Anasayfa / SEZİN ÖNEY / En karanlığın davası: Musa Anter Davası

oneysezin@hotmail.com

22 Aralık

En karanlığın davası: Musa Anter Davası

Devlet imkânlarını kullanarak çeteleşenlerle hesaplaşılması fırsatını sunan tüm davalarda asıl failin “hafızasızlık” olduğunu görüyoruz


 
Ankara’da 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sabah saatlerinde sessiz sedasız bir dava görüldü 20 Aralık 2017 günü.

Musa Anter ve JİTEM Ana Davası.

Yılın en uzun gecesinin de arifesiydi 20 Aralık; çok da sembolik biçimde, Musa Anter davası da, Türkiye’nin “en gece” dönemlerinden birinin yaşandığı 1990’ların kesif karanlığının günümüze kadar gelen bir izdüşümü.

Apê Musa…

Saygı ve sevgi içeren tanımlamasıyla, Musa Amca yani.

Gazeteci ve yazar; bir entelektüel, bilge kişi.

Musa Anter, bu toprağın ve coğrafyanın insanlarının ayrımsız olarak sahip çıkması ve kıymetini bilmesi gereken bir aydındı. 20 Eylül 1992 günü vahşice öldürüldü Diyarbakır’da. Bu cinayetin faillerine açılan dava da bugüne kadar yargı tarafından, yapılabilecek en iyi niyetli tanımlamayla “sürüncemede” bırakılmış, “savsaklanır” vaziyette.

Musa Anter, 20 Eylül 1992’de Diyarbakır’da gerçekleşen Kültür-Sanat Festivali’ne katıldı, kitaplarını imzaladı. Akşam ise, Seyrantepe Mahallesi'nde, yeğeni gazeteci-yazar Orhan Miroğlu ile beraberken silahlı saldırıya uğradı. Anter öldürüldü, Miroğlu yaralandı.

Anter’in ailesi, cinayetten sonra geçen sekiz yılda Türkiye’de yürütülen soruşturmada hiçbir sonuca ulaşılamadığı için, 2000 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu. Mahkeme, davayı kabul edip işleme koyduktan sonra 2005’te, Türkiye’yi savunan avukatlar, “uzlaşma” teklifini aileye 15 bin Euro önerdi. Anter ailesi de, tazminat önerisini reddetti ve davanın devamını talep etti.

Bu tekliften bir yıl sonra ise, 19 Aralık 2006’da Türkiye, AİHM tarafından suçlu bulundu; 25 bin Euro manevî tazminat ve 3 bin 500 Euro’luk mahkeme masraflarını ödemeye mahkûm edildi. Türkiye’nin AİHM tarafından suçlu bulunduğu konular şunlardı: Musa Anter'in tehdit edildiğini bilinmesine rağmen, devlet makamlarınca, yaşamını koruma zorunluluklarının yerine getirilmemesi ve ölümünden sonra da etkili bir soruşturma yürütülmemesi. Yani, Anter'in yaşam hakkının ihlal edildiği ve cinayet hakkında yeterli soruşturma yürütülmediği için Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 2. Maddesi'nin iki kere ihlal edildiğine ve Anter Ailesi'nin mahkemeye etkin başvuru hakkının elinden aldığı gerekçesiyle AİHS’in 13. maddesinin ihlal edildiğine hükmedildi.
1992’den 2006’ya uzayan ve Türkiye içinde de hukukî çözüm bulunamayınca, ancak AİHM’in önünde “kısmî” biçimde bulunabilen bir adaletten bahsediyoruz. “Kısmî” diyorum çünkü AİHM, Anter’in devlet memurları tarafından “yargısız infaz” edildiğini kanıtlayacak somut bir olgu olmadığına karar vermişti.

Oysa 2004’te Anter cinayeti dosyasıyla ilgili yeni bir gelişme olmuştu. 2001’de İsveç’e kaçarak, burada sığınma hakkı alan itirafçı Abdülkadir Aygan “konuşmaya” başlamıştı. Hem PKK hem de JİTEM üyeliği yapan, her iki taraf hakkında da itirafçılık yapan Aygan, 2004’te Almanya’da basılan İtirafçı Bir JİTEM’ci Anlattı adlı kitabında, Anter cinayetiyle ilgili de bilgiler verdi. Aygan, cinayetten sorumlu olarak, Binbaşı Ahmet Cem Ersever ve “Yeşil” kod adlı Mahmut Yıldırım, PKK itirafçısı ve JİTEM elemanı Mustafa Deniz, JİTEM Tim Komutanı Savaş Gevrekçi, JİTEM Telsiz Kumanda Merkezi'nde görevli Ali Ozansoy, “Hogir” kod adlı PKK itirafçısı Cemil Işık, Suriye İstihbarat Örgütü El Muhaberat'ın eski elemanı (Ersever’in sevgilisi olduğu öne sürülen) Neval Boz’un ve “Şırnaklı Korucu Hamit” diye bahsettiği birinin isimlerini verdi.

