Anasayfa / PUNTO24 / “İnsan kendi dilinin lezzetini sevdiği kadar vatanı sever”

21 Ekim

“İnsan kendi dilinin lezzetini sevdiği kadar vatanı sever”

Mesleğimizin büyük ustası gazeteci yazar Çetin Altan’ı ölümünün ikinci yıldönümünde sevgi, saygı ve özlemle anıyoruz


Kendi deyimiyle “insanlığın o ortak bahçesine, Dostoyevski’lerin, Rembrandt’ların, Beethoven’ların bulunduğu bahçeye bir karanfil bırakmak için” yaşadı; 22 Ekim 2015’te, seksen sekizinci senesinde sona eren çok renkli, çok mücadeleci, çok üretken bir hayatı oldu.
 
Türkiye’de gazeteciliğin ve edebiyatın en güçlü kalemlerinden biriydi ve, yine kendi deyimiyle, “Türk yazarlarının bir tefrika hâlinde kuşaktan kuşağa uzayıp giden kahırlı öyküsü”nden, yani fikirlerinin, sözlerinin, yazılarının cezalandırılmasından o da payını almış, yüzlerce kez yargılanmış ve Sağmalcılar Cezaevi’nde hapis yatmıştı.
 
İlginçtir, 1 Şubat 2009’da ona 2008 Yılı Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü Aya İrini’de bir törenle takdim eden dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, “Bugün mutlulukla ifade ediyorum ki Türkiye artık ne Çetin Altan’ı 300 kez mahkeme kapılarına çağıran ve düşünceyi mahkûm eden bir Türkiye’dir, ne de Nâzım Hikmet’i 12 yıl boyunca hapishanelerde tutan Türkiye’dir. O alıngan, o vehimler üreten Türkiye, artık yerini öz güvene bırakmıştır” diye kutluyordu memleketi.
 
Erdoğan’ın bu sözlerinden sekiz buçuk yıl sonra, büyük usta Çetin Altan’ı ölümünün ikinci yıldönümünde sevgiyle, saygıyla, özlemle, dolu dolu geçen hayatına kısa bir bakışla anarken, aynı kahırlı öykünün devamını 13 aydır Silivri Cezaevi’nde tutuklu olarak yaşayan oğulları Ahmet Altan ve Mehmet Altan’a da selam gönderiyoruz.
 
 

Altan’dı, Çetin Altan oldu
 
Çetin Altan 22 Haziran 1927'de İstanbul'da doğdu. Dedesinin babası Kırım'dan göç eden arabacı Ahmet Kıpçakski, dedesi Tatar Hasan Paşa idi.
 
Babası hukukçu Halit Bey, annesi ise Nurhayat Hanım’dı.
 
1929’da Halit Bey vilayet hukuk danışmanı olarak Edirne’ye tayin olunca, altı sene ailesiyle birlikte bu şehirde yaşadı. 1932’de Kaleiçi’ndeki İstiklal İlkokulu’na başladı.
 
Soyadı Kanunuyla ailesi 1936’da "Altan" soyadını alıncaya kadar adı Altan’dı, dokuz yaşından itibaren ise Çetin adını verdiler ona, Çetin Altan olmuştu artık.
 
 
16 yaşında ilk imza, 19 yaşında ilk kitap
 
 
Adını ilk kez bir dergide basılı olarak gördüğünde 16 yaşındaydı; dergi Foto Magazin’di ve Çetin Altan’ın şiiri  “Genç İstidatlar” sütununun en başında yayımlanmıştı. Türkiye’nin gelmiş geçmiş en önemli gazeteci ve yazarlarından birinin kariyeri o imzayla başladı.
 
1943-1944 senelerinde Çınaraltı, Varlık, İstanbul ve Kaynak'ta şiirleri ve düz yazıları çıktı. ‘’Nesirler-Şiirler’’ altbaşlığını taşıyan ilk kitabı Üçüncü Mevki Sebat Basımevi’nce yayımlandığında sene 1946’ydı, Çetin Altan 19 yaşındaydı.
 
