Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / Pablo Hasel, Ebu Hanzala ve ifade özgürlüğü

09 Şubat

Pablo Hasel, Ebu Hanzala ve ifade özgürlüğü

“İfade özgürlüğünün kötü ya da iyi kullanımı yoktur. Sadece yetersiz kullanımı vardır”


 Düşünce, ifade ve ifadeyi yayma özgürlüğü Türkiye’de, özellikle dışarıdan bakanlar için “anlaşılmaz” bir hâle büründü. Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü, eleştiri hakkının sınırlarının daraltılması yoluyla iyice baskılandı, gazeteciler de dahil muhalifler ya sürgünde, ya hapiste ya da kısıtlı özgürlüklerinde hâlâ mücadele etmeye çalışıyorlar.
 
Eleştiri hakkı aracılığıyla ifade ve düşünce özgürlüğünün kısıtlanması, daha da geniş anlamda ifade özgürlüğünün kullanılma biçimi, Türkiye’de devlet tarafından muhalifleri bastırma amacına uygun olan bir araç hâline gelmiş durumda. Eleştirilerin ve farklı görüşlerin hemen hepsi devlete karşı çıkmak ve terörizm ile bağdaştırılarak şeytanlaştırılıyor. Terörizm de belki de tarihte hiçbir zaman olmadığı kadar kapsayıcı ve yüzeysel bir anlama bürünmüş durumda: Devletlerin beğenmediği, istemediği kişiler bunlar ya da, alışılmış jargonda, zararlı cemiyetler. Devletler terörizm ve ifade özgürlüğü sınırlama araçları üzerinden kimin yüceltileceğine, kimin yerin dibine batırılması gerektiğine aynı kimin öleceğine ve kimin yaşayacağına karar verdikleri gibi karar veriyorlar.
 
Türkiye, ifade özgürlüğünün bir devlet güvenlik aygıtına dönüştürülmesi yarışında başı çekiyor olsa da, Avrupa (ve Amerika) boyunca yükselen baskıcı rejimlerin gün geçtikçe özgürlük çemberinin yarı çapını biraz daha kısaltmasıyla, kesinlikle tek başına değil. İspanya’da örneğin, kraliyeti eleştirmek yasak. Açık ki kraliyet, lüksünü, başkalarının sırtından yaşadığında sorun olmuyor; kral, saraylar inşa edip gemiler aldığında sorun olmuyor; sorun, iş bunların dillendirilmesine geldiğinde başlıyor. Muhaliflere destek açıklamak da, “terör örgütü propagandası” suçu kapsamına giriyor.
 
Gerçek ismi Pablo Rivadulla Duró ve sahne ismi Pablo Hasél olan rapçiyi, Şafak Yayla, Bahtiyar Doğruyol ve Elif Sultan Kalşen için 2015’te Savcı Kiraz’ın ölümünden sonra bestelediği şarkısı Halk Milisleri [https://www.youtube.com/watch?v=9-I62WU2sDc] üzerinden tanırsınız muhtemelen.
 
Pablo Hasel 1988 İspanya doğumlu, komünist ideolojiye sahip bir rap şarkıcısı. Aynı zamanda kitapları ve çeşitli şiirleri bulunuyor. 2005’te Esto no es el paraíso (Bu cennet değil) şarkısıyla [https://www.youtube.com/watch?v=f5FQRbnVEWE] ünlü oluyor. 4 Ekim 2011 tarihinde Lérida’da, Democracia adlı şarkısında, 1944 doğumlu Camarada Arenas mahlaslı, Partido Comunista da España (İspanya Kominst Partisi) genel sekreteri ve GRAPO üyesi (Grupos de Resistencia Antifascista Primero de Octubre / 1 Ekim Anti-Faşist Direniş Grupları) Manuel Pérez Martínez’i övdüğü için tutuklandı.
 
5 Kasım’a kadar gözaltında kaldıktan sonra Audiencia Nacional’e (Ulusal Yüksek Mahkeme) çıkartıldı ve tutukluluğu kamu cezasına dönüştürülürken, bir süreliğine videoları ve Facebook içerikleri “zararlı” olarak sınıflandırılarak yasaklandı.
 
