Anasayfa / FİGEN A. ÇALIKUŞU / Britanya parlamentosundan adaylık tanıtımına...

04 Haziran

Britanya parlamentosundan adaylık tanıtımına...

Demokrasinin beşiğinden, CHP’nin seçim bildirgesini ve milletvekili adaylarını açıkladığı Ankara toplantısına koşturdum


Hafızamdan hiç silinmeyen Charles Dickens’ın sanayileşme sancılarını kara kalem resmettiği Oliver Twist’in etrafında dolaşan hayaleti…
 
Adım başı kırmızı telefon kulübeleri, oyuncak taksileri, insana huzur veren sade ve dingin parkları…
 
Düşünce ve ifade özgürlüğünün yeryüzündeki en saygın ve etkili kuruluşlarından biri olan Article 19’un davetlisi olarak Britanya Parlamentosu’ndaki bir toplantıda konuşma yapmak için iki hafta  önce Londra’da idim.
 
Türkiye’deki hukuksal durumu ve medya özgürlüğünün pür melalini merak ediyorlar.
 
Tabiî ki bir hukukçu olarak, İngiltere’de olmanın daha da farklı tarihsel boyutları var.
 
Modern anayasaların başlangıcı olarak kabul edilen 1215 yılındaki Magna Carta ile Kral Yurtsuz John, kendi sınırsız egemenliğini kısıtlamıştı.
 
Yine feodal senyörler ve kiliseye karşı ilk burjuva devrimi de İngiltere’de gerçekleşti.
 
Nitekim bu devrimin lideri Cromwell’in mütevazı büstü parlamentonun önünde durmaya devam ediyor.
 
Konuşmama, “şimdi izninizle, kısaca kendimden söz edeyim” diyerek başladım
 
“Babam hâkim, ben de doğal bir refleksle baba mesleğini sürdürdüm. Çeyrek asırlık bir avukatım.
 
Aynı zamanda siyaset ile uğraşıyorum.
 
24 Haziran seçimlerinde de milletvekili adayıyım.”
 
Sonra orada bulunuşumun nedenini bir kez de ben anımsattım:
 
“Sağlıklı bir demokrasinin iki temel taşıyıcısı ‘basın özgürlüğü’ ve ‘seçilmişlerin dokunulmazlığı’dır. Bu iki taşıyıcı kolon ülkemde aşırı zaafa uğramış durumda.
 
Bu nedenle buharlaşan basın özgürlüğü ve ağır mağduriyet yaşamakta olan medya mensuplarının hukuksal hakları için daha aktif bir çaba içine girdim.
 
Bu bağlamda huzurunuzdayım.”
 
“Aşırı zaafa uğramış” durumu da detaylandırdım.
 
*****
 
“Bu kısa konuşmada derin ve uzun analizlere girecek değilim ama bir hukukçu olarak ‘yaşadığın dönemi ve coğrafyayı nasıl tanımlarsın’ diye sorarsanız, ‘hukuk üretemeyen, üretilmiş evrensel hukuku da içselleştiremeyen bir dönemi’ yaşadığımızı söyleyebilirim.
 
Askerî dönemler de dâhil, bugün yaşananlara, çeyrek asrı aşkın bir zamandır avukatlık yapan biri olarak hiç rastlamadığımı da eklemek istiyorum.
 
Kendimi, özellikle ‘demokrasi ve ifade özgürlüğünün’ korunması amacıyla girmekte olduğum basın davalarında, kartondan yapılmış bir tiyatro sahnesinde, önceden yazılmış bir kötü ruhlu senaryo içinde gibi hissediyorum.
 
Aslında, şunu da itiraf edeyim, zaman zaman öyle bunalıyorum ki, bu kötü ruhlu senaryoda görev yapma gayreti yerine, ofisimde oturup Kafka’nın ölümsüz eseri Dava’yı yeniden okumak istiyorum. Avukat olarak katıldığım davalardan bence daha sahici, hem de yüksek bir edebi değeri var.”
 