“835” okul numarasıyla yatılı okuduğu Galatasaray Lisesi’nden 1946'da mezun oldu ve bunu tek cümlelik bir telgrafla duyurdu ailesine: “”Babacığım, Galatasaray’ı bitirdim.”
 
Aynı yıl, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Ancak lise ve üniversitede birlikte okuduğu arkadaşlarının çoğunluğunun aksine meslek olarak diplomatlığı veya kısa bir süre yapacağı avukatlığı değil, gazeteciliği ve yazarlığı seçti. Hukuk Fakültesi’nde birinci sınıfa devam ederken bir yandan da Ulus gazetesinde muhabirliğe başlamıştı.
 
 

Shakespeare’den, Maupassant’dan çeviriler
 
 
Hukuk Fakültesi’nde okuduğu dönemde ayrıca çeviriler de yapıyordu. Ahmet Muhip Dıranas’ın başında olduğu Çocuk Esirgeme Kurumu dergisine Shakespeare’den; İsmail Baltacıoğlu’nun Yeni Adam’ında Maupassant’dan çevirileri yayımlandı.
 
Bu dönemde Varlık dergisinde şiirleri çıkıyordu.
 
1950’de, henüz 23 yaşındayken baba oldu; eşi Kerime Altan’la ilk oğulları Ahmet dünyaya geldi.
 
 
Peyami Safa’nın yerine başladı, rekor sayıda yazı yazdı
 
 
Çetin Altan’ın daha sonra senelerce devam ettireceği ‘’Şeytanın Gör Dediği’’ başlıklı fıkra yazıları, 1952’de Hürses’te başladı. ‘’Şeytanın Gör Dediği’’ adını öneren Turhan Aytul’du.
 
Altan, kısa bir süre sonra Akşam gazetesinde haftada iki gün “Ankara Mektupları” başlığı altında edebî yazılar da yazmaya başladı.
 
1953’te, 26 yaşındayken, Dünya gazetesinin Ankara muhabirliğini üstlendi. Aynı yıl ikinci oğlu Mehmet dünyaya geldi; Balkabağı adlı haftalık bir mizah dergisi çıkarmaya başladı; radyoda ‘’Çetin Altan Diyor ki…’’ adlı programı hazırladı.
 
1959’da, Abdi İpekçi'nin teklifi üzerine Peyami Safa'nın (1899 -1961) yerine Milliyet gazetesinde yazmaya başladı. “Taş” adlı sütun büyük ilgi gördü, gazetenin tirajı 75 binden 215 bine yükseldi.
 
Daha sonra Devrim, Akşam, Hürriyet, Güneş, Sabah, Milliyet gazetelerinde yazdı. Gazete yazarlığını hayatının son senesine kadar işsizliğe veya mahpusluğa zorlandığı dönemler dışında aralıksız sürdüren Çetin Altan, bu alanda bir nevî rekor sahibidir, dünyada en çok köşe yazısına imza atan yazarlardan biridir.
 
 
Oyunları Devlet Tiyatrosu sahnelerinde
 
 
Çetin Altan yoğun gazetecilik uğraşı içinde edebiyata da her zaman yer açtı.
 
Otuzlu yaşların başındayken üretken bir tiyatro yazarı olmuştu.
 
Çemberler adlı oyunu 1957’de Devlet Tiyatrosu’nda sahnelendi. Tahterevalli (1959), Beybaba (1960), Mor Defter (1961), Dilekçe (1962), Yedinci Köpek (1964) bu yıllarda sahnelenen diğer oyunlarıdır.
 
Bu dönemde kızı Zeynep’in doğumuyla üçüncü kez baba oldu.
 