Bu isimlerden, Ersever, Boz, Deniz ve Işık öldürüldü. Diğer bir deyişle, JİTEM’in bu has elemanları, yapının ve bağlı bulunduğu çatının kendi “iç temizliğinde” kendileri faili meçhul olmuşa benziyor.

Tabii, şaibeler var. Hem de ne şaibeler… Örneğin, 2010’da, Jandarma Genel Komutanlığı’nın “gizli” ibareli bir belgesine göre Binbaşı Ahmet Cem Ersever ile birlikte 1993 yılında öldürüldüğü açıklanan JİTEM elemanı Mustafa Deniz’in yaşadığına yönelik bir “şüphe” ortaya çıktı.

2010’da Jandarma Genel Komutanlığı’nın Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderdiği JİTEM elemanlarıyla ilgili belgede, Deniz’in, 18 Mart 2009’a kadar da Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı’nın Ankara birimi emrinde çalıştığı ve bu tarihte de istifa ettiği belirtildi.

Tabii, “Yeşil” denen kişinin, akıbeti de belirsiz. Onun da öldürüldüğü iddia edildi. Her hâlükârda, “milliyetçilik yaptığını düşünen” bazı sosyal medya kullanıcıları, Kürt Sorunu’nda askerî ve güvenlikçi yaklaşımların ön plana çıktığı 2015’ten beri, Yeşil’i  “ikonlaştırmaya” da çalışıyor.

Burada bir es verirsek, sadece Anter cinayeti değil; 1990’ların karanlığı ile yüzleşilmesi ve devlet içinde, devlet imkânlarını kullanarak çeteleşenlerle adalet önünde hesaplaşılması fırsatını sunan tüm davalarda, asıl failin “hafızasızlık” olduğunu görüyoruz. Hafızasızlık ve beraberinde getirdiği şuursuzluk Yeşil gibi tetikçilerin “kahramanlaştırılmasına” da sebep oluyor.

Şaşkınlık verici mi; hayır. Bosna Savaşı’nın en eli kanlı katilleri, hâlâ nasıl bazı Sırplar ve Hırvatlar tarafından baş tacı ediliyorsa, Türkiye’de aynı şeyi yapanlar var.

Daha da trajik ve ironik nokta, Yeşil gibi zatlara pâye verenlerin, evlerinin sıcağında oturup akıllı telefonlar üzerinden ırkçı nefret kusup, kendi ülkesi vatandaşlarına yönelik cinayet hattâ katliam çağrılarında bulunanların; Bosna Savaşı’nın katillerini sahiplenenlerden farksız olduklarının bilincine tamamen uzak olmaları, bu savaşa yönelik “duyarlılık” gösterileri yapmaları…

Dönelim Anter cinayetine: AİHM mahkûmiyeti sonrası, her ne kadar Aygan’ın itirafları devam etse ve cinayete yönelik yeni bilgiler ortaya çıksa da, bu cinayet davasız olarak ortada kalmıştı. Davasız ve tabii failsiz de…

29 Haziran 2012'de tetikçi zanlısı, korucu Hamit Yıldırım Şırnak'ta yakalandı ve 2 Temmuz’da da tutuklandı; böylelikle dava, cinayetin üzerinden tam 20 yıl geçmiş olacağı 20 Eylül 2012’deki zamanaşımı süresinin kurbanı olmaktan kurtuldu. Hamit Yıldırım’a yönelik başlatılan soruşturma sonucu hazırlanan 25 Haziran 2013 tarihli iddianame de, 5 Temmuz 2013’te Diyarbakır 7. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

2014 yılında da, Musa Anter Cinayeti Davası’nın, JİTEM Ana Davası’yla birleştirilmesi talebi, bu ikinci davanın sürdüğü Diyarbakır 1. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi.

