Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / TDK “Türkçesi varken” dedi; var mı? - 2

11 Kasım

TDK “Türkçesi varken” dedi; var mı? - 2

Yoksa “kontrol” Türkçe mi? Altaylar’dan gelen yiğit bir kavramımız da bizim haberimiz mi yok?


 
TDK’nın “Türkçesi varken!” mesajındaki önerilerini ele almayı sürdürüyorum. Geçen yazımı, bu faslın ilk bölümünü okuyanlar meramımı biliyor, kısaca tekrarlayayım: Önerilen kelimeleri-kavramları yerine önerildikleri yabancı kelimelerle karşılaştırıyor, ihtiyacı tam karşılayıp karşılamadıklarına bakıyor, bu arada bu incelemenin bizi sürüklediği daha genel sorunlara, bu yoldan girilebilecek tartışmalara işaret ediyorum. Yabancı kelime ile yerine önerileni, ilk yazıdaki gibi paragraf başlarına koyarak devam edeceğim. Yalnız bu defa öneriyi mâkûl ve isabetli, üzerine söz söylemeyi gereksiz bulduğum kavramları baştan sıralayıp aradan çıkaracağım. Üzerinde durmak istemediğim bir grup da, TDK’nın niyeyse gündelik yaşantıda kullanıldığına hükmettiği, oysa yaygın kullanımına şahit olmadığımız kelimeler.

Şunlar, isabetli öneriler: İmitasyon yerine taklit, optimist yerine iyimser, komunikasyon yerine iletişim, döküman yerine belge, full-time yerine tam gün, jenerasyon yerine nesil, kuşak, izolasyon yerine yalıtım, data yerine veri, finish (finiş) yerine bitiş, varış (burada “nüans” gözeten Kurum’u takdir etmememiz mümkün değil, yalnız “tamamlama”yı da eklemeliydi, çünkü bu anlam bu yabancı kelimenin tedavülde kalmasını teşvik ediyor), monoton yerine tekdüze, provoke etmek yerine kışkırtmak (üstelik “etmek”ten kurtulduğumuz için daha iyi), spontane yerine kendiliğinden.

Şunlar da, üzerinde konuşmaya değecek yaygınlıkta kullanılmayan, yerleşmemiş kelimeler: Exit - çıkış (konuşma dilinde yok), emergency - acil (günlük hayatta “imörcensi”yi kim kullanıyor, çok merak ettim; herhalde TDK’ya yakın bir hastane kapısına Amerikalılar falan toplandı bir akşam), center - merkez (özenti çarşılar, alışveriş merkezleri, özel tıp-sağlık kuruluşları vs. dışında pek kimse kullanmıyor, adı böyle olan bir yerden sözederken de insanlar haliyle kullanıyor, daha doğal ne olabilir?), relax olmak - rahatlamak (“Şuraya oturayım da relax olayım” veya “Relax oldum” diyen var mıdır? “Relax abi, relax” cinsinden fiilsiz, yarım yamalak, sâkinleştirici ifadelere rastgelmişliğim var, ama öncekilere benzer şeyler duymadım).
 
Öbür öneriler üzerine konuşmaya geçebiliriz. Önce yabancı kelime, sonra TDK’nın önerdiği.

Ekstra - Fazladan • Değil. “İlaveten” ya da “ek olarak” daha doğru olduğu gibi, “fazla” her zaman “gereğinden çok” anlamı çağrıştırmaya açık. Oysa “ekstra”da herhangi bir gereksizlik, fuzulîlik havası yok, ayrıca hafiften kalite de çağrıştıran bir yan var; yani sırf sayıca, miktarca vs. eklemek anlamına gelmeyebiliyor.

Adisyon - Hesap fişi • Kurum’un hafifliğine örnek. Madem “adisyon”un karşılığı “hesap fişi”, o halde garsona, “Hesap fişini verir misiniz,” diye seslenebilmeliydik. Sanırım bunu yapan yoktur. Evet, kimi pek dar çevrelerde “adisyon lütfen!” gibi fuzulî ifadeler kullanılıyor olabilir, ama hem yaygın değil hem de karşılığı Kurum’un dediği değil. Biz, Türkiye’de yetkili devlet kurumunun hakikat ve hayattan kopuk havasını soluyarak yaşamayanlar, normal şartlarda “hesap” deriz, “hesabı verir misin(iz)/getirir misin(iz)”, vs. Hattâ çoğunlukla onu da demez, elimizi kalem tutar şekle sokup havaya kısaca birşeyler karalarız.

Anons etmek - Duyurmak • Olabilirdi. “Duyurmak”ın daha zengin bir içeriğe sahip oluşu, işleri karıştırıyor. “Anons etmek”ten şüphesiz, birden fazla insana yönelik olarak yapılan, muhtemelen gürültülü bir “duyurma” eylemini anlıyoruz. TV’den, sosyal medyadan birşeyleri “anons edebilir” veya “duyurabiliriz”. Ancak burada silinen ayrım hep öyle gizli-saklı kalmıyor. Kulağa fısıldayarak “anons etmek” mümkün değil. “Duyurmak”ta da çoğunlukla bir nevi “karşıdan seslenme” havası hissederiz, ama bir haberi el altından, dolaylı yoldan, gizlice “duyurmamız” mümkündür. “Duyurma”yı, aynı zamanda “haberdar etme” anlamında da kullanıyoruz: “Bir yolunu bulup duyuralım onlara.” Yani “anons etme”, görüldüğü üzre, “duyurma”nın olası anlamlarından yalnız birine, özel bir hale denk düşüyor. Kaldı ki, pek çok durumda eğer “anons etme”yi “duyurma” ile karşılayacaksanız, lafı toparlayamayacak ve “duyuru yapma”yı tercihe mecbur kalacaksınız.

Bodyguard - Koruma • Fiilden isim üretme yönteminin yarattığı, birçok başka durumda da karşımıza çıkan mesele: “Üç koruma buraya geliyor - Korumalar gidiyor.” Yanlış değil, ama kendimizi rahat hissetmiyoruz. Çünkü her an, belirli bir işle o işi yapan insanları aynı kelimeyle ifade etmek zorunda kalabiliriz: “Burayı koruma sorununu üç koruma ile çözelim.” İşi yapana “korumacı” diyemiyoruz; niye, sebebi çok açık değil. Çünkü çirkin ama yanlış değil. Sadece, o da ek karışıklıklar yaratacak. Mesele esas olarak nereden doğuyor? Öncelikle, başbakanın “koruma”larından sözediyorsak “muhafız”, gece kulübü kapısındakileri kastediyorsak meselâ “fedai” dememeye uğraştığımız için. Bir mesele daha var: “koruma” eğer sadece “guard” değil, “body-guard” ise, bar kapısındakiler böyle değil, herhangi bir “body”yi korumuyorlar. Eskiden bu işi yapanlara “fedai” denirdi ki, bu bugün düpedüz yanlış. Gece kulübü kapısındakiler ücretli elemanlar. “Fedai” ise, “fedai tutmuş”un işaret ettiği “profesyonellik”e rağmen bir gönül bağı, adanmışlık çağrıştırıyor. Suriyeli milis komutanlarının “fedaileri”, muhtemelen bu iş için öne atılmış, yine muhtemelen özel karşılık beklemeyen birileridir. Mafya reisinin, “feda”yı aslî görevleri sayan fedaileri gibi. Bir dönem bar-pavyon kapısında fedailik yapanların da böyle olduğu varsayılmış olmalı.

Check etmek - Kontrol etmek • Kurum yine acele etmiş, özensizlik yapmış. Ve ciddiyetsizlik. “Check etme”nin en çok kullanıldığı alanlar, haberle, bilgiyle, veriyle iş görülen mesleklerdir ve buralarda bunun anlamı doğrudan doğruya “teyit etme”dir. Yani “kontrol etme” değil “doğrulama”. İsterseniz bir tür “sağlama” da diyebiliriz. “Check etme”, ister istemez bir “kontrol” işlemini de çağrıştırıyor ve içeriyor. Ama eğer “kontrol etme”, TDK’nın ileri sürdüğü gibi “check etme”nin karşılığıysa, işimizi “denetleme-denetim” ile de görebilecekken neden “kontrol” diyoruz? Yoksa “kontrol” Türkçe mi? Altaylar’dan gelen yiğit bir kavramımız da bizim haberimiz mi yok? Bu arada, “denetleme”nin aynı zamanda “teftiş”in karşılığı olması filan gibi başka meseleler de var, ama girmeyelim. Teyit.org, biliyorsunuz, internette haber-veri doğrulama amacıyla kurulmuş, pek işlevli ve yararlı bir site; buradan kazanacağımız vakti orada harcayabiliriz.

Feedback - Geri bildirim • Tamam, peki. Hakikaten, “feedback” kelimesini dilimize yedirmemiz mümkün görünmüyor. Peki içinizden “feedback” demenin geldiği üç-beş örnek düşünün ve buralarda bunun yerine “geri bildirim”i yerleştirin. Güzel oluyor mu? Hayır. Hele “geri bildirim almak-vermek” gibi kullanımlara iş geldiğinde zorlanmaya başlıyoruz. Keşke “fiidbek” kolaylığında ağzımızdan çıkıverecek bir karşılık bulabilseydik, kavramın sesiyle içeriği arasında dinamik bir ilişki yaratabilseydik.

Koordinasyon - Eşgüdüm • İlk bakışta uygun bir karşılık gibi görünüyor. Fakat “güdüm”ün “gütme” ile yakın ilişkisi, birden fazla unsurun faaliyetlerini birbiriyle eşzamanlı, uyumlu, birbirini tamamlayıcı vs. kılmasını değil, birtakım yönetim merkezleri arasındaki birlikte davranma halini çağrıştırıyor. Nitekim TDK, “güdüm”ün anlamını şöyle veriyor: “1. Yönetme işi, idare; 2. Bilişimde, bir olaylar dizisini, bir süreci veya bir aracı yöneltme ve düzenlemeyle ilgili işlevlerin bütünü”. Yani diyelim merkezsiz, hiyerarşisiz birimler arasında “koordinasyon” bu “güdüm” tanımıyla mümkün görünmüyor. “Eşgüdüm” sanki daha çok komuta-idare merkezleri arasındaki bir “koordinasyon”u anlatmak için uygun.

Absürt - Saçma • Ne yazık ki bu doğru karşılık da bütün işleri olması gereken incelikle göremiyor. Bir mizah, hattâ sanat tarzı olarak “absürt”ten bahsedebilirken, “saçma” kelimesiyle aynı şeyi ifade edemiyoruz. Bunun zavallı kelimeyle alâkası yok. Burada da dil alanının önemli meselelerinden birine kapı açılıyor: Kavrama yabancı dilde içerdiği ve ifade ettiği zenginlikte içerik kazandıracak bir tarihin olmamışsa, karşılık bulma, çevirme işlemleri hep zorlukla, bazen imkânsızlıkla karşılaşıyor. Belki bir zaman sonra senin karşılık kavramın da benzer zenginliğe sahip olabilecek, ama şu anda yabancı kavramı kullanmak istemiyorsan içerik ve anlam feda etmekten başka çaren kalmıyor. Böyle hallerde, eğer kendi kavramımızı kullanalım diye bir dert varsa, en doğrusu, kavramın iş görebildiği yerle yetersiz kaldığı sınırlara dikkat etmek, iş gördüğü sürece onu, yetmiyorsa ithal olanı kullanmak. Ve esas önemli olan, bu ihtiyacı reddetmemek.

Adapte etmek - Uyum sağlamak • Yine bir büyük bürokrat özensizliğiyle karşı karşıyayız. Bir şeyi “adapte ediyor”sam, “uyum mu sağlamış” olurum? “Uyum sağlatmış” mı olurum? Böyle diyemeyeceğime göre, “uyum sağlamasını sağlamış”..? Olmaz. “Adapte olmak” diye bir şey varsa, “uyum sağlamak” ancak bunun karşılığı olabilir. “Etme”nin karşılığı nasıl “sağlamak” olsun? “Adapte etme”nin mis gibi karşılığı var: “uyarlama”. “Uyum sağlama” ise anca “adaptasyon”un karşılığı olabilir herhalde. Bu madde, dille oynamaya yetkili kılınmış kimselerin böyle bir yetkiyi hak edecek bilinç ve sorumluluğa sahip olmadığını ortaya koyuyor.

Laptop - Dizüstü bilgisayar • Yine dil alanında çalışanların ilk elden dikkate alması, ama muhakkak alması gereken sorunlardan birine örnek: “Lap-to-pu u-zat-sa-na” yerine “di-züs-tü bil-gi-sa-ya-rı u-zat-sa-na” demeyi, günde beş vakit milliyetçilik ayinleri düzenleyenler bile tercih etmeyeceği için, bu karşılık, doğru olmasına rağmen ya tutulmayacak, kullanılmayacak, işin kötüsü, herkesçe bilinmesine rağmen kenara atılacak ya da buradan “dizüstü” diye bir kısaltma doğacak, üç-beş sene sonra kimse kavramın tamamını hatırlamayacak, reklamlarda, dükkân vitrinlerinde “dizüstüler geldi” gibi tuhaflıklar belirecek. Bu bir felsefe kavramı olsaydı kullanışlılık sorununu dikkate almamız gerekmezdi, ama gündelik kullanıma girecek, çok sık kullanılacağı kesin kavramlar için -madem derdimiz bu!-, insanları bunları yeğlemeye yöneltecek karşılıklar bulmak şart.

Prezantasyon - Sunum • İlk bakışta münasip bir karşılık. Lâkin “sunum” böylelikle “prezantasyon”a hasredildiyse, “takdim”e karşılık ne denecek? “Sunma” mı yoksa? TDK “sunu” dememizi istiyor; “sunu”, “sunulan şey” veya “önsöz, takdim” veya “arz” anlamlarına geliyor. Diyelim dört ayrı “sunum”un yapılacağı sempozyumun bir açılış ve “takdim” faslı olacak, ona ne denecek? “Sunu” mu? “Sunudan sonra sunumlar yapılacak” mı? Yoksa “takdim” mi desek veya “sunuş” üzerine mi düşünsek?

Download etmek - İndirmek • Herkes giderek artan sürelerle internette dolaştığı, karşısına çıkan sitelerin çoğu İngilizce olduğu, birşeyler “indirmek” için tıklaması gereken “buton”ların yüzde doksanının üzerinde “download” yazdığı sürece, bu sadece Türkiye’de değil dünyanın başka ülkelerinde de zor gerçekleşecek bir öneri; hiçbir ulus “download” yerine kendi dilindeki “indirme”yi geçiremezse şaşmamalı. E-Mail yerine E-Posta, save etmek yerine kaydetmek, önerilerini de buraya ekleyebiliriz. Bunlar uygun karşılıklar. Ancak bilgisayar terimlerinin çoğu için aynı durum geçerli: “geçmiş olsun, iş işten geçti” de diyebiliriz, zamanla yerleşeceğini de öngörebiliriz. Muhtemelen hem yabancı dildeki (hemen hepsi İngilizce) orijinalleri hem Türkçe karşılıkları birarada kullanılmaya devam edilecektir. Print out yerine çıktı da burada konu etmemiz gereken, isabetli bir öneri (“çıkış”, “çıkış alma”, en az “çıktı” kadar yayıldı, hangisinin kazanacağını zaman gösterecek).

Konsensus - Uzlaşma • Kavramların üzerine binen tarihî ve kültürel yüklere güzel bir örnek. “Konsensus”ta hiçbir olumsuz çağrışım yok, aksine olumlu bir adım atılmış hissi doğuruyor. “Uzlaşma” ise, hedeflerinden, mücadeleden vazgeçme çağrıştırıyor ve daha çok olumsuz bir anlam, bir vazgeçiş, geri adım atış anlamıyla yükleniyor. Ne zaman? Karşımızdakine galebe çalmanın, üstün gelmenin bizden başkasıyla yegâne mümkün ilişki tarzı olduğuna inanmış bizim gibilerin ağzından çıktığı anda. “Uzlaşma”, üzerine binen bu şekil bozucu, içerik saptırıcı yük olmasa, “konsensus” için gayet münasip bir karşılık. Fakat işte, dilin sorunları, öyle üç-beş cinlik akıl edip müdüre imzalatmakla hallolmuyor.

Full - Tam, Dolu • TDK haklı, “tam” varken, “dolu” varken “full”ün ne âlemi var? “Fullemek” neden girsin dilimize? Ama girdi işte. Muhtemelen yazılı edebiyata yazarın kaleminin ucuna gelivererek değil, anca bir karakterin üslûbunun parçası olarak geçebilecek, ama benzin istasyonlarına yanaşan pek çok aracın sürücüsü, pompacıdan depoyu “fullemesini” isteyecektir. “Full”ün tek hece oluşu yarışta ona avantaj sağlıyor, desek, o da değil, zira “doldur”un telaffuzu en az “fulle” kadar kolay. Meret, şu dil, yaşıyor işte; KHK ile düzenlenmiyor.

Ambiyans - Hava, Ortam • Yine ilginç bir örnekle karşı karşıyayız. Bir kafenin “ambiyans”ından sözederken, çoğunlukla oranın “hava”sını kastederiz: “Havası güzel”-“havası hoşuma gitmiyor”. Ancak “ambiyans”ı bazen “ortam”la karşılamak daha yerinde olabilir. “Ambiyans”ın bu “ortam” anlamından, “ortamlarda” deyimi türetildi; gayet iyi de oldu. Bir yanlış kullanıma dayalı olan bu tür deyimler, ancak yanlışlıkları bilerek kullanıldığında esprilerine kavuşabildiklerinden, asla dile yapılan kötülük değil, zenginleştirici ürünler sayılmalılar.

Start almak - Başlamak • Kaçıncı defadır tekrar ediyorum, farkındayım, ama TDK’nın temel meselelerinden biri burada yine karşımızda: Daha uzun, söylemesi daha zor olduğu, ilave yardımcı fiil gerektirdiği halde, neden insanlar “start alma” gibi bir kavram imal edip kullanmaya ihtiyaç duymuşlar, Kurum bunu gözetmiyor. Böyle şeyleri asla gözetmiyor. Yaşayanla, yaşananla ilgisi yok çünkü. bu bir. Çünkü, ikincisi, ağzından çıkanı kulağı duymuyor. “Atlar başlıyor, sayın seyirciler” diyebilir mi atyarışı spikeri? Belki “yarışa başlıyor” diyebilir. Ama bu da pek genel ifade olur. Belirli bir somut durumu -örneğimizde yarışın belirli bir aşamasını- herhangi bir karışıklığa meydan vermeksizin ifade edebildiği için “start alma” gibi bir deyime ihtiyaç duyulmuş.

CV - Özgeçmiş • “Si-vi” yerine “özgeçmiş” diyelim, şüphesiz daha iyi. Ama cuk oturur mu, şüpheli. “CV”, yani Circulum Vitae, esas olarak, belirli bir yere sunulmak üzere hazırlanmış özgeçmiş anlamına geliyor. Kullanımına yüzde doksan iş başvurularında veya uzmanlık gerektiren iş ve ürünlerin, eserlerin civarında rastlanıyor. Bunda kişinin daha çok sözkonusu işle-ürünle ilgili vasıfları, tecrübesi, varsa marifetleri vs. konu ediliyor, başka ayrıntılar yeralsa bile, o işle ilgili özelliklere dair veriler öncelik taşıyor, CV bunlarsız olmuyor. Oysa özgeçmişte her türlü bilgi yeralabilir. Hemen her özgeçmişin bir özel amaçla hazırlanıp birilerine sunulduğunu, dolayısıyla içereceği ayrıntıların özel olarak buna göre düzenlendiğini varsayacak olursak, “CV” yerine “özgeçmiş” demenin pek çok durumda yanlış kaçmayacağı sonucuna varabiliriz. Yine de ince ayrımı bilelim.

Okey - Tamam • Burada da dilin yetkili birilerince ne ölçüde düzenlenebileceğine dair soruya tosluyoruz. “Okey” demeyelim. Güzel. Nasıl önlenecek? Önlenemeyecek. Günün birinde insanlar bunu belki terk edecek. Belki daha çokları benimseyecek. Kolay işler değil bunlar. “Okey” yerine niçin “tamam” da “oldu” değil? O’yu uzatarak söylenen sevimsiz “ooldu”, sanırım daha çok büyükşehirlerde, hem “okey-tamam” hem de “eyvallah” veya sözkonusu olan telefon görüşmesiyse “kapatıyorum” anlamlarını içeren bir tatsızlık olarak benimsendi. Ne diyelim böyle konuşanlara? Demesinler mi böyle? Bence de demesinler.

Trend - Eğilim • “Trend” kelimesinin yaygınlaşmasının sorumlusu, iktisatçılar ve istatistikçiler. Batılı kaynakların çokluğu, baskınlığı, gün boyu kendi alanında uğraşırken devamlı kullandıkları bu kavramları insanların âdetâ eve iş getirir gibi yanlarında taşımalarına yolaçıyor. Yine zemini oluşturan mâlûm büyük sorunlardan birine döndük: Belirli bir alandaki gelişmişlik seviyen, bilgiyi ayrıştırabilme, incelikleri gözetebilme kapasiten, dilinin zenginliğini doğrudan doğruya belirliyor. “Trend” yerine “eğilim” diyelim, diyorsun, herkes evet diyor, yine de o karşılaşmak istemediğin yabancıya her köşebaşında rastlıyorsun. Çünkü onun buradaki varlığının bir zemini var. Yaşayan.

Link - Bağlantı • TRT’nin geçmiş zamanlarında sık sık arızalanan ve hevesle beklenen birşeyleri seyretmemize hunharca mâni olan meşhur “link hatları” vardı. Bugünün gençleri bunların varlığından haberdar değil. Bugünün insanı, linklere tıklıyor. Sanal bir âlemde -yalnız yıldız ve gezegenler yerine insanların bilgisayarları ve akıllı cihazlarıyla boşlukta dönendiği bir uzay gibi tahayyül ettiğimiz internet değil, önümüzdeki-elimizdeki her türlü ekranda gördüğümüz pencereler, kutular vs. de sanal âlem-, altı çizili veya gövdesi farklı renkteki birtakım harflere, resimlere tıklayarak sanal âlemin başka bölmelerine geçiveriyoruz. İngilizce’deki “link”i pek çok durumda “bağlantı” diye karşılamamız münasip. Fakat şu tıklanıp başka yere sıçranan şeyin kendisine “bağlantı” dememiz hoş kaçmadı. Bu kavramın dilde buna benzer başka kullanımı yok. Ne demek “bağlantıya tıklamak”? Arkadaşımla bağlantımıza tıklıyorsunuz, böylece birbirimizden mi uzaklaşıyoruz? İngilizce’de “link”, “bağlantı” mânâsında kullanıldığı gibi, “bağlantı noktası”, zincirdeki gibi “halka”, yani “bağlantı parçası” anlamına da geliyor. İnternette tıklayıp başka yere sıçradığımız şey, aslında elbette “bağlantı”dan çok, “bağlantı noktası”. Oraya tıklayınca bağlantı kuruluyor. Velhâsıl burada da sorun yok değil.
 
TDK’nın önerileri üzerinden giderek dil sorunları tartışmayı amaçladığım ikinci yazıyı da burada bitiriyorum. İki yazıda toparlayabileyim diye bunu epey uzatmak durumunda kaldım. Sorular sormaya, düşünmeye vesile olacağını, yararlı olacağını umuyorum.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design