Anasayfa / ZEYNEP KOÇAK / İtalya’da yabancı düşmanlığı: Yeni bir Roman sürgünü mü?

20 Haziran

İtalya’da yabancı düşmanlığı: Yeni bir Roman sürgünü mü?

Romanlara karşı duyulan ve saf ırkçılıktan kaynaklanan yabancı düşmanlığının hükümet ve toplum içinde birkaç “bahanesi” mevcut


 
İtalya’da Yeni Hükümet
 
4 Mart 2018’de İtalya genel seçimlerinden ve sonrasında gelen iki aylık karışıklıktan sonra nihayet haziran başında hükümet kuruldu. Bu süre boyunca, güya sokakların ve ezilenlerin sesi Movimento 5 Stelle (Beş Yıldız Hareketi) başkanı Luigi di Maio en büyük partiyi, sağcı Lega Nord’un başkanı Matteo Salvini en büyük koalisyonu yönettiği için, her iki lider de o zamanın başkanı Sergio Mattarella’da yeni kabineyi kurma görevini istedi. Sol görüşlü ve sağ görüşlü bu iki partinin flörtü bir süre devam ettikten sonra, mayıs ayının ilk iki haftasında iki parti arasında bir hükümet programı anlaşmasına varıldı. Bu sırada ne eski Partito Democratico başkanı Matteo Renzi, ne de Salvini ve Lega Nord’un manevi babası Silvio Berlusconi (Forza Italia) böyle bir koalisyonu destekliyordu. Tüm karşı çıkmalara rağmen mayıs ayının sonunda Mattarella, Alman ve Avrupa Birliği karşıtlığı nedeniyle veto ettiği fakat iki partinin ısrar ettiği aday hukuk profesörü Giuseppe Conte’ye hükümeti kurma görevini verdi. Sonuçta şu anda M5S’i temsilen Luigi di Maio ve Lega’yı temsilen Matteo Salvini başbakan yardımcıları olarak görev yapıyor.
 
Sol ya da sağ, sokakların ya da elit çoğunluğun sesi, demokrasi ya da illiberal bir baskı rejimi yanlısı olup olmadıkları fark etmez. Bu iki partiyi birleştiren şey, Avrupa boyunca yükselen dışlamacı, milliyetçi ve ırkçı politikalar temelli faşist uygulamaların sağlam bir kalesi olma yolunda hızla ilerleyebilme potansiyeliydi. Öncelikle her ikisi de Eurozone’dan, yani Euro’nun geçerli olduğu Avrupa Birliği bölgesinden çıkmak ve kendi paralarını kullanmaya başlamak istiyordu. İkincisi, her ikisi de temelden Avrupa Birliği karşıtıydı. Üçüncüsü de, her iki liderin (ve partinin) göçmenlerin İtalya’da kalmasına karşı olmasıydı. Matteo Salvini böylece İçişleri Bakanı oldu, Luigi di Maio da Ekonomik Gelişim, İş ve Sosyal Politikalar Bakanı.
 
 
Matteo Salvini’nin sınırdışı ve ihraç öngörüsü
 
Mayısın sonlarına doğru, daha koalisyon hükümeti uzlaşmaları sürerken, iki liderin üzerinde fikir birliğine vardığı göçmen politikası, daha çok gözaltı merkezi (detention center) inşasını, birlikte-yaşam kamplarının tasfiyesini, ülke sınırları içinde illegal olarak kalan aşağı yukarı 500.000 göçmenin derhal sınırdışı edilmesini, Mağrip’ten binerek insanca yaşama umuduyla İtalya’nın güneyine gelen mülteci gemilerine İtalya’nın düzenlediği kurtarma operasyonlarının gözden geçirilmesini ve Cenevre Sözleşmesi’nin öngördüğü bir uygulama politik sığınmacılık ve uluslararası koruma hakkında düzenleme yapan Dublin Yönetmeliği’nin yeniden tartışmaya açılmasını içeriyordu.
 
Hükümet kurulduğunda zaten tüm göçmenlerde bir tedirginlik vardı. 3 Haziran’daki hükümet kutlamaları sırasında Matteo Salvini’nin yaptığı açıklama, kendi sözleriyle şuydu: “Burada bedavadan kaldığınız zamanlar bitti. Artık çantalarınızı toplama zamanı.”
 