Ancak, 2015 yılında zaten ağır aksak ilerleyen bu davaların kaderi bir kez daha düğümlenmeye başladı: Musa Anter Davası “güvenlik gerekçesiyle” Ankara’ya nakledildi. Ne tesadüf ki, Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi, Anter Davası ile JÜTEM Davası’nın birleştirmesi kararına itiraz etti. Ankara 6. Ağır Ceza’nın itirazını değerlendiren Yargıtay 5. Ceza Dairesi’nin, 29 Ocak 2016 tarihli kararıyla iki davanın birleşmesi (sonunda) kesinleşti.

Derken, geldik 28 Haziran 2017’ye: dava, dinlenen tanıklarla “kabul günü” gibi açılıp kapanan duruşmalarla sürüp gider, bürokraside yazışmalar bitmez tükenmez ve beklenen belgeler hiç gelmezken, sonunda 2012’de tutuklanan Hamit Yıldırım’ın 5 yıllık tutukluluk süresi doldu.

Aynı gün re’sen toplanan Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi, Yıldırım’ın yurtdışına çıkış yasağıyla tahliyesine karar verdi. Ve böylece, 1990’lara yönelik bu “yüzleşme” davalarının tek tutuklu sanığı da salıverildi. Ve ayrıca böylece, tüm bu mahkeme süreçlerinde ilk kez, “ivedilikle,” acele ile bir iş yapılmış oldu.
Mahkeme, Yıldırım’ın tahliyesi kararına gerekçe olarak ‘’davanın uzun sürmesi’’ ile ‘’bazı tanık ve sanıkların yurt dışında yaşaması ve ifade için ulaşamamasını’’ gösterdi.

Tahliye edilen Hamit Yıldırım, 28 Aralık 2016’daki 12’inci duruşmada, Ankara 6. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki savunmasında “FETÖ iddialarında” da bulunmuş ve şöyle demişti:

“Ben o tarihte [1992] korucu olarak görev yapıyordum. Anter’in katli olayıyla herhangi bir ilgim yoktur. Beni FETÖ imamı bu hâle sokmuştur. Kendisi yurt yapmak için benden arsa istemiştir. Ben ise arsa vermediğim için şimdi bu dosyada sanık olarak yargılanmaktayım.”

Musa Anter’in katil zanlısı Yıldırım, Haziran 2017’de tahliye edildikten sonra, Eylül 2017’de gerçekleşmesi planlanan ve 25 yıldır artık gelenekselleşmiş durumdaki “Musa Anter Gazetecilik Ödülleri” töreni de, Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. Ödül törenini düzenleyen Özgürlükçü Demokrasi gazetesi de, ödül törenini İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nde gerçekleştirdi.[1]

2017’de, Anter’e yönelik başka “enteresan” yaklaşımlar da (üstelik de yargıda) gerçekleşti.

Şubat 2017’de, Musa Anter'in "Benim doğduğum kentlere her gün kurşun yağardı. Siz bilmezdiniz. Bu yüzden, ben ‘terörist’ olurdum siz ‘yurttaş’" sözünü sosyal medya hesabından paylaşan öğretmene "örgüt propagandasından" dava açıldı.

Tekirdağ’ın Çerkezköy ilçesinde 30 Kasım 2016 tarihinde yapılan ev baskınlarında gözaltına alınan Halkların Demokratik Partisi (HDP) üye ve yöneticisi olan 8 kişinin, Çerkezköy Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki davasındaki iddianamede Anter’in “örgüt üyesi” olarak anıldığı ortaya çıktı.

“Silahlı terör örgütüne üye olmak” iddiasıyla yargılanacak HDP’lilerin iddianamesini hazırlayan Çerkezköy Başsavcısı, Musa Anter’i, “Ape” ‘kod isimli örgüt üyesi’ olarak kayıtlara geçirdi.

Ve de, sonunda gelelim, yeni gerçekleşen 20 Aralık 2017’deki duruşmaya: bu duruşmada, gazeteci, Sabah gazetesi Özel İstihbarat Şefi Abdurrahman Şimşek’in tanıklığına başvuruldu.

Duruşmaya görüntülü sistem SEGBİS yoluyla, İstanbul’dan katılan Abdurrahman Şimşek, Anter cinayeti ile ilgili yaptığı araştırmasına ilişkin bilgileri mahkemeyle paylaştı.

