Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / Otonom bir şehir, alternatif bir hayat: İşgal evleri

14 Kasım

Otonom bir şehir, alternatif bir hayat: İşgal evleri

Kürde ev verilmez, transseksüele ev verilmez, muhafazakâr mahallede salyangoz satar gibi kısa etek giyen tek başına bir kadınsan verilmez


 
31 Mayıs’ta manifestosunu yayınlayıp kurduğumuz, her geçen ay daha fazla etkinlikle, iletişimle ve yazıyla daha çok insana ulaştığımız, Berlin başta olmak üzere Londra, Paris, İtalya’nın çeşitli şehirleri de dahil birçok yerde giderek artan yeni diasporada bir dayanışma ağı kurma görevi gören Kopuntu 2 Aralık’ta, bir işgal alanı olan MacaoMilano’da “Karmaşa” üst başlıklı bir organizasyon düzenliyor. Bu etkinliğin bir köşesinden tutarken, işgal evleri üzerine daha çok okuma ve düşünme fırsatı buldum.
 
Macao’dan kasıt, Çin’in güney kıyısında bulunan, 20 Aralık 1999 tarihine kadar Portekiz’e bağlıyken daha sonrasında Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı özel yönetim bölgesi değil. Macao, Milano’daki işgal evinin ismi. Macao’nun hikâyesi, 2012’de Milano’nun kalbinde 15 yıldır boş duran 32 katlı gökdelen Torre Galfa’nın Lavorarati dell’arte (Sanat İşçileri) tarafından işgaliyle başlamış ve MoMa, Macau gibi anaakım popüler isimlerle dalga geçmek amacıyla Macao adını almış. İşgalden sonraki beşinci günde grup, çok büyük bir kolluk kuvveti gücüyle gökdelenden atılıyor. Atılıyor atılmasına, ancak Lavoratori dell’arte oluşturduğu dayanışma ağından vazgeçmiyor ve faaliyetlerini sürdürebilmek için bir başka yere ihtiyaç duyuyor. Macao’nun 2012’den beri ikâmet ettiği Viale Molise’deki iki katlı yayvan bina, daha önce halin kesimhanesi olarak kullanılıyormuş. Şu anda kendi kendini yöneten bir işgal müzesi olarak çalışıyor.
 
İşgalin ne olduğuyla ilgili şimdiye kadar birçok tanım yapıldı. Örneğin Rotterdam Erasmus Üniversitesi Sosyal ve Davranışsal Bilimler Fakültesi doçenti Hans Pruijt’e göre işgal, “sahibinin rızası olmadan bir konutta yaşama veya konutu kullanma iken”, Avrupa işgal evleri ve alanları kuruluşu SqEK işgali (Squatting European Kollektive), “bir mülkün bir kamu kuruluşu, özel şahıs, özel şirket ya da herhangi bir kuruluş olabilecek sahibinin önceden verilmiş rızası dışında yasadışı ele geçirilmesi” olarak tanımlar. Avrupa’da İşgal Hareketleri kitabında SqEK’i anlatan Yıldız Teknik Üniversitesi mezunu Ceren Akyos ise işgali şöyle tanımlıyor: Özel ya da devlete ait, mülkiyet ilişkileri dahilinde toplumun genelinin kullanımına kapatılmış alan ya da arazilerin yasaları aşacak şekilde kullanımı.
 
Türkiye’de işgal kavramıyla büyük ölçekte bir tanışma Gezi Parkı’nın işgaliyle ve devamında ortaya çıkan Kadıköy’de Don Kişot Sosyal Merkezi ve Bay Samsa İşgal Evi ve Ankara’da Atopya gibi kolektif evlerle  gerçekleşmişse de, dünya çapında işgal kültürünün ortaya çıkışı 19. yüzyılın başlarına kadar dayanıyor.
 