Hükümet, öyle görünüyor ki, ülkede illegal yollardan kalan göçmenlerin sınırdışı edilmesi sürecine dün itibariyle Romanlarla başladı. Dün, İtalya İç İşleri Bakanı Matteo Salvini, ülkede bulunan Romanların bir nüfus sayımına tabi tutulması için emir verdiğini, ve usulsüz ülkede ikamet edenlerin sınırdışı edileceğini açıkladı. Ve devam etti: “İtalyan vatandaşlığı almış olanlara ne yazık ki hiçbir şey yapamıyoruz.”
 
 
İtalya’daki Roman düşmanlığı
 
İtalya’da Roman düşmanlığının köklerinin ne kadar geriye gittiğine işaret etmek için, Nazizm’in yönetiminden on sene önce, 1926 yılında Benito Mussolini’nin işleme koyduğu ilk ihracı örnek gösterebiliriz. İtalya’da toplam 8 adet toplama kampında ya sadece Roman halkları bulunuyordu ya da Roman halkları da Yahudilerin yanında yer alıyordu. Sadece Roman halkı için kullanılan toplama kamplarının en büyüğü Ferramonti’deydi (Calabria’da) daha 1926 yıllarında yapılan hükümet tespitlerinde “yabancı Çingenelerin, Çingenelerin genel yaşam kültürleri nedeniyle güvenlik ve sağlık riski oluşturduğu ve kamu düzenini bozdukları” açıkça söylenmişti.
 
Romanlar, Avrupa’nın 10-15 milyon arasındaki nüfusuyla en büyük ‘azınlığı’. 2007’de Romanya ve Bulgaristan’ın AB’ye girişiyle birlikte Romanların Avrupa’daki varlığı çok daha fazla “sorun” olmaya başladı. Romanya’da da uğradıkları toplumsal dışlanmayı ve temel sosyal ve medeni haklar konusunda gördükleri eşitsiz muameleyi, Avrupa’da gittikleri yerlerde görmeye devam ettiler.
 
1939-45 yılları arasındaki Nazi rejimi, Yahudilere yaptığı her türlü işkenceyi, kitlesel kıyımı, zulmü Romanlara da yapmıştır. Roman halkıyla ilgili Hitler’in başa gelmesinden sonra yapılan kanunların giderek artan bir etnik retoriği olsa da, neredeyse hepsinin lafzı “suçla savaşmak”, “toplumsal güvenlik” üzerineydi. 11 Eylül 1940 yılında İtalya’da, Almanya’da üzerine araştırma birimleri bile kurularak çıkarılması için uğraşılsa da hiçbir zaman çıkarılamayan bir kanun, doğrudan emir olarak uygulanmaya başlandı. İç İşleri Bakanlığı tüm valiliklere “ülke boyunca tüm ‘Çingenelerin’ valilikler tarafından ilin uygun görüldüğü bir yerinde sıkı bir göz hapsinde tutulmasını” emretmişti. Nazizmin İtalya’daki hükmü boyunca İtalya’da ne kadar kişi öldüğü kesin olarak bilinmemekle birlikte, bazı kaynaklar bu sayının Avrupa çapında 1.6 milyona vardığını bile söylüyor.  
 
Güya bu katliamın, zulmün bir daha hiçbir zaman tekrarlanmaması için mümkün olan tüm önlemleri alan Avrupa’da, Romanlara karşı duyulan nefret çok derinlere kazınmış ve anlaşılan 50-60 yıllık bu sürede hiç değişmemiş olacak ki, 2018’e gelindiğinde seçim vaadi bu insanları ihraç etmek olan bir hükümet İtalya’da çoğunluk ile seçildi.  
 
İtalya, Romanlara karşı en büyük düşmanlığı besleyen iki ülkeden biri (diğeri Çek Cumhuriyeti). Avrupa Komisyonu’nun 2006’da yaptığı Eurobarometer Ayrımcılık-Karşıtı Avrupa Araştırması’nda, tüm Avrupa’da Roman komşudan rahatsız olanların oranı dörtte birken, bu oran İtalya’da yüzde 50’ye yükseliyor. 2000’li yıllardaki Roman nefreti de öyle hiç azımsanacak gibi değil; ve dahası bu nefret, sadece toplumsal bir nefret olarak kendini göstermiyor, aynı zamanda devlet organlarının (yürütme, yasama ve yargı hepsinin) uygulamalarıyla “hukuki” olarak tesis ediliyor.
 
