Anasayfa / FİGEN A. ÇALIKUŞU / Yazardan-gazeteciden darbeci çıkmaz...

31 Ağustos

Yazardan-gazeteciden darbeci çıkmaz...

Gazetecinin bir yazısının ya da açıklanan bir düşüncenin ‘’cebir ve şiddet’’ unsuru ile bir tutulması tam bir akıl tutulmasıdır

 
 CHP’nin Çanakkale’de düzenlediği Adalet Kurultayı sona erdi.
 
29 Ağustos günü Eskişehir Milletvekili Utku Çakırözer yönetiminde yapılan ‘’Tutuklu Gazeteciler ve Kapatılan Yayın Kuruluşları’’ konulu çalıştaya, Turgay Olcayto, Pınar Türenç, Erdem Gül, Doğan Tılıç, Işık Kurt, Eyüp Burç, Celal Ülgen, Ergin Cinmen, Şehriban Aksu ve Bülent Utku ile birlikte ben de katıldım.
 
Cezaevi koşulları, avukat görüşmelerinde yaşanan sıkıntılar, kısıtlanan savunma hakları, ailelerin payına düşen tüm zorluklar yaşadığımız örnekleri ile tek tek konuşuldu.
 
Utku Çakırözer her konuşmacıdan ‘’ne yapmalı, neler yapmalıyız’’ başlığı ile öneriler getirmelerini de özellikle istedi.
 
Masanın etrafında oturanlar, ülkenin en karanlık günlerini yaşadığı, yargı eliyle adalet değil zulüm dağıtıldığı, iddianamelerin kes-kopyala-yapıştır usulü düzenlendiği, suç ve delil bağlantısı aranmadığı ama değişik bir ‘’komiklik’’ unsurunun bu dönem iddianamelerine yerleştiği konularında hemfikirdi zira.
 
‘’Komiklik’’ unsurunu bir parça açmak isterim. Gazeteci ve yazar iddianamelerinde bir ‘’yok’’ tarifi bulunuyor. Var olan bir suç ‘’yok’’ ama muhalif olan, akıllardan geçen, beğenilmeyen bir düşünce var.
 
Beğenilmeyen düşünce de savcıların hislerine göre suç. 
 
Savcıların hissetmeleri yeterli.  Hissettikleri noktada her şeyi delil yapabilirler; bir avukat arkadaşın örneklediği üzere ‘’15 gün önce işten ayrılmışsın demek ki darbecisin, 15 gün makûl süre gibi.’’
 
Ya da Ahmet Altan ve Mehmet Altan’ın iddianamelerinde olduğu gibi ‘’anayasanın fiilen ihlal edilmesinin, hukuktan ayrılmanın darbelere neden olabileceğine  yönelik eleştirisel konuşmadan; darbe olacağını biliyorsun, demek ki darbecisin’’ neticesine varıp 3 kez müebbet hapis çıkarmak gibi. 
 


Çalıştayda, bana ayrılan bölümde, P24 tarafından özenle takibi yapılan tutuklu gazeteci ve kapatılan yayın kuruluşlarının sayılarını verdim.
 
Hukuksuzluk ve skandalların sadece buralarda değil, örneğin Diyarbakır’da da yaşandığından, geçenlerde sessiz sedasız duruşması yapılan Nedim Türfent’ten, duruşmada yaşanılan ağır hukuk skandallarından söz ettim.
 
Sonra çok önemli bulduğum ‘’yazı ya da sözden cebir şiddet, yazardan darbeci çıkar mı’’ bahsini paylaştım.
 
Yalçın Bayer’in de dikkatini çekmiş olsa gerek ki 30 Ağustos 2017 tarihli Hürriyet'teki yazısında, katıldığımız Çalıştay’dan söz etmiş ve ‘’Yazardan Darbeci Çıkmaz’’ başlığı ile bu bahsi köşesine taşımış.
 
Darbe suçları için ilgili TCK 309, 311 ve 312. maddelerine baktığımızda, bu suçların sadece cebir ve şiddet kullanarak işlenebildiğini, cebir ve şiddetin suç unsuru kabul edildiğini görüyoruz.
 