İşgal evi kavramının kökeni 19. yüzyıl Amerikasına dayanıyor. Mevcut İskân Kanunu’na göre kullanılmayan mülkiyetlerin göçmenler tarafından devralınması yasaldı. Daha sonra 1960’lara gelindiğinde işgaller salt göçmenlerin ve Amerikalı yerlilerin ucuz konut arayışından çıkıp politik bir surete bürünmeye başlıyor.
 
Neoliberal politikaların ve kapitalizmi mümkün kılan hukukun dışlanarak hem alternatif bir alan yaratmayı hem de alternatif bir sosyal düzen inşa etmeyi amaçlayan bu politik işgalciliğin çok farklı nedenleri var. Bunların ilki, ortak alan talebindeki vatanadaşların taleplerinin hiçbir şekilde karşılanmaması. Bakın Yoğurtçu Parkı Platformu’nun bir katılımcısı ne diyor: “Fakat, ne birlikte geçirebileceğimiz, ne toplanabileceğimiz bir alanımız vardı. Atölyeler gerçekleştirebileceğimiz veya herhangi bir demokratik sorunla karşılaştığımızda, ne yapacağımızı konuşabileceğimiz bir yer yoktu.” Squat terimi ilk  kez Amerika’da kullanılmaya başlanmışsa da, politik bir eyleme dönüşmesi Avrupa’da gerçekleşiyor ve dünyaya buradan yayılıyor.
 
Macao, İtalya’da da mevcut bu işgal evleri arasında en ünlü olanlarından biri. Fakat örneğin daha çok üretime yönelen ve toprağın adeta bir hayat ortağı gibi doğal yollarla işlendiği Mondeggi Bene gibi yerler de bulunuyor.  Aynı zamanda 1968 akımından sonra Autonomia Operaia’nın bölünmesinden oluşan Lotta Continue ve Potere Operaio ise, sırasıyla Marksist Leninist ve Maoist, daha sonraları anarşist ve daha özgürlükçü bir tavra bürünen tamamen politik işgal hareketleridir. Bu amaçları, organizasyonları ve iç yapıları birbirinden farklılaşan işgal evleri, Avrupa’nın her yerinde bulunuyor.
 
İlginçtir ki bir yandan tamamen politik bir çehreye bürünen ve çoğunlukla ülke vatandaşları tarafından yürütülen bu işgal eylemleri artık sadece politikleşmiş birer eylem değil; hâlâ evsiz kalan mültecilerin kendilerine sığınak yaratma çabasını da temsil ediyor. Örneğin, 2015’te devletin hiçbir yardımda bulunmadığı binin üzerinde Afrikalı mülteci Sicilya’nın kıyılarında korkunç bir bekleyiş süreci yaşadıktan sonra, Palermo’da boş bir sarayı işgal ederek burada yaşamaya başladı. Mültecilik, yükselen kira enflasyonu, şehir konutlarındaki spekülasyonlar, Berlin’den Londra’ya, Torino’dan Amsterdam’a, Toma’dan Paris’e kadar birçok şehirde düzgün ve bütçeye uygun barınak arayıaşının artarak devam etmesinin en büyük nedenlerinden biri.
 
Oxford Üniversitesi’nde doçent Alexander Vasudevan’ın 2015 yılında yayınlanan The Autonomous City: A history of urban squatting kitabı, bugün de süregelen bu bağlantıyı çok açık kuruyor: İşgal evi kavramı hâlâ tamamen ideolojilere teslim edilmiştir diyemeyiz. Evet politiktir ve anarşisttir, çünkü var olan şehir idare ve yönetim biçimlerine ve hukuk uygulamasına biat edip yaşama alanını terk etmek yerine, saf tutmaktadır.
 
Bir diğer yandan, işgal evi hareketlerinin, Black Power’la, öğrenci hareketleriyle, kadın özgürlük hareketiyle, QUEER hareketiyle yollarının hep kesişmesi, ve tüm bu grupların, Henri Lefebvre’in söylediği gibi “şehir üzerindeki kendilerine ait hakları geri istemeleri”, diğer tüm kolektiflerde olduğu gibi, tesadüf değil. Hem de bunun sadece, dezavantajlı grupların istihdam ve ekonomik gelir elde etmesine yardımcı devlet politikalarının azlığının ya da hiç olmamasının dışında bir nedeni daha var.
 