O dönem kendisinin Sabah gazetesinin İstihbarat Müdürü olarak çalıştığını hatırlatan Şimşek, şunları söyledi:

“Haber kaynağım bana, Hamit Yıldırım’ın yakın akrabalarından birisinin Musa Anter cinayetinin Hamit Yıldırım tarafından işlendiğini kendisine söylediğini belirtti. Haber kaynağımın aktardığına göre, Hamit Yıldırım bu cinayeti işlediği için pişman olduğu ve cinayetin işlendiği dönemde genç olduğunu da aktarmış. Ama kime, hangi akrabasına söylediğini bilmiyorum. Yine kaynağım tarafından bana aktarılan diğer bir bilgi ise, Yıldırım’ın devlet ile çalıştığı durumu da var. İsterseniz size, bana bu aktarımlarda bulunan şahsın bilgilerini de aktarırım.”

Şimşek, üst düzey bir jandarma mensubunu kaynağı olarak gösterdiği şu bilgileri de paylaştı: ‘’Yeşil’’ kod adlı Mahmut Yıldırım’ın eski adı Özel Harp Dairesi olan birim personellerince kaçırılıp öldürüldüğünü, öldürüldükten sonra da Yeşil’in video kaydına alınarak, üst düzey jandarma istihbarat teşkilatından komutanlar tarafından izlendiğini söyledi.

Şimşek, “Bana anlattığını mahkeme heyetine de anlat dediğimde, o kişi bana ‘Can güvenliğim söz konusu olduğu için bunu yapamayacağım’ dedi” ifadesini kullandı.

Burada bir parantez açalım:

Demek ki, Anter Cinayeti’nin sorumlusu bazı çevreler hâlâ aktif. Yoksa, Şimşek’e konuşan bu üst düzey Jandarma sorumlusu, neden hayatından endişe etsin ve mahkeme önünde konuşmaktan çekinsin?

Bu arada, , Orhan Miroğlu ile de söyleşi yaptığını hatırlatan Şimşek, Miroğlu’nun kendisine “Sen bu işlerle uğraşma. Devlet 20 yıldır uğraştı olayı aydınlatmadı. Devlet bu olayı çözmedi, siz niye uğraşıyorsunuz” dediği ifade etti.

Miroğlu’nun bu sözlerini de, o çevrelerin hâlâ aktif olduklarına, güç sahibi olduklarına ikinci bir kanıt olarak alabiliriz herhâlde…

Son olarak da, sanık Hamit Yıldırım konuştu ve aynen şöyle dedi: “Ben olayın mağduruyum. Bana oyun oynandı. Benim kardeşlerim şehit oldu. Türk bayrağını seviyorum. Askerimi seviyorum”.

Duruşma, 4 Nisan 2018 tarihine ertelendi.

Ve 5 yıl sonra, bu dava 30 yıllık zamanaşımı süresinin “faili meçhulü” olacak.

Daha beş yıl var demeyin: Musa Anter’in öldürüldüğü günden bu yana geçen süre su gibi aktı. Daha doğrusu pek su gibi aktı denemez: Türkiye’yi JİTEM-FETÖ ve daha kimbilir ne çeteleşmelerin ağında parçalaya parçalaya aktı gitti.

Artık en uzun gecelerin karanlığı yerine biraz aydınlık, biraz adalet gelmezse; daha çok hunhar çete çıkar bu karanlığın uğursuz ortamından.
 
Dava süreci ile ilgili daha detaylı bilgi için:
http://failibelli.org/dava/musa-anter-ve-jitem-ana-davasi/
http://hakikatadalethafiza.org/musa-anter-ve-jitem-ana-davasi-izleme-raporu-27-eylul-2017/
 
 
[1] Yasaklanan 25. Musa Anter Ödülleri’ni şu gazeteciler almıştı: Türkçe Haber dalında ödülü KHK ile kapatılan Dihaber’in muhabiri Deniz Tekin; Jüri özel ödüllerini BirGün gazetesinden Erk Acerer, Diken Muhabiri Rıfat Doğan ve Evrensel gazetesinden Eylem Nazlıer; Kürtçe Haber dalındaki ödülü Dihaber Muhabiri Cihan Ölmez; “Kadın Haberciliği” dalında gene KHK ile kapatılan Gazete Şûjin’den Şilan Özhan ve Şehriban Aslan; Kadın Haberciliği dalında Jüri Özel Ödülünü Jinda Asmen; karikatür dalında Cumhuriyet Çizeri Musa Kart, fotoğraf ödülünü Dihaber’den Abdurrahman Gök, bu daldaki Jüri Özel Ödülü’nü de BirGün gazetesinden Alican Altunbaş ve AFP Foto Muhabiri İlyas Akengin.
 


Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design