2014’te tekrar tutuklandı. 2017’nin Mart ayında İspanyol mahkemeleri Hasel için beş yıldan başlayan hapis cezası istediler ve bu isteklerinin temelinde yine “terörizmi yüceltmek” ve “kraliyete karşı hakaret ve iftira” yatıyordu. Bu karar, yine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, “terörizmin yüceltilmesinin ya da meşrulaştırılmasının ifade özgürlüğü kapsamına alınamayacağı, çünkü böyle bir yüceltme ya da meşrulaştırmanın acı çeken toplumların insan haklarını ihlal anlamına geleceği” yönündeki kararını temel alıyordu.
[http://www.publico.es/sociedad/enaltecimiento-terrorismo-pablo-hasel-ver-culpable-rey-financie-cacerias-dinero-publico-amantes.html]
 
Geçen Perşembe Hasel [https://www.telesurtv.net/english/news/catalan-rapper-pablo-hasel-trial-spain-spider-operation-20180201-0034.html] terörist grupları yüceltmek, krallığı ve polisi Twitter’dan kötülemek ile suçlandığı duruşmada, GRAPO üyelerinin kendisi açısından bir “direniş örneği” sergilediklerini söyledikten hemen sonra, iki yıl dokuz aylık hapis cezasına ek olarak 40 bin Euro kadar para cezasına mahkûm oldu.
 
Duruşmada Hasel, devlete önemli sorular sordu aslında. 2016’da Kral Juan Carlos’a ithafen yaptığı Youtube videosunda kralın, av partilerine, beyaz ışıklarla parlayan sarayına ve sevgililerine harcadığı paranın kamudan toplanan para olduğunu söylüyordu. Aynı şekilde İspanyol Devlet Güvenlik Güçleri’ni Ceuta’daki El Hasel sınırında göçmenleri öldürmekle suçladı. Hasel, mesajının arkasında olduğunu söyledikten sonra mahkemeye şu soruyu yöneltti: “Halkın yarısı benim gibi düşünüyor. Bu nedenle halkın yarısını hapse atacak mısınız?”
 
Hasel, İspanya’nın ifade özgürlüğünü kısıtladığı tek kişi değil. ETA’nın 1973’te Luis Carrero Blanco’ya suikast düzenleyerek öldürmesiyle ilgili yazdığı tweetler nedeniyle 21 yaşındaki Cassandra Vera bir senelik hapis cezasına mahkûm oldu. Son üç yıl içinde, neredeyse yetmiş kişi aynı nedenle ceza aldı. Bir başka rapçi César Strawberry de aynı şekilde, ETA hakkında yaptığı şakalar nedeniyle cezaya çarptırıldı. AİHS ve kararları üzerinden AİHM de zaten “terörist örgütlerin yüceltilmesini ve meşrulaştırılmasını” bir insan hakkı ihlâli olarak kabul etmiş. Böyle bir ifade özgürlüğü kısıtlanmasının amacı “acı çeken toplumların insan haklarının ihlâl edilmemesi” idi. Çünkü devletlerin ve özellikle de uluslararası toplumun, hangi toplumların acı çektiğine ve daha doğrusu hangi toplumların çektikleri acıların kutsanabilirken hangilerinin görmezden gelinebileceğine, hattâ hangi insan topluluğunun toplum olduğuna karar vermek gibi bir ön-hakkı var.
 
Laiklerin pek görmek istemediği bir başka davaya dönelim. Bir sonraki duruşması 16 Mart 2018 tarihine ertelenen, Ebu Hanzala kod adıyla İŞİD’in üst düzey yöneticiliğini yaptığı iddia edilen ama bunu ısrarla ve gerekçeleriyle reddeden Halis Bayancuk’un davasına [http://t24.com.tr/haber/isidin-turkiye-yoneticilerinden-ebu-hanzalanin-yargilandigi-davada-3-tahliye,553850]. Bayancuk’a ağırlaştırılmış müebbet istenen iddianamede, Bayancuk’un Adapazarı’ndaki örgüt toplantılarına katıldığı, Mısır’da eğitim aldığı falan anlatılıyor. Fakat, isnat edilen suçların arasında bir de “silahlı terör örgütü propagandası yapmak” var. Bunu, anlaşılan “medrese eğitimi adı altında insanları cihada teşvik etmek” [http://www.milliyet.com.tr/isid-davasi-nda-ebu-hanzala-kod-gundem-2199015/] suretiyle yapıyor.
 
Yine Hasel’le aynı yere geldik: Silahlı örgüt propagandası suçu. Hattâ Ebu Hanzala’da bu da yok: Sadece görünüşü itibariyle, destekler izlenimi vermesi dışında. Laik bir solcu tepkisi olarak Bayancuk’un, yapmadığını sürekli iddia ettiği, silahlı terör örgütü propagandası yapmış olmasının karşısında devletin tavrı ve bu “görünüşte ve söylemlerde” bir kişiyi yargılaması, mevzu bahis özellikle IŞİD gibi kitle katliamları ve soykırım yapan, zincirlerinden kurtulmuş silahlı bir örgüte bağlandığında, normal—hattâ—iyi geliyor. Deniyor ki, “silahlı örgütlerini övmüş, tabii ki yargılanacak.” “O kadar bebeği öldürdü, tabii yargılanacak, beter olsunlar.” Kafalar öbür tarafa çevriliyor. Hasel vakasında silahlı terör örgütü mücadelesi hakkındaki açıklamaları ve desteği nedeniyle cezaya çarptırılan şarkıcının ifade özgürlüğü varken, Ebu Hanzala’nın yok.
 