Türkiye içinde okumaya başka bir şehre gidenler hatırlayacaklardır: Bekara Bekâra ev verilmez. Öğrenciye ev verilmez. Daha da ötesi vardır bunun, tek fark, bu nedeni kimsenin suratına söylenmez: Kürdt’e ev verilmez, transseksüele ev verilmez. Arapsan verilmez, doğuluysan verilmez, muhafazakâr mahallede salyangoz satar gibi kısa etek giyen tek başına bir kadınsan verilmez. Hapisten yeni çıkmışa ev verilmez. Defalarca Chamayou’ya dönüyorum: Bu grupların hepsi, devlet ve düzgün vatandaşlar açısından birer av grubudur. Avlanması makbul, gerekli insanlardır, en iyisi dışarıda bırakılmalarıdır.
 
Türkiye’deki işgal kültürünün de ekonomik nedenlerden önce, hattâa salt bir ideolojiyi yansıtmanın da ötesinde avlanması makbul bu grupların, daha hukuken olmasa bile toplumda suçlu ilân edilenlerin birleştiği yerler gibi bir havası var. Fakat diğer tüm Avrupa ve Amerika kentlerinden farklı, pek çok insanın bu 2000’li yılların yeni direniş akımıyla ilk anda bağdaştıramadığı bir yüzünü es geçmemek gerek: Gecekondular. Squatted house’un tam ve ilk çevirisi zaten gecekondular olarak geçer. Gecekondular, çoğunlukla göç ya da ırkçılık gibi nedenlerden kaynaklanan zorunlu alanlar olsa da, devlete, kurumlarına, izinlerine ve hukukuna karşı en anarşist duruşlardan biridir.
 
Haziran ayında Don Kişot yine polis tarafından boşaltıldı. Birçok işgal evi hem Türkiye’de hem Avrupa’da polis tarafından sürekli baskıya ve şiddete maruz kalıyor. Bir yandan ormanları yakarak otoparklara dönüştürenlerin işgali, devlet tarafından tamamen görmezden gelinir, ve hatta dönen kapitalin ufak çatlaklarında yeşerme imkânı bulduğu için derhal bir sömürüye ve danışıklı dövüşe döndürülür iken, kullanılmayan ve unutulmuş binaların bir takım özgürlük talepkârı insanlar tarafından işgal edilmesi ve bu evlerde sanat, fikir, söz ve amaç üretilmesi nasıl bu kadar büyük tehdit oluşturuyor derseniz, sanırım cevap sorunun içinde zaten: Bu evler hem en büyük hayduta somut ekonomik bir gelir üretmiyor ve haraç vermiyor, hem de demokrasiyi yok edip özgürlüğü kısıtlayan tüm devlet ve hükümet yapılanmalarına karşı söz üretiyor.
 
Macao’daki işgale dönelim ve o zamanki Milano kültür bakanının işgal evi hakkında söylediklerine bakalım: “Benim kişisel kanaatim, ve bu sadece benim fikrim değil, gerçekten kültürel olan hiçbir hareket, gerçekten kültürel olan hiçbir üretim kanunsuz bir eylemin üzerine kurulamaz.”
 
