Anasayfa / SEZİN ÖNEY / İşte ‘’Düz Dünya Tezinin" ilham kaynağı

oneysezin@hotmail.com

10 Eylül

İşte ‘’Düz Dünya Tezinin" ilham kaynağı

Sırf Batı'ya karşı çıkmak için evrensel akademik bilgilere karşı çıkıp, bilimsel gelişmeleri "İslam âlemine karşı komplo" sayarken...


Yok; konu kapanmadı ve kapatmayalım da...

Çünkü, bu "Dünya'nın düz olduğunu" iddia eden yazı, Türkiye'de hızla yayılmakta olan çok ciddi bir psikolojik rahatsızlığın çok açık, gözden kaçamayacak belirtilerinden... Sanrısal bozukluk (delusional disorder) adlı psikiyatrik hastalığın yani.

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin Fatih Gençlik Kolları'ndan, imzasını "Çevre, Şehir ve Kültür Başkanı" titriyle atan Tolgay Demir, "Düz Dünya Teorisi" başlıklı yazısında, "Dünya'nın yuvarlak olduğu tezinin, Vatikan, Masonlar, Cizvitler  ve Yahudiler'in komplosu" olduğunu iddia etmişti . Yazı sadece, "AK Gençlik Fatih"in internet sitesinden nedense kaldırılmakla kalmadı. (Arşivlenmiş kopyası şu adreste)

Demir, yazının kendisine ait olmadığını öne sürdü ve şöyle de bir açıklama yaptı:

“Flat Earth Society adlı bir grubun düz dünya teorisi başlıklı yazısını okudum, ilginç geldiği için paylaştım. İnandığım için değil; bana ilginç geldi, paylaşmak istedim. Benim böyle bir söylemim yok. Buna inananlar var."

Şimdi, bu; özrü kabahatinden beter bir durum: demek ki, bu yazı bir intihal örneği... Çünkü yazının hiçbir yerinde, altıntı olduğuna dair bir atıf yok. Tersine "yazar" (artık Demir'in kendisi değilse tabii), çok net biçimde kendi görüşlerini ortaya koyduğunu ifade ediyordu.

Türkiye'de akademik dünya, KHK'lar, meslekten toplu ihraçlarla sarsıntı yaşamadan da önce, çok ciddi sorunlarla boğuşuyordu: Örneğin, Haziran 2016'da, Kemal Göktaş imzalı, Cumhuriyet'te yayınlanan şu haberde yer aldığı üzere, Türkiye genelinde üniversitelerde yazılan tezlerin üçte birinin intihal, yani "çalıntı" olduğu kanıtlanmıştı:  

"Boğaziçi Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma, yüksek lisans ve doktora tezlerinin yüzde 34’ünde “ağır intihal” yani bilimsel hırsızlık yapıldığını ortaya koydu. Vakıf üniversitelerinde intihal oranı yüzde 46 seviyesine çıkarken kamu üniversitelerinde bu oran yüzde 31 oldu. Bilimsel çalışmaların “orjinal” olup olmadığını gösteren benzerlik indeksinde de dünya ortalaması yüzde 15 iken Türkiye’de bu oran yüzde 28.5 çıktı.

“Akademik yazı kalitesi” ile ilgili bir çalışma yürüten Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Politikaları Araştırma ve Uygulama Merkezi (BEPAM) bu kapsamda 2007-2016 yılları arasında yazılmış 470’i yüksek lisans ve 130’u doktora tezi olmak üzere 600 tezin incelenmesini tamamladı. Bu tezlerin 477’si kamu, 123’ü vakıf üniversitelerinde yazılmıştı ve 89’u İngilizce ve 511’i de Türkçe idi. Tezlerin incelemesinde “turnitin intihal programı” kullanıldı ve programın her bir çalışma için ayrı ayrı belirlediği benzerlik indeksi kullanıldı."


