Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / Yalandan ve şiddetten adalet

27 Haziran

Yalandan ve şiddetten adalet

Öyle bir adalet ki bu, kanıt ortaya koymaya gerek görmemiş bir iddianameyle bir gazeteciyi cezaevinde tutabiliyor


Tam da Ahmet Altan’ın tarihe geçecek savunmasını “İnsanları nedensiz yere tutuklayan, yalan dolu iddianamelerle insanları yargılayan bugünkü adalet sistemine güvenim yok, o nedenle bir talebim de yok,” diye bitirdiği aynı hafta, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ açıklama yaptı: “Türk yargısı her türlü takdiri hak etmektedir. Çok net söylüyorum, Türkiye’nin yargısı AB ülkelerinin yargısından da, ABD’nin yargısından da daha adaletle hükmeden, daha doğru kararlar veren bir yargıdır. Ben bunu siyaseten söylemiyorum, ben bunu inanarak söylüyorum. Görüyoruz oralarda neler olduğunu.”
 
Belli ki Ahmet Altan’ın ve Bekir Bozdağ’ın bahsettiği adalet kavramları birbiriyle kesinlikle aynı değil.
 
 
Adalet nedir?
 
Adalet derken, kelimenin hakkını vermemizin mümkün olmadığını bir kenara yazmak da gerekir. Çok genel anlamıyla hakkaniyetin dağıtılmasının adıdır adalet. Fakat bu dağıtım, kime göre en iyi şekilde yapılabilir? Bakın Hans Kelsen “Was is Gerechtigkeit” (Adalet Nedir?) makalesinde ne diyor:
 
“Bu nedenle, Roma valisi Pilaus’un ‘hakikat nedir?’ sorusundan, İsa’nın karnından doğan, başka ve daha önemli bir soru—insanlığın ebedî sorusu—ortaya çıkar: Adalet nedir? Başka hiçbir soru böylesine çok kan ve gözyaşı dökülmesine sebep olmamış ve başka hiçbir soru Eflatun’dan Kant’a en ünlü düşünürlerin yoğun ilgisine konu olmamıştır. Ancak başka hiçbir soru bugün, diğer zamanlarda olmadığı kadar da cevapsız kalmamıştır. Öyle görünüyor ki bu soru, kaderine boyun eğmiş bilgeliğin uygulandığı ve insanın kesin bir yanıt bulamayacağı, fakat ancak onu geliştirebileceği sorulardan biridir.”
 
Öncelikle insanlık tarihi kadar eski olan adaletin tarihinin genel hatlarının kabataslak bir özetini geçelim.
 
Aristoteles’e göre hukuk ve adalet, toplumun ve devletin temelidir ve daha da önemlisi, düşünür, hukuksuz bir adaletin varlığını düşünemez bile. Aynı şekilde, medeni hukuki ile kamu hukuku ayrımını yapan Romalı hukukçu Ulpianus, adaleti “herkese kendi payına düşeni vermek konusunda sonsuz ve sürekli çaba harcanması” olarak tanımlamıştır. Savaş ve Barış Hukuku’nu yazan Hugo Grotius’a göre adalet, ancak söze bağlılık formülü ile mümkündür. Thomas Hobbes, toplumun kurulmasında bir sözleşmenin varlığını merkeze aldığı gibi, adaletin de ancak bu sözleşmeye uymak ile tesis edilebileceğini söyler. Yani adaletsizlik sözleşmeye, daha doğrusu kurulmuş hukuk sistemine uymamaktır. Sözleşmeciler arasında yaygın fikir, adaletin, topluma temel oluşturan sözleşmeye bağlı olarak ortaya çıktığı, daha doğrusu yaratıldığı yönünde.
 
Doğal hukuk teorileri ile hukukî pozitivizm arasındaki fark, kesinlikle birinde bir hukuk sisteminin var olması ve diğerinde merkeze hukuk sisteminin alınması değildir.
 
