ismini zikrettiğim, bu konu üzerine çalışmış kişilerin söylediği de bu. Jonsson’ın dediği gibi, “Demokrasi, istikrarsızlığın rejimidir.”
 
O zaman, demokrasi neden protestoyu bir hak olarak görür?
 
Çünkü demokrasi, bir sonuç değildir. Aksini söyleyenlerin bahsettiği ancak prosedürel demokrasi olabilir. Yani bizim sandık demokrasisi dediğimiz şey. Bu garabetin demokrasi olup olmadığını bile bilmiyorum. Bence, otoriter bir rejimin süslenerek yumuşatılmış hâli.
 
Hukuk sistemlerinde iki ana hukukî kişi vardır: Kişi ve devlet. Grupların hukukî kişi olarak kabul edilmesi çoğunlukla ticaret hukukuna dairdir. Kitlelerin hukukî statüsü yok. Sendikalar mı? Toplu yasa teklifleri mi? Halktan toplanan imzalarla hükümeti veto yetkisi mi? Hiçbiri, kitlenin devletin izin verdiği sınırlar dışında kalan bir aradalık hâlini karşılamıyor.
 
İtirazlarında ve eylemliliklerinde kendini tekrar tekrar kuran kitlelerin, hukukî statüleri yok diye, politik bir özne olmadığını söyleyemeyiz. Bu, Aristoteles zamanından beri kitlelerin üzerinde bu kadar durulmasının en önemli nedeni.
 
Demokraside kitle isyan eder, itiraz eder. Vatter’e göre bu bir çekme-itmedir; yani karşılıklıdır; yani demokrasi, kitleler, kişi ve devlet arasında üçlü bir ilişkidir. Demokrasi sürekli yeniden üretilen, yaşayan, şekil değiştiren bir organizma olarak görülmelidir. Aynı dil gibi. Büyüyen, değişen, küçülen, özünü kaybeden, başka bir öz bulan.
 
Dolayısıyla isyan eden kitle, bütün bu politik devinimin bir parçasıdır. Demokraside ayaklanma, bir istisna hâli değil. Ayaklanmaya, itiraza ve isyana neden olan çatışma ise, demokrasinin özü.
 
Bunun istisna hâli olduğunu söyleyenler ve herkesi buna inandıranlar, güç sahipleri, bizleri temsil ettiğini iddia edenler, halk adına konuştuğunu ve halk hesabına hareket ettiğini her yerde dillendirenlerdir. Oysa, temsil bir kere bu kişilere geçtiğinde, halk artık sadece bir potansiyel olarak varlığını sürdürüyor—aktif bir politik aktör olarak değil. İtiraz motivasyonu ile aktifleşen kitlelerin isyanlarda, sokaklarda, itirazlarda bir araya gelen kişileri, devletin istikrarını sekteye uğratan birer çıkıntı değildir—aksine bir yönetimi demokratik kılan unsurdur.
 
Tabii, demokrasinin tanım itibariyle bir devinim olduğunu kabul edebilmek için çok fırın ekmek yemek gerek daha. Bu, bugünlerde kullanılan biçimiyle, “bir sonuç olarak demokrasi” karşısında “faşist-otoriter yönetimler” öngören ikili algıdan çok daha öte bir yerde duruyor. Demokrasiyi bir devinim olarak algılamak, kitlenin bugün bir şeyi, yarın başka bir şeyi isteyebileceği öngörüsünü kabul ediyor. Bu devinim, yöneticiler açısından ileriye yönelik devlet biçimiyle veya gücün kimde kalacağıyla ilgili hiç bir güvence sağlamadığı için, bir garanti veremediği için ve ön-şart olarak kitlenin değişebilme olasılığını temelinde koyduğu için, tabii ki, istikrarsızlığı bile anarşi ile karıştıran yönetenler açısından tekinsiz ve tehlikeli.
 
* * *
 
Seneler önce bir hocam ile birlikte Norveçli sosyolog ve kriminolog Nils Christie’nin Conflict as Property (Bir Mülkiyet olarak Çatışma) makalesini çevirmeye başlamıştık, ama yarım kaldı. Christie’nin bu makalede söyledikleri, dikkate değer: Toplumu öyle düzenlemeliyiz ki, çatışma hem teşvik edilen, görünür kılınan, sadece profesyonellerin eline bırakılmamış bir hâle getirilmelidir. Çatışma, toplumsal bir mülkiyettir ve hattâ –bence—toplumsal bir araçtır. Elimizde var olan şey çatışma ve totaliter ve güvensiz rejimlerin iddia ettiği gibi bu çatışma hâli bir istisna değil, demokrasi denen bir devinimin kişi bazında üç sacayağından biridir. Kitle, hiçbir şey olmasa, John G. A. Pocock’un söylediği gibi, politikada bir denge unsurudur.  
 
Demokrasi bir devinim ise, kitlenin buradaki yeri en az, en basit ve en temel hâliyle politik denetim, dönüşüm ve değişim mekanizması. Kitle, ne olursa olsun kurucu; çatışma da demokrasinin temel unsurlarından biri. Kitle, kendisini tekrar tekrar kurar ve kuracak da. Ülkenin, dünyanın, halkların, kimliklerin bugünkü hâllerinde ve maruz bırakıldığımız türlü tehdit ve şiddet karşısında umutlu olabilmek zor—hattâ gerekli mi ona bile bazen karar veremiyorum. Umut yerine öfkenin daha yararlı olduğunu söyleyen de var. Fakat madem burada bir devinimden ve evleviyetle kötü sayılmayan bir tutarsızlıktan bahsettim, o zaman bugün, umutlu olma hakkımı kullanayım ve Jonsson’a umutlarında katılayım:
 
“Tarih şiddet dolu, fakat eğer demokrasiye inanıyorsanız iki şeye daha inanmanız icap ediyor: Birincisi insanların çatışmaları ve düşmanlıkları barış içinde çözmeyi becerebilecek bir politik sistemi kendi başlarına örgütleyecekleri; ikincisi de insanların meşruiyeti olmayan, hukuka aykırı politik liderlere isyan ederek bunları yıkması. Tarih insanların kendilerini demokratik şekillerde tekrar yarattığını ve örgütlediğini gösterdi. Bugün demokrat olmanın anlamı budur.”

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?
?
P24’E YAZIN
Proje ve çalışmalarımızla ilgili düşünce, öneri ve görüşlerinizi bize buradan iletebilirsiniz.

Fikrini paylaş >>
© TUM HAKLARI SAKLIDIR.

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design