Bu veriler, akademisyen Ziya Toprak'ın "Türkiye'de Akademik Yazının Durumu" başlıklı çalışmadan alıntılanmıştı. 2016'da tablo böyleydi; ama mevzunun kökü  derin. 2007'de, Nature dergisinde yayınlanan bir yazıda, "çalıntı" oldukları iddiasıyla Türkiye'den 15 fizikçinin 70 makalesinin, "uluslararası literatürden geri çekildiği" belirtilmişti.

2017'ye gelindiğinde ise, Habertürk'ten Yusuf Doğan'ın, "Naylon Tez Pazarı" başlıklı haberinde belirttildiği üzere, "para karşılığı tez yazan" bir sektör ortaya çıkmış ve intihal profesyonelleşmiş ve akademinin bir yan sanayii koluna dönüşmüştü.

Doğan'ın haberine göre: "‘Naylon’ lisans tezinin fiyatı 2-3 bin, yüksek lisans tezinin ise 3-10 bin TL arasında değişiyor. Fiyat doktora ve doçentlik tezlerinde 5 binden başlayıp 20 bin TL’ye kadar çıkabiliyor. Özel bir üniversitenin dekan yardımcısı, “YÖK işin farkında! Naylon tez yazdırıp doktor, avukat oluyorlar” diye isyan ediyor" idi. Üstelik de, tıp alanında bile sahte tez yazdıran vardı; yani doğrudan insan hayatını elinde tutan bir konuda...

Demir'in "kendisine ait olmayan", "Düz Dünya" yazısına dönecek olursak, bu yazı bir yandan intihal(miş demek ki)!

Öte yandan da, özellikle Arap ülkelerinde tartışma konusu olan bir "akademik buhranın" örneklerinden.

Ne mi bu "buhran"?

Sırf Batı'ya karşı çıkıyor olmak için, yüzlerce yılda oluşan evrensel akademik değerler ve bilgilere karşı çıkan, bilimsel tüm gelişmeleri de, "İslam âlemine karşı bir komplo" diye niteleyen bir akımın yayılması... Üstelik de, bu akımın "Müslümanlara komplo" diye nitelediği "Düz Dünya" gibi tezlerin kaynağı kim dersiniz?  Hiç öyle, Orta Çağ'a falan gitmeye gerek yok, çünkü  "Düz Dünya" tezini o dönemlerde de savunan hiçbir topluluk yoktu.

Bugün, Demir'in yazısında olduğu gibi yansımalarını gördüğümüz "Düz Dünya" tezinin ilham kaynağı, 19. yüzyıl sonunda, Amerika Birleşik Devletleri'nde Illinois Eyaleti'nin Zion (Siyon) adlı kasabasında kurulan, Evanjelist "Hıristiyan Katolik Kilisesi"nden (Christian Catholic Church) başkası değil.

Kendilerini "Evanjelist Siyonistler" olarak niteleyen bu grubun mensupları, bugünkü "Düz Dünya Topluluğu" (Flat Earth Society) gibi radikal grupların köklerini ve tezlerinin temelini aldığı kişiler.

"Hıristiyan Katolik Kilisesi," 1896'da "ruhani lideri" John Alexander Dowie tarafından kuruldu. Aslında, Kilise'nin kurulduğu Siyon kasabası, Dowie tarafından bu Evanjelist grup için kuruldu desek daha doğru.
Bu cemaatin hikâyesi de şöyle: Kurucu Dowie, iddialara göre, İngiltere'de kurduğu Evanjelist cemaat ciddi biçimde borca girince, sigortadan yararlanmak için kendi kurduğu kiliseyi kundakladı. Hakkındaki şaibeler ayyuka çıkınca da, Amerika'ya kaçtı ve "Uluslararası İlahî Şifalandırma Derneği"ni kurdu. Dowie, hastaları "ilahî yollarla" iyileştirdiği iddia ediyor ve kendisine inananların da bol bol parasını alıyordu. Dahası, iflas etmekte olan şirketleri ucuza kapatıp, hisselerini de müritlerine satıyordu. Foyası meydana çıkınca kendisini dava edenler oluyor, hukukla başı belaya girince de bir eyaletten diğerine geçerek izini kaybettiriyordu. 
Dowie, sonunda Şikago'da, kalabalık izleyici kitlelerinin önünde gerçekleştirdiği "şifalandırma ayinleri" sayesinde, tam manasıyla voleyi vurdu. Yaklaşık 6 bin kişilik bir mürit kitlesine kavuştu ve bu müritlerin tüm mal varlıklarını, kurduğu "Siyon Bankası"na (Zion Bank) bağışlamasını sağladı. Bu sadık mürit kitlesi, "Siyon Tarikatı'nı" oluşturuyordu. Bu banka aracılığıyla da, Şikago'nun kuzeyinde büyükçe bir arazi aldı ve Siyon kasabasını kurdu. Burada da, teokratik bir "kasaba-devlet" kurdu. Siyon'da, alkol, sigara, domuz eti ve modern tıp yasaktı. Dowie, sadece Amerika değil, dünya genelinden de takipçileri, Siyon'a çekti ve hepsinin de malını mülkünü üzerine geçirdi.