Kafka’nın kitabının bugünkü mevcut durumdan daha gerçekçi ve anlamlı olduğunu çok bilinçli bir şekilde söylüyordum. Onu vurgulayarak açıkladım:
 
“Neden derseniz; avukat olarak katıldığım basın davaları sonucu gördüğüm resim üzerinden kısaca özetlemek isterim.
 
Türk Anayasası ve Ceza Kanunu, evrensel hukukun gereği ‘yasalarda tanımlanmamış’ bir suç olamayacağını vurgular.
 
Ama Türkiye’de, 2016 yılının 2. yarısından sonra, Anayasa ve Ceza kanununda yeri olmayan; ‘yazı yazmaktan, tweet atmaya, banka hesabından, telefonla konuşmaya’ kadar, temel hak ve özgürlük teminatındaki birçok alan, fiilen zorla suç olarak muamele gördü ve akıl almaz bir şekilde cezalandırıldı, cezalandırılmaya da devam ediyor.
 
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 25. ve 26. maddeleri ile AİHS’nin 9. ve 10. maddeleri ‘düşünce ve ifade özgürlüğünü’ teminat altına almıştır.
 
Buna rağmen hukuka son derece uzak yorum tarzlarıyla meşru düşünce açıklamaları terör faaliyeti olarak görülmektedir.
 
Açılan davaların iddianameleri, tutuklama ve tutukluğun devamı kararları, verilmiş olan mahkûmiyet kararları incelendiğinde; uygar âlemde hiçbir zaman suç teşkil etmeyecek söylem ve eylemlerin suç olarak kabul edildiği anlaşılmaktadır. Şöyle ki:
 
‘Cebir ve şiddet kullanarak Anayasayı ihlal; cebir ve şiddet kullanarak yasama organına karşı suç; cebir ve şiddet kullanarak hükümete karşı suç; terör örgütü üyeliği; üye olunmamasına rağmen örgüt adına suç işlemek; üye olunmamasına rağmen örgüte yardım; üye olunmamasına rağmen örgüt propagandası yapmak’ gibi…
 
Bu tarz yorumlarla birçok değerli insan bugün hapishanelerde tutulmaktadır.”
 
Buna örnekler verdim:
 
“HDP’nin Genel Başkanı olan ve aynı zamanda Cumhurbaşkanı adaylarından Selahattin Demirtaş cezaevindedir.
 
CHP Genel Başkan yardımcısı Enis Berberoğlu yine Anayasa Mahkemesi’nin tespitiyle ‘ifade ve basın özgürlüğü çerçevesinde yayımlanmış bir haber’ nedeniyle tutuklu bulundurulmaktadır.
 
Cumhuriyet Gazetesi’nin yayın faaliyeti, yazarlarının yazıları suç kanıtı olarak kabul edilmiş ve Cumhuriyet Vakfı’nın yöneticileri ve yazarları hakkında uzun tutukluluk durumlarından sonra ağır cezalara hükmedilmiştir.
 
Pek çok gazeteci, köşe yazarı salt makale başlıkları delil olarak gösterilerek üç kez ağırlaştırılmış hapis cezası istemiyle yargılanmaktadır; birçoğunun halen tutukluluğu devam etmektedir.
 
Şu anda tutuklu bulunan yüzlerce avukat tüm dünyada şaşkınlık yaratmaktadır.”
 
Bu vahim durumun nedenlerini de hatırlattım:
 
“Böylesine tahayyülü bile çok zor olan gelişmeler, doğrudan siyasetin emrindeki militan yargı sayesinde yaşanıyor.
 
Yargı, bağımsızlığını yitirerek, yürütmenin talimatıyla hukuku katlediyor.
 
Bu tablo, Jean Jacques Rousseau’nun Toplumsal Sözleşmesi’nden, Montesquieu’nün ‘Kuvvetler Ayrılığı’ ilkesine kadar çok geride kalmış bir durumu yansıtıyor.
 
1789 Burjuva Devrimi’nin insanlığa armağanı olan demokratik kavramların çok gerisinde bir tablo var.
 
Siyaset hukuku siyasallaştırılarak evrensel hukuk prensiplerinden kopunca, demokratik bir hukuk devletinin en temel özellikleri de kayboluyor.
 
Örneğin ‘hukukun üstünlüğü’ can çekişiyor.
 