 
Dokunulmazlığı kaldırılıp iade edilen ilk parlamenter
 
Altan, ölümünden günü gününe tam 50 yıl önce, 22 Ekim 1965’te Türkiye İşçi Partisi’nden İstanbul milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. Dört yıl süreyle Türkiye’nin ilk sosyalist parlamenterlerinden biri oldu. Meclis’te yaptığı konuşmalar ve yürüttüğü tartışmalar siyasi tarihimizin unutulmaz metinleri arasındadır.
 
Çetin Altan dokunulmazlığı kaldırılan, sonra da iade edilen ilk milletvekili olarak da tarihe geçti. Bu dönemdeki anılarını Ben Milletvekili İken adıyla kitaplaştırdı.
 
Sosyalizmi savunan ateşli bir siyasetçi olması, sağ basının ve yazıda suç arayan savcıların hedefi hâline gelmesi onu yazmaktan hiç alıkoymadı. Meclis’teyken, Bir Uçtan Bir Uca, Al İşte İstanbul, Atatürk’ün Sosyal Görüşleri, Onlar Uyanırken adlı kitapları yayımlandı.
 
1960'lı ve 1970'li senelerdeki köşe yazıları daha sonra da Taş, Suçlanan Yazılar, 'Kahrolsun Komünizm' Diye Diye, Kopuk Kopuk, Geçip Giderken, Gölgelerin Gölgesi, Şeytanın Aynaları, Bir Yumak İnsan (1978 Türk Dil Kurumu Ödülü), Nar Çekirdekleri adlı kitaplarda toplandı.
 

Çetin Altan, 12 Mart darbesi sonrası yazıları nedeniyle iki kez tutuklandı, bir yıl cezaevinde kaldı
 

Cezaevindeyken Orhan Kemal Roman Ödülü’nü aldı
 
Devrim gazetesinde yazarken, gazetenin 9 Mart 1971 darbe teşebbüsünü desteklediği gerekçesiyle, bu "Millî Demokratik Devrim" darbesi planlarına karşı çıkan zamanın 1. Ordu Komutanı Orgeneral Faik Türün tarafından sorguya çekildi.
 
12 Mart darbesi sonrasında ise yazılarından dolayı tutuklandı ve hapse mahkûm edildi. 1973’te Büyük Gözaltı romanı ile Orhan Kemal Ödülü’nü kazandı. Sağmalcılar Cezaevi’nden, ödülün Seçiciler Kurulu Başkanı Vedat Günyol’a yazdığı mektupta şöyle diyordu:
 
1973 Orhan Kemal Roman Ödülü’nün Büyük Gözaltı’na verildiğini bildiren telgrafınızı bir cezaevi gecesinde aldım. Bu ödülü bana layık görmenizin kıvancında, sanatına ve kişiliğine derin saygı beslediğim yakın dostum Orhan Kemal’in güçlü ve çileli yaşamını, onun da çok iyi bildiği bir dekor içinde bir kez daha düşünmenin burukluğu dalgalandı.
 
İsterdim ki, Türk yazarlarının bir tefrika hâlinde kuşaktan kuşağa uzayıp giden kahırlı öyküsüne çoktan bir ‘son’ sözcüğü yazılmış olsun. Ama bunu yazmak için bütün ömürlerini gerçek bir özgürlüğün savaşına adamış olan kalemler şimdiye dek ‘Devamı var’ı silemeden ayrıldılar dünyadan. Orhan Kemal’in ölümsüz adıyla bir cezaevi koğuşunda ‘devamı var’ diye sürüp giden bir tefrikanın bir mütevazı parçası olarak mükafatlandırılmak en büyük mutluluk bana.
 
Büyük Gözaltı’nı buna layık gördüğünüz için teşekkürler ederim.
 
Orhan’ın ailesine de lütfen sevgi ve saygılarımı iletiniz.
 
Bütün dostlara selamlar…
 
Çetin Altan / Sağmalcılar Cezaevi
 
 
Romanları Fransızcada, kendisi Paris’te
 
27 Aralık 1973’te, mahkûmiyetinin bitimine dört gün kala, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün sembolik affıyla tekrar özgürlüğüne kavuştu.
 
1970’lerin kalan bölümü Çetin Altan için edebiyat, özellikle de romana vakfedilmiş yıllardı.
 
1974’te Bir Avuç Gökyüzü yayımlandı ve müstehcenlik suçlamasıyla toplatıldı. 1975’te sonra, Büyük Gözaltı Paris’te Flammarion tarafından Fransızca olarak yayımlandı. Aynı yıl, Viski adlı romanı Türkiye’de çıktı.
 
1976’da Islıkçı adlı oyunu sahnelendi. 1977’de portre yazılarından oluşan Bir Yumak İnsan yayımlandı ve Türk Dil Kurulu Deneme Ödülü’nü kazandı. 1978’de dördüncü romanı Küçük Bahçe çıktı.
 
1982’de Paris’te küçük bir apartman dairesi kiraladı, dilini ve edebiyatını sevdiği Fransa'nın başkentinde sadece yazarak yaşayabilmenin mutluluğu içindeydi.
 
Zamanla Çetin Altan’ın bütün romanları Fransızcaya çevrildi. Büyük Gözaltı Fransız liselerinde seçmeli ders kitabı olarak okutuldu.
 
Ayrıca, Büyük Gözaltı İsveççe, Yunanca, Bulgarca ve İspanyolca; Bir Avuç Gökyüzü ise İspanyolca ve Rumence dillerinde yayımlandı.
 


Çetin Altan Abdi İpekçi ile (üstte) Aziz Nesin ile (aşağıda)

Şeytanın gör dediklerini anlatmaktan bıkmadı
 
 
Çetin Altan’ın siyasi yazarlığı da bir yandan devam ediyordu. 1980’de Milliyet’te ‘’Şeytanın Gör Dediği’’ adlı sütununa başladıktan sonra, 1982’de Güneş’e geçti. 1986’da bir süre Hürriyet’te yazdı ama sütununun yerinin kendisinden habersiz değiştirilmek istenmesi üzerine gazeteden ayrıldı.
 
1980’lerde deneme kitapları Gölgelerin Gölgesi, Şeytanın Aynaları, Uçuk yayımlandı. Fütüristik romanı 2027 Yılının Anıları 1985’te çıktı. Aynı yıl Rıza Bey’in Polisiye Öyküleri de kitap olarak okura ulaştı.
 
Bu dönemde inceleme-araştırma kitapları hazırladı. Öldürülmüş Şehzadeler ve Devrilmiş Padişahlar; İdam Edilen 44 Vezir-i Azamın Dramı; Kullar ve Sultanlar Çetin Altan’ın tarihi ve toplumu birlikte incelediği, geçmişe bakarak zamanın Türkiye’sini anlama çabasına katkı sunduğu kitaplardır.
 
1992’de Telefon Kimin İçin Çalıyor adlı oyunu sahnelendi. Tüm yapıtlarından örneklerin toplandığı Seçmeler kitabı, anılarını topladığı Kavak Yelleri ve Kasırgalar yayımlandı.
 
1993’te Sabah gazetesinde köşe yazarlığına yeniden başladı. Bu işi daha sonra Milliyet gazetesinde yine ‘’Şeytanın Gör Dediği’’ adlı köşesinde, ömrünün sağlık durumunun çalışmaya el vermediği son aylarına kadar büyük bir disiplinle sürdürecek, seksenli yaşlarında hâlâ her gün Türkiye’nin ufkunu açan taze bir bakış ve tükenmez bir enerjiyle yazacaktı.  
 
 


Türkçeyi sevdi, savundu, zenginleştirdi

 
 
Çetin Altan, 2009’da, 82 yaşındayken Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü aldığında, Aya İrini’de kendisini alkışlayan kalabalığa hitaben “İnsan kendi dilinin lezzetini sevdiği kadar vatanını sever’’ diyordu.
 
O bu sevgiyle yaşadı, bu sevgiyle yazdı. Kendi deyimiyle ‘’dile ve yazıya ihanet etmedi” hiç. Sadece keskin siyasi gözlemlerle değil, nüktelerle, anekdotlarla, tarihten, tabiattan, sanattan, bilimden ve evrendeki her şeyden esinlenebilen çağrışımlarla da yüklü yazılarını her zaman billur gibi akan bir dille ulaştırdı okurlarına.

Türkçeye kattığı nice sözü, nice deyimi bugün bazen ona ait olduğunu bile bilmeden okuyoruz, tekrarlıyoruz.
 
Ne olursa olsun “enseyi karartmamaya” çalışırken, “hazineden geçinmelilerin’’ yaptıklarını yapılanlara alışmayı her şeye rağmen reddederek hayretle izlerken, çoğumuz onu anıyoruz belki, ama mesela “İnsanlar değerli olmayı unuttular, önemli olmaya çalışıyorlar” sözü üzerine; “Başarı, yalan söylemek zorunda kalmadan yaşayabilmektir” sözü üzerine; “Mutluluk zamanı unutmaktır” sözü üzerine yeterince düşünüyor muyuz, dersiniz?
 
 
“Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin”
 
 
Çetin Altan, 25 Haziran 2015’te, 88 yaşına girmesinden üç gün sonra ve ölümünden altı ay önce yayımlanan yazısında, hayata, memlekete ve hepimize buruk bir veda ediyordu sanki. Buruk ama aynı zamanda umudu diri tutmayı, hayalimizdeki ülke için uğraşmaktan yılmamayı da öğütleyen bir veda:
 
Artık anlaşılıyor ki ülkeme demokrasinin geldiğini göremeden ayrılacağım bu dünyadan.
 
Torunlarımıza bırakmayı hayal ettiğimiz ülke bu değildi. Gene de bir hayal kırıklığı yaşamıyorum. Menzil-i maksuda ulaşılamasa da çok yol katettik.
 
Bir ömür, sadece amaca ulaşmak için harcanmaz. O amaca doğru atılacak bir iki adıma yardımcı olmak için de harcanır.
 
Yaralı bir devi ayaklarının üstüne koyabilmek için kuşak kuşak o devi sırtımızda taşıdık. Yaralarının iyileşeceğine, o devin ayaklarının üstünde duracağına olan inancımı hiç kaybetmedim. Bir gün bu ülke ayaklarının üstünde duracak. O zaman da, masaldaki gibi “sihirli kedinin çizmelerini” giyerek amacına doğru uçarak gidecek.
 
Biz torunlarımıza istediğimiz ülkeyi bırakamıyoruz.
 
Ama siz uğraşırsanız, mücadeleden vazgeçmezseniz, dünyadan ayrılırken “torunlarımıza istediğimiz ülkeyi bırakıyoruz” deme mutluluğunu siz tadabilirsiniz.
 
Hayallerinizden, ümitlerinizden, mücadelenizden vazgeçmeyin.
 
Amacınıza ulaşamazsanız da, bu amacı gelecek kuşaklara devretseniz de, kozmosla son hesaplaşmanızda, “daha iyi bir dünya için biz de fena mücadele etmedik” diyebilirsiniz.
Bu da az şey değildir. Buruk da olsa, yorgun gözlerinizde bir tebessüm yaratır.
 
O tebessümlerin çoğalması da elbet bir gün kurtarır bu ülkeyi.
 
Enseyi karartmayın.
 
 
Bu yazının hazırlanmasında Çetin Altan’ın Everest Yayınları’ndan çıkan Tek Ciltte: Enseyi Karartmayın (2014) kitabından yararlanılmıştır.





 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design