Eski ceza kanunundan farklı olarak yeni ceza kanununda darbe suçuna teşebbüs suç sayılmakta ve teşebbüs aşamasında cebir ve şiddetin neticeyi elde etmeye elverişli olup olmadığı değerlendirmesinin de yapılması gerekmekte.
 
Kanunun ilk düzenlemesinde “cebir veya tehdit” olarak geçen ifade, komisyonda değiştirilerek “cebir veya şiddet” şekline çevrilmiştir.
 
Bu değişikliğin gerekçesi  ise  “ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında kullanılan hakların bu suç kapsamında değerlendirilmemesi” olarak gösterilmiştir.
 
İşin garip yanı bu değişiklik AKP iktidarında ve muhalefetin de tam desteği ile yapılmış olmasına karşın, bu gün düşüncelerinden ötürü yargılanan gazetecilerin iddianamelerini yazan savcılar ve yargılayan hakimler sanki bu gerekçe ve değişiklikten haberdar değil gibi davranmaktalar.
 
Bu gerekçeyi görmezden gelmeleri mi yoksa hiç okumamış olmaları ihtimali mi, hangisi daha vahim, ben bilemedim.
 
Darbe suçlarına suçun maddi unsuru ve manevi unsuru ile birlikte bakıldığında, gazetecinin bir yazısının ya da açıklanan bir düşüncenin ‘’cebir ve şiddet’’ unsuru ile bir tutulması tam bir akıl tutulmasıdır.
 
Hukukun uyuduğu, uyutulduğu bir dönemdeyiz ama hukukun asla ölmediğini de iyi biliyoruz.
 
Bu yüzden ne yaparlarsa yapsın, nasıl zorlarlarsa zorlasınlar yazı ve sözden cebir ve şiddet, yazar ve gazeteciden darbeci çıkmaz, hele hele 3 kez ağırlaştırılmış müebbet cezası hiç çıkmaz.
 
‘’Biz hâlâ ne yazık ki insanı keşefedemedik’’ 
Çalıştay izlenimlerinden aktarmak istediğim, hoşa giden ve kabul gören bir başka bahis de Ali Bulaç’ın avukatı Mehmet Ali Devecioğlu’nun yaptığı bir eleştiri oldu; ‘’biz hâlâ ne yazık ki insanı keşefedemedik’’ diyordu meslektaşım.
 
Düşünce suçundan tutuklu gazetecilere dahi ‘’insan’’ parantezinde bakılamadığından, medyanın ve hattâ ifade ve düşünce özgürlüğünü savunan cephenin içinde dahi ciddi bir ayrışma ve ayrımcılık bulunduğundan söz ediyordu.
 
Haklıydı ve tüm katılımcılar tarafından da haklı bulunmuştu ama gene de çalıştayın sonunda bir başka meslektaşım Celal Ülgen’in bir yaklaşımı, meselenin tam özü noktasında hâlen sıkıntılar olduğunu hepimize gösterdi.
 
Değerli meslektaşım Ergin Cinmen konuşmasında öneriler sunarken, yaşanan hukuk skandalları karşısında Barolar ve özellikle Barolar Birliği'nin ciddi ve süreklilik gösteren bir eylemlilik ile sürecin takipçisi ve yönlendiricisi olması gerektiğini paylaşmıştı.
 
Celal Ülgen de sözlerine buradan başladığında Ergenekon ve Balyoz yargılamalarında çok yalnız bırakıldıklarını, bugün sahip çıkmadığı söylenen Barolar ve Barolar Birliğinin yanlarında olduğunu, bizlerin ise oralarda olmadığı söylüyordu. 
 
Hattâ daha açık bir ifade ile bu yalnızlık sebebi ile kırılganlık yaşadıklarını, yeni yeni barışıyor olduklarını, bunun da normal karşılanması gerektiğini ekliyordu.
 
Yadırgadım açıkçası, o gün yanında olmayanlara kırılıp, bugün onların yanında Barolar Birliğinin, Baroların olmamasını normal buluyor, bu ağır zulüm ve hukuksuzluk günlerinden geçerken geçmiş dönem kırgınlıklarından ve barışma sürecinden söz ediyordu.
 
Sözünü ettiği davalar düşüncenin yargılandığı gazeteci, yazar davaları değildi.
 
Bugün yaşanan hukuk skandallarına, tutuklanan insanların serbest bırakıldıkları gece tekrar tutuklanmasına, mahkeme üyelerinin bir gecede açığa alınması gibi eşi benzeri pek görülmemiş hukuk skandallarına Barolar Birliğinin üst perdeden tepki vermesi gerekir.
 
Kişiler kırılabilir, meslekleri avukatlık olanlar için savunma hakkı söz konusu olduğunda garipserim ama tercihtir bir şey diyemem.
 
Ancak savunma hakkının üstlenicisi avukatların örgütlendiği Barolar Birliğinin, hukuk skandallarının yaşandığı davaları takip etmesini istemek gibi haklı bir talebe, ‘’Barolar Birliğinin, Baroların takip ettiği davalarda da sizler yoktunuz’’ cevabına ve hatta kırılma ve barışma sürecinden söz edilmesine elbette itirazım olur ve bu itirazımı da Çalıştay’da dile getirdim.
 
Barolar, Barolar Birliği bireysel düşüncelere göre hareket edemez. Evrensel hukuk çerçevesinde her fikrin özgür olarak ifade edilmesinin savunucusu olur, kimseye kırılamaz, küsüp barışamaz.
 
Haksızlıklarla, hukuksuzlukla ve zulüm ile birlikte mücadele vermesi gereken cephenin içinde düştüğü açmazın sebebi bu anlayış ne yazık ki…
 
Çalıştay’da da sormuştum şimdi gene soruyorum:
 
Parçalı demokrasi, parçalı adalet olur mu?
 
"Demokrasi gölgede yetişmez"...
 
Montesquieu’nun ne güzel, ne yalın bir anlatımıdır.
 
Gölgelerde kalan, parçalı bir demokrasi olamayacağı gibi, parçalı adalet de olamaz.
 
Ama gelin görün ki iktidardan Cumhurbaşkanına, medyasından yargısına herkes demokrat ve herkes ifade düşünce özgürlüğü savunucusu.
 
 Nasıl mı?
 
İdeolojik ve fikirsel olarak kendileriyle aynı ya da benzeşenler için.
 
Cezaevinde tutulan gazetecilerin büyük bir çoğunluğu için aleyhlerine delil gibi sunulan sözde tek bir delil var; yazdıkları yazılar.
 
Tamamı gazetecilik faaliyeti sayılacak bu davalarda, tüm gazeteciler için eşitlik  ve özgürlük isteği yerine ne yazık ki  sanki sadece fikirsel olarak benzeşme içinde olan gazeteciler tutuklu imiş gibi davranılmakta. 
 
Parçalı adalet, parçalı özgürlük savunculuğu bir Truva atı misali bizi, bu düzeni sahneye koyanlara götürür ve bu oyun onlar için mutlu son ile biter.
 
Tek tip düşünceyi ve cepheleşmeyi yerleştiren bir düzen var. Bu düzen balyozunu medya üzerine de indirmekte. Bu noktada yandaş dediğimiz mahalle de kendisinden beklenileni hakkıyla yerine getirmekte, hattâ iktidarın göz bebeği olmak için kendi aralarında dahi yarışmaktadır.
 
Meslektaşlarını bir yargıç gibi yargılayan, kimlerin tutuklanacağının listelerini yapan, işinden kovulmasını isteyen gazetecileri görüyoruz.
 
Sadece darbeye karşı çıkmak yeterli değil. Bu ülkenin, herkes için eşitlik herkes için özgürlük eşiğini artık atlaması gerekiyor oysa.
 
Bu eşik de ne yazık ki kafası karışık insanlarla bir türlü atlanmıyor.
 
Çıkış yolu için bir başlangıç aranıyorsa; gerçek bir yüzleşme ile yola çıkıp, ‘’ne kadar adalet, kim için adalet , kim için özgürlük’’ sorusunun tek cevabı olan ‘’herkes için adalet, herkes için özgürlük’’ sloganı ile yola devam edilmelidir. 
 
Elbette gazetecilik yerine yargıçlık yapanlarla değil, gerçek tam bağımsız bir medyayı özleyenler ve isteyenler eşliğinde.
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design