Doğal hukuktaki mutlak hukuk da, hukuki pozitivizmdeki hukuk kadar temeldir, nettir ve hukukun herkese ve eşit uygulanması amacını taşır. Farklı olan hukukun kaynağıdır: Biri hukukî kuralları Tanrı’nın yarattığını ve etik bir kaygının hukukta bulunması gerektiğini, aksi takdirde buna geçerli ve meşru bir hukuk sistemi diyemeyeceğimizi söylerken, diğeri (hukukî pozitivizm) herhangi tutarlı bir sistemin meşru bir sistem olabileceğini söyler. Hukukî pozitivizmin en büyük isimlerinden Kelsen’in açıklamasına dönersek:
 
“Özgürlük, eşitlik, güvenlik, hakikat, yasallık ve benzeri farklı değerlerin sıralamasına ilişkin soruya, örneğin, kurtuluşunu (öteki hayattaki ruhunun kaderini) dünya nimetlerinden daha çok önemseyen inançlı bir Hıristiyan veya öteki hayata inanmayan bir materyalist farklı şekilde cevaplandıracaktır. Ve aynı şekilde bu cevap, kararın, bireysel özgürlüğün en yüksek iyi olduğunu düşünen bir liberal ile sosyal güvenliği ve bütün insanlara eşit muamelede bulunulmasını özgürlükten daha yüksekte sıralayan bir sosyalist tarafından verilmesine göre tamamen farklı olacaktır. Cevap her zaman öznel, bu nedenle sadece göreceli bir değer yargısı niteliğine sahiptir.”
 
Modern hukukların temeli 1900’lerin akımı hukuki pozitivizme göre adalet çok zor tanımlanan ve kişiden kişiye göre değişebilen bir kavramdır. Adaleti dışarıda bırakarak yaratılan hukuk sisteminde hukukun en azından kendi dediğine uygun davranması beklenir.
 
Adaletin yorumlanmasında değer yargılarının öznelliği nedeniyle, içinden çıkılamayan kavramlar tabii ki çok. Tam da bu nedenle diyoruz, adaletin birçok yüzü vardır, kişiseldir, ideolojiktir. Fakat, adalet, kaynağı, yorumlanma şekli ya da ideolojisi ne olursa olsun eşitlik, rasyonalite ve etik ile, bunların hepsiyle veya biriyle birlikte yorumlanır.
 
Adaletin, özellikle var olan hukuk ne olursa olsun—bu hukuk karşısında aynı koşullar altında herkesin eşit cezalandırılması ile sıkı sıkıya bir ilgisi vardır.
 
Son olarak, TDK’nın adalet tanımına bakalım: 1. Yasalarla sahip olunan hakların herkes tarafından kullanılmasının sağlanması. 2. Hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme. 3. Bu işi uygulayan, yerine getiren devlet kuruluşları. 4. Herkese kendine uygun düşeni, kendi hakkı olanı verme, doğruluk.
 
 
Adalet ne değildir?
 
Adalet, AKP’nin anladığı anlamıyla, TDK’nın tanımı da dahil, bu yukarıda anlattıklarımın hiçbirine uymuyor. Ne etik bir tavır sergiliyor, ne doğru, ne tutarlı. Ne eşitliğe yönelmiş bir hukuk anlayışı, ne de kendi içinde kendi dediğiyle uyumlu ve meşru bir hukuku var. Ne tanrısal bir etik kurallar düzenine uygun, ne doğal hukuk kavramlarını karşılıyor, ne hukuki pozitivizmin öngördüğü kendi içinde tutarlı bir hukuk sistemi yapısını ortaya koyuyor.
 
Dolayısıyla AKP’nin adaleti ya insanlık tarihinin adalet diye tanımladığı herhangi bir şeye uygun düşmediğinden adaletsiz, ya da yepyeni bir adalet tanım ortaya atmış.
 
AKP’nin bu yepyeni adalet anlayışı, Altan’ın savunmasında bahsettiği gibi, “hukuka ve adalete düşmanlık etmek”ten ibaret. Adalet adı altında, adalete ve hukuka karşı çıkmak.
 
Yalan ve şiddet üzerine geliştirilmiş bir adalet kavramı. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın adalet dediği, bu.
 