Mahkemede söylenenler ayrıca ilginç. Bayancuk, kendini şöyle anlatıyor: “Bu benim inancımdır. Çünkü ben Müslümanım. Hâkimiyet, otorite sadece Allah’a aittir. Dosdoğru din budur. İnsanlar bilmez. Ama demokrasilerde ‘Hâkimiyet ve egemenlik halka aittir,’ deniyor. Bir Müslüman olarak demokrasiyi asla bu hâli ile benimsemem mümkün değildir… Benim böyle bir devleti benimsemem mümkün değil.” Aslında Bayancuk hakkında daha derin araştırma yapmak lazım.
 
Bütün bunları düşünürken, Raoul Vaneigem’in Rien n’est sacré, tout peut se dire: Réflexions sur la liberté d’expression kitabına rastladım. Vaneigem, Guy Debord’la birlikte uluslararası sosyal devrimsel hareket olan Durumcu Enternasyonel’lerin (SI / Situationistes Internationales) öncülerindendi ve daha çok Ayrıntı Yayınları’ndan çıkmış Gençler İçin Hayat Bilgisi El Kitabı: Gündelik Hayatta Devrim kitabıyla bilinir. Bahsettiğim kitabın da Türkçesi Dost’tan daha yeni çıkmış: Dokunulmaz Olan Hiçbir Şey Yoktur, Her Şey Söylenebilir / İfade Özgürlüğü Üzerine Düşünceler.
 
“İfade özgürlüğünün kötü ya da iyi kullanımı yoktur. Sadece yetersiz kullanımı vardır,” diyor Vaneigem. Aynı tavrı, Pierre Vidal-Naquet, revizyonist yaklaşımları kısıtlayan Gayssot Yasası’nı eleştirirken sergiler —ki ailesi Auschwitz’de katledilen Vidal-Naquet revizyonist ve Nazi gaz odalarının hiçbir zaman var olmadığını iddia eden, aynı zamanda Gayssot Yasası’nın diğer adı olan “Faurisson Yasası (lex Faurissonia)”nın da isim babası. Bir zamanlar sınıf arkadaşı olduğu Lyon Üniversitesi’nde Fransızca profesörü Robert Faurisson’ın en dişli karşıtı. Ama Vidal-Naquet’nin ve ekonomi tarihçisi René Rémond’un başını çektiği ve on dokuz tarihçinin de imzaladığı bildiride, “memory laws / lois mémorielles” olarak bilinen bellek yasalarının uygulamasının kaldırılması gerektiğini, çünkü böylesi devlet tarafından yaptırıma bağlanan yasaklayıcı kanunların, araştırma ve ifade özgürlüğünü kısıtlaması bakımından demokratik bir rejime uygun olmayacağı yazılmıştı. Bu, inkâr demek anlamına gelmiyordu. Bu, devletin her şeye ve herkesin işine burnunu sokmasına duyduğu kendinden menkul hadde bir başkaldırıydı. 
 
Bakın Vaneigem ne diyor:
 
“Hiçbir şey kutsal değildir. Herkesin kendi adına herhangi bir fikri, ideolojiyi ve dini ifade etme ve savlama hakkı vardır. Hiçbir fikir kabul edilemez değildir, en anormal, en nefret edilen fikirler bile. Hiçbir fikir, hiçbir konu, hiçbir inanç kendisini eleştiriden, alaydan, istihzadan, şakaların, taklitlerin, karikatürlerin ve taklitçilikten koruyamaz. “Şunu her şekilde tekrar tekrar söyleyeceğim,” diye yazıyor Georges Bataille, “dünya, içinde saygı duyulacak hiçbir şey barındırmaması koşuluyla yaşanabilir bir yerdir.” Irkçı yabancı düşmanı, seksist, sadist, kindar, aşağılayıcı fikirlerin açıklanması, her türlü milliyetçilik, dinî inanç, şirketçi klanların sekter ideolojisi kadar… ifade özgürlüğüne dahildir… Mahkûm edilmesi gereken şey fikirler değil, eylemlerdir.”
 