2004 yılında İtalya, Avrupa Sosyal Haklar Sözleşmesi’nin yeterli barınak sağlama, ayrımcılık yapmama ve meskenden zorla tahliye yasağı gibi maddelerini Roman halkına karşı ihlal ettiği için (EERC v. İtalya, karar: 7 Aralık 2005) mahkûm oldu, ve hemen ertesi sene Salvini’nin başında olduğu parti üyeleri, Verona’daki bir mahkemenin önünde göçebe Romanların ihraç edilmesini isteyen pankartlar açarak yürüyüş yaptı.
 
21 Nisan 2008 tarihinde İtalya resmî gazetesinde, Campania, Lazio ve Lombardia bölgelerinde “göçebelerin çoğaldığıyla” ilgili bir acil durum başkanlık kararnamesi (Decreto del Presidente del Consiglio dei Ministri) yayınlandı. Bu “acil durum”, bir İtalyan kadının bir Roman tarafından öldürülmesiyle başlayan olayların sonucu olarak yayınlanmıştı. Cinayetin hemen ardından Napoli’deki Roman yerleşkelerine toplu saldırılar düzenlendi ve hükümet kuvvetleri önce üç, daha sonra da beş bölgeye yayıldı. Birçok geçici Roman yerleşkesi yok edildi ve Roman halkı böylece sokakta kaldı. Tabii ki bu başkanlık kararnamesini ve olayları takiben, hukuki olarak da Roman halkının üzerine gidilmeye başlandı ve devlet, uygun belgeleri olmayan Romanları ihraç etmeye, bir diğer yandan da bu evsiz ve göçebe insanlara kişi başı 10.000 euroluk cezalar kesmeye başladı.
 
2008’de nüfus sayımı sırasında yaşananlar da İtalyanlardaki bu Romanlara karşı nefrete işaret etmekte özellikle dikkate değerdir. Avrupa Parlamentosu Roman kamplarındaki yerleşik kişilerin sayılmasını ve fişlenmesini kınadıysa da iki yıl boyunca bu nüfus sayımı devam etti ve tüm bu sayım süresince Romanlara karşı birçok linç girişimi oldu. Bu sırada Vatandaşlık Yönergesi’yle tamamen çelişen bir “sınır dışı/ihraç kanunu” parlamentodan geçirildi ve illegal konutlar (gecekondu tipi yerleşkeler) tamamen imha edilerek Roman halkı evsiz bırakıldı. Bu sırada Avrupa Komisyonu, Romanları sınırdışı etmeye hazırlanan başbakan Silvio Berlusconi’ye uyarı niteliğinde karar verdi ve nüfus sayımının insanî ilkeler gözetilerek yapılmadığını söyledi. Gerçekten de çocukların parmak izleri alınarak ve evler işaretlenerek yapılan bu nüfus sayımı Avrupa Birliği’nin öngördüğü standaratların hiçbirine uymadığı gibi, sonuçta da büyük bir felaket ve mağduriyet ortamı yarattı.  
 
 
Avrupa’daki  iç-düşman: Romanlar
 
Peki nasıl oluyor da, hâlihazırda Avrupa Birliği vatandaşı olan bir halk, Avrupa Birliği ülkesinden kovulabiliyor? Sadece ekonomik hakların (çalışma ve eşit ödeme hakkı gibi) korunduğu 1975 Roma Antlaşması’ndan sonra oluşan Avrupa Birliği’nde, Avrupa vatandaşlığının kurulması ve bu vatandaşlık anlayışının ayrımcılığa karşı ve insan haklarına dayanan bir anlayışla hukuka bağlanması öngörülüyordu. Avrupa Komisyonu’nun 2004/38/EC yönergesine göre tüm AB ülkesi vatandaşların AB bölgesinde serbest dolaşım hakkı vardır. Bu hak öncelikle üç aylık bir süre için herhangi bir belge beyanına gerek kalmadan kullanılabilir. Ğç aydan sonra ise, kişinin ekonomik olarak kendi kendine yettiğini