Öyle ki baştan sona yalanla dolu, kanıt ortaya koymaya gerek görmemiş bir iddianameyle bir gazeteciyi cezaevinde tutabiliyor. Fikir özgürlüğü derken, “sadece bazılarının fikir özgürlüğünü” savunan, kendisini alkışlamayanı vatan haini ilan eden, ölüme ve açlığa terk eden, her türlü sosyal, ekonomik, şiddetli baskıyla susturan bir adalet.
 
Sadece hukuk ile vatandaşlarına verdiği ulusal sözleri tutmamakla da kalmıyor, uluslararası bir şiddet göstermeme sözünü de bozuyor: Tayyip Erdoğan’ın emriyle korumalar, “Servet Abi, dalın” diyerek kendi toprakları dışında bir yerde protestocuları tekme tokat döverek yerlerde sürükleyebiliyorlar.
 
Bekir Bozdağ neden “bizim yargımız daha adaletli” diyebiliyor? Çünkü ABD, kendi sınırları içerisindeki bu düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlamaya yönelik, mülkîlik ilkesini tamamen yok sayan ve şiddet içeren saldırıyı yutmadı ve yutmayacak; bu korumalar hakkında yakalama kararı çıkardığını kamuoyuna duyurdu ve Washington DC Emniyet Müdürü Peter Newsham, aranan 12 kişiye ABD yargısına teslim olma çağrısında bulundu. Çünkü aralarında John McCain’in de olduğu senatörler, büyükelçinin görevden alınması ve Türkiye’nin özür dilemesi için çağrıda bulundu. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri, korumalarının yaptığı saldırıyı, aynı eve kapatılıp yakmaları uzaktan izlediği gibi izleyen Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sorumluluk almasını istiyor. Çünkü Almanya, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın korumalarının 7-8 Temmuz tarihlerinde Hamburg’da düzenlenecek G20 zirvesi için Almanya’ya gelmesini istemiyor. 
 
Devletin devlet olma hâli nedeniyle taşıması gereken ilk sorumluluk, hata yapamayacak olmasıdır. Devlet, hata yaptığında bile ona hata denmez, çünkü o hata, politikadır. Adalet anlayışı da hukuk sistemi de devlet eliyle bir kere kırıldı mı, artık o devlet adaletli değildir, meşru bir hukuku da yoktur. Devletin savcısının bilfiil yalan söyleyerek bir resmî belge hazırlaması, protestocuya saldırması bir hata değil, devlet politikasının apaçık yansımasıdır. Tabii ne yalan iddianame bir ilk ya da son ne de AKP’nin sosyal, fiziksel ve ekonomik şiddet ile kendini alkışlamayanları susturuyor olması. Bundan ne milletvekilleri, ne gazeteciler, ne akademisyenler, ne sanatçılar âzâde.
 
AKP’nin yeni keşfetmediği bir uygulama var ki hakkını vermeliyiz: Bir toplumun özgürlükçü tüm entelektüel kesimini ortadan kaldırmak, ne yazık ki pek orijinal bir fikir değil, aksine diktatörlüğün ilk ve en etkili yöntemlerinden biri.
 
Dolayısıyla İtalyan hukukçu ve faşizm karşıtı Pierre Calamandrei’nin dediği gibi:
 
“Hiç kimse onu bulandırmadığı ve ihlal etmediği sürece hukuk teneffüs ettiğimiz hava gibi görünmez ve tutulmaz bir şekilde etrafımızı kaplar. Hukuk ancak kaybettiğimizi anladığımız zaman değerinin farkına vardığımız sağlık gibi sezilmez bir şeydir.”
 
Türkiye’de yaşayan en azından yüzde elli bir hukukun ya da hukuksuzluğun kesin olarak farkında olduğuna göre, hukuku çoktan kaybettik. Geçmiş olsun adalet.   
 
Ve bu nedenle, tekrarlıyorum:
 
“İnsanları nedensiz yere tutuklayan, yalan dolu iddianamelerle insanları yargılayan bugünkü adalet sistemine güvenim yok, o nedenle bir talebim de yok.”

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?
?
P24’E YAZIN
Proje ve çalışmalarımızla ilgili düşünce, öneri ve görüşlerinizi bize buradan iletebilirsiniz.

Fikrini paylaş >>
© TUM HAKLARI SAKLIDIR.

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design