İşgal evlerinin, ortak üretim, yeni kişisel ve kolektif iletişim ve dayanışma ağları oluşturma, böylece yeni ve daha büyük işlerin ortaya konmasına olanak sağlama, fikirlerin ve üretimlerin gelişmesi açısından gerekli olan fikirsel tartışmalara zemin olma gibi birçok amacı ve bu amaçlara uygun sonuçları var tabii ki. Fakat, bence işgal evlerinin, sadece var olarak işaret ettiği şey, ki bu en az üretim süreçleri ve sonuçları kadar önemli, devletlerin çok büyük bir yarasına değiyor ve bir bakıma tam da bu nedenle kolluk kuvvetlerinin gündeminden hiç inmeyen bir hedef haline geliyor: Hukukun yaratıcısının halk değil, sürekli bir takım hiyerarşilerin, işlemeyen veya yanlış işleyen seçim sistemlerinin, kurumların, kişilerin etkisinden olabildiğine uzak kuralların toplamından ibaret olması. İşgal evleri öncelikle devletin öngördüğü mülkiyet hukukuna karşı gelerek, daha sonraki aşamada da bu evlerin işleyişinde kendi sosyal düzenini ve kurallar bütününü oturtarak, devletin asıl otoriterlik, heryerdelik, herkese uygulanabilirlik ve teklik iddiasına karşı bir duruş geliştiriyor. Kendi seçmediği, onaylamadığı ve kendisine birebir zarar veren hukuku ve uygulayıcılarını tanımadığını beyan ediyor ve gri bir dünyada kendi renkli hücresini kuruyor. Bakın Macao’da yapılan ortak açıklamada bu konuyla ilgili neler anlatılmış:  
 
“Gökdelenin işgali sırasında polis kuvvetlerine ve Bayındırlık ve İskân Bakanlığı’na resmî bir ihtar çekme ihtiyacı hissettik... Bu hukukî belgeyle, özel mülkiyetin bir dogma olmadığını, bu nedenle, bir kamunun inşası perspektifi gözetilerek daha geniş bir kamusal yarar çerçevesinde ele alınması gerektiğini, ve en az özel mülkiyet destekçilerinin kadar meşru doğrudan demokrasinin amaçlarına uygun kılınması gerektiğini belirttik. Derhal gelen cevap, baskı ve zorbalıktı. İç İşleri Bakanı Annamaria Cancellieri Milano Emniyet Müdürü’ne, Torre Galfa’nın acilen boşaltılması için doğrudan emir vermişti. Sonraki birkaç gün içinde İç İşleri Bakanı’nın oğlu Piergiorgio Peluso’nun, gökdelenin sahibi olan şirketin yöneticisi olduğunu öğrendik.”
 
Direnişin ve boşaltmanın hikâyesi bu. Macao’nun militan sanatçıları bu hukukun uygulanışı üzerinden, kimin hukukunun meşru olduğunu sorguluyor:
 
“Şehirde yıllardır yaptıkları spekülasyonla vatandaşlara doğrudan zarar veren bir grup suçlu, ordunun kullanımı yoluyla bize neyin hukuki olduğunu anlatıyor. Demokrasi, örgütlenmenin politik değerinin yeniden keşfedilmesini ve etkisiz, yetersiz ve düpedüz zararlı temsili sistemlerin ortadan kaldırılmasını zorunlu kılıyor.”
 
Türkiye’deki hukuk, “olağanüstü zamanaşımıyla iktisap” kurumuyla çok uzun süre çekişmesiz ve sürekli zilyetlikle mülkiyete, yani 20 yıl boyunca ne polisin ne ev sahibinin uğradığı bir süre sonunda işgal evinin mülkiyetini size vermeye hazır: Tabii yersen.
 
İlk çekişmenin ev sahibinden ya da mahalleliden değil de polisten gelmesi, devletin bu serbest üretim alanlarının sürekli boşaltılırken hedef alınan asıl mecranın özel mülkiyet kurumu değil, özgür düşünce ve ifade hürriyeti olduğunu yeterince ortaya koyuyor sanırım. Ayrıca, modern ve ulusal hukuk öyle bir şeydir ki, kendine alternatif istemez. Teklik iddiasındadır. Kullandığı gücü, arkasına aldığı çoğunluğun gözünde meşru kıldığı inancıyla alternatiflerini yok etmeye programlıdır. Hukuk kardeş, eş, eşit, denk, yoldaş istemez.
 
Ama neden bazı işgallerin diğer işgallerden daha eşit ve daha mümkün olduğu sorusuna, kendi oto-referansiyal tutarlılıklar illüzyonunda dahi bir açıklama bulamaz. 
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design