En sonunda, Dowie'nin kendisi bunamaya başladı ve üzerine bir de felç geçirdi; tedavi için de 1905'te Jamaika'ya gitti. Bu seyahati fırsat bilen Dowie'nin "sağ kolu" (ve işin ironik yanı, "Genelkurmay Başkanı" sıfatını verdiği) Wilbur G. Voliva, kendisine "darbe yaptı" ve Siyon'un yönetimini ele geçirdi.

Voliva, müritlere "kandırıldıklarını" ve yaklaşık 4 milyon dolarlık bir servetin "kayıp" olduğunu duyurdu. Karalar bağlayan müritlere, "Siyon'u kurtaracağı" sözünü verdi ve gerçekten allem edip kallem edip, 6 bin kişilik kasaba nüfusunun ekonomik durumlarını, yeni yatırımlarla düzeltti de. Jamaika'da kalakalan Dowie ise, "yasal yollara başvuracağı" tehditlerini savurduysa da, sonunda kendisine bağlanan 2 bin dolarlık aylığa razı gelip sustu.

Voliva, Siyon'da çikolata ve çörek, dantel dokuma fabrikaları gibi endüstriyel yatırımlar yaparak "ekonomik kalkınma" sağlarken, bir yandan da, yeni bir inanç doktrini oluşturdu. Bu doktrinin temelinde de, "Düz Dünya Teorisi" vardı. Voliva'ya göre, "Dünya'nın bir küre olduğu" iddiası, "Evrim Teorisi" ile beraber "inançlı insanlara karşı bir komplo" idi. Siyon Kasabası da Dünya'nın merkeziydi.  

Voliva, 1923'te kendi radyo istasyonunu kurarak dünya geneline yayın yapan ilk Evanjelist vaiz de oldu. Ancak, Voliva da, selefi Dowie gibi, lüks yaşama çok meraklıydı ve aşırılıkları Siyon'un iflas etmesine neden oldu.

20. yüzyıl başında, Dowie, Voliva ve büyük bir inatla, Siyon Cemaati'ne inananlar... Şimdi, 21. yüzyılda aynı inatla, fantaziler âleminde kaybolan, modern bilimi inkâr ederek hidayete ereceğini düşünen müritler, "Sanrısal Bozukluk"tan muzdarip bana kalırsa... İllüzyonlar, kendilerini inandırdıkları yalanlar ve komplolarla tatmin bulan "kurban psikolojileri" içinde dönenip duruyorlar.

Şimdi, Türkiye'de de, kendi uydurduğu yalanlara inanan, sanrıları içinde kaybolanlar var. Elbette, başka ülkelerde de bu tip kişiler var. Ama, Arap ülkeleri (ve şimdi de Türkiye'de), akademik gerçeklerin yerini sanrıların almasına çalışan, bunu hayat gailesi haline getirenler var; hem de bir akım halinde. Bu durumun Arap ülkelerindeki tezahürü de, gelecek yazıya kaldı artık.
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design