İfade özgürlüğü ve bu özgürlüğün devlet tarafından kısıtlanması ya da kullanımına izin verilmesi, AİHM’in “acı çeken halkların insan haklarını ihlâl etmesini önlemek” kadar nötr ve apolitik bir şey değil tabiî ki. Öncelikle, ifade özgürlüğünün sınırlarının hukuki olarak çizilmesi. İfade özgürlüğünün sınırları tartışılmalıdır tabii ki, sonuçta Pierre Vidal-Naquet’nin Les Assasins de la Mémoire’ında söylediği gibi “revizyonistlerin kendisiyle konuşmasak da revizyonistler hakkında konuşabiliriz.” Yine, tabulara ve inançlara katılmamak, onlar hakkında konuşmamız gerekliliği ortadan kaldırmıyor.
 
Bu tabular arasında, AİHM’in bir ifade özgürlüğü kısıtlaması olarak gösterdiği “başkalarının ve toplumlarının acıları” ve inançları da var. Fakat başkalarının inançlarına saygıdan oluşan hukuki sorumluluğun sınırları öylesine politik ve öylesine tek başına devlet tek elinde ki, ifade özgürlüğü bir doğal hak iken bunun sınırlamasında söz sahibi olan kişilere böylesine geniş kısıtlama yetkileri verilmesinin, kendi iç tutarlılığını ve genel olarak bir eşitlik ve özgürlük fikrini savunduğunu iddia eden uluslarüstü bir kurum ve çeşitli demokratik ülkeler açısından ne kadar vahim bir durum olduğu ortada. Söylenenlerden ve düşüncelerden oluşan sorumluluk, devletin niyet okumasına girişmesidir. Hukukun, kendi alanının eylemlerden çıkarıp, niyetlere genişletmesidir. Oysa ki ceza hukukunda uluslararası ortaklaşılan bir suç tanımında, her zaman bir fiil olmalıdır. Devletlere tanınan ve istedikleri gibi politik atları koşturmalarına olanak veren açıklık da işte bu “kelimelerin anlamlarını eğip bükebilme, yönetebilme ve manipülasyon” aralığıdır. Fiil dendiğinde devletler ifade, hattâ düşünce olarak bunu yorumluyorsa, ne yapalım, kanun böyledir.
 
Vaneigem’in olmayan kutsallarına dönersek: Hasel ile Ebu Hanzala’yı birleştiren yer burasıdır. İki farklı kulvarda, iki farklı kutupta olmalarına ve arkalarında tamamen farklı bir toplumsallık, bireysel tarih ve farklı popülizmler olmasına rağmen, her ikisi de bir şekilde devletin o ya da bu çıkarına çomak sokmuştur. Veya devletin çıkarlarına zarar gelmiş değilse bile, bu yargılamalarla geri kalanlara bir şey anlatmak istiyordur. Ebu Hanzala’nın habire içeri girip çıkması boşuna değil: Türkiye, IŞİD’le mücadelesini artık hukukî bir boyuta taşımıştır. Hasel de aynı: İspanya, özgürlükler ülkesi olmasına öyledir, fakat silahlı örgütlerin özgürlükçülüklerini dahi olsa, düşüncede bile övmek, özgürlük kapsamında değerlendirilemez, dolayısıyla bu gibilere pabuç bırakacak değildir. Düşüncelere ve kelimelere, eylemlerle aynı oranda ceza/hukukî sorumluluk yükleyerek devletlerin kurtulmaya çalıştıkları şey aslında, bireysel düşüncelerden öte, düşüncelerin toplumsallaşabilmesi, destek bulabilmesi olasılığının korkusudur.
 
Oysa ki söylenenlerden oluşan sorumluluğun hukukî değil, toplumsal olması gerekiyordu. Devlet, başımıza bir şey geldiğinde koşacağımız bir baba değildir. Devlet, bu gibi net zararların icra yoluyla karşılanmasını gerektirmeyen durumlardan itinayla uzak tutulmalıdır; devlet bir şikâyet makamı değildir. Devlet, devlettir; kendini üretir, yüceltir, meşrulaştırır; kurulana kadar teşekkülsüz biçimde diğerlerini dövenlerin, daha iyi dövebilmek için kurduğu bir teorik ve kendinden menkul meşruiyet şeklidir. Doğru ve yanlış ayrımı birçok konuda devlete bırakılmış bir politik düzende bile olsak, ifade özgürlüğü gibi düşüncelerimizin, değişim ve fikir değiştirme olanaklarımızın, gelişimlerimizin, hayat anlayışımızın, dolayısıyla kafamızın içine giren devlet, AB ülkesi de olsa, adı demokratik de olsa,  aslında acılar ve ifadeler arasındaki toplumsal alana dair bir dengeleme pratiği olarak öngörülmüş ifade özgürlüğünü alıp kendine itaat aracı hâline getirdiğinde, yönetme aygıt olmaktan çıkmış ve Voldemort’a dönüşmüştür.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design