Özellikle siyasal iktidar, anayasa ve kanunlara uymuyor, kendi meşru temelini fütursuzca dinamitliyor.
 
Yasama, yürütme ve yargı ayrımının ortadan kalkmasının hazin ve ürkütücü bir sonucu da; ‘hukukun üstünlüğü’ kavramının yok edilmesi oluyor.
 
‘Hukukun üstünlüğü’ yok edilince, hukuk hiyerarşisi de buharlaşıyor.
 
‘Hukuk hiyerarşisi’ ve ‘hukuk güvencesi’ tamamen yok edildi.
 
Bu karar öyle sarsıcı bir durum yarattı ki, kredi derecelendirme kuruluşu Moody’s, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmamasını not kırma nedenlerinden biri olarak gösterdi. Hukuk üzerinden siyasi inatlaşma, hepimizin fakirleşmesinin yolunu açtı.
 
Öte yandan, Türk Ceza Yasası’nın 309. Maddesinde düzenlenen darbe suçunda kanunun aradığı cebrilikten maksadın fiziki/maddi cebir olduğu açıktır.
 
Ancak müvekkillerim hakkında düzenlenen iddianamenin 160. sayfasında, savcı yasa yapıcının iradesine aykırı olarak, ‘maddi cebir ile manevi cebri’ birlikte anmış ve buradan hareket ile yazı ve konuşmaların, suçun unsuru olan cebrin ‘öncülü ve olmazsa olmazı’ olduğunu iddia etmiştir.
 
Mahkeme bu iddianameyi kabul etmiş ve neticede 796 sayfalık bir karar yazmıştır. İlgisiz sayfalar sonunda, üç sayfalık bir gerekçe kısmında, 1764 yılında yazılmış Cesare Beccaria’nın Suçlar ve Cezalar isimli kitabına gidilmiş, ‘manevi eylemlerin’ de toplumun yıkımına sebebiyet vereceği neticesine varılmıştır.
 
Mahkeme 1764 yılında yazılan kitaba kadar uzanırken uygulamakla yükümlü olduğu yasaları yapan iradeyi de yok saymıştır.
 
1764 yılına kadar gitmek yerine, uygulamakla yükümlü olduğu Türk Ceza Kanunu’nun 2004 yılında hazırlanma aşamasına ve madde gerekçelerine bakması yeterli olacaktı oysa.
 
Çünkü bu maddeleri 2004 yılında AKP, tüm siyasi partiler ile birlikte hareket ederek ve oy birliği ile düzenlemişlerdi. Amaç ifade ve düşünce hürriyeti ile örgütlenme hakkının garanti altına alınmasıydı…”
 
Girdiğim birçok basın davasından somut örnekler verdim ama kısa konuşmamı umutla bitirdim:
 
“Ama biz biliyoruz ki insanoğlu, adaletin, hukukun yüceliği karşısında her zaman derin bir saygı duymuştur. İnsanın haysiyetini yitirmeden önünde eğildiği tek değer, insanlık tarihinin her döneminde adalet, hukuk olmuştur.”
 
Demokrasinin beşiğinden, CHP’nin seçim bildirgesini ve milletvekili adaylarını açıkladığı Ankara toplantısına koşturdum.
 
Otoriter tek adam yönetimine karşı parlamenter demokrasi rejimine dönüş…
 
Ekonomi biliminin gereklerine uyarak, refahımızı artırmak ve toplumsal zenginleşme…
 
Kısacası, özgür, zengin, mutlu bir Türkiye reçetesi…
 
Ülkemizin geriye doğru ellerimizden kayıp gitmesine “artık tamam” deme coşkusu…
 
Londra’ya özgürlüklerin yok edildiği bir ülkenin hüzünlü bir ferdi olarak değil, demokrasiyi, hukuku, özgürlükleri, refahı egemen kılan bir ülke vatandaşı olarak gitme arzusu…
 
Aday tanıtım toplantısında, 24 Haziran’da hep beraber bunu başaracağımızı düşündüm.
 
Sandıktan demokrasi çıkacak.
 
Kazanacağız… Türkiye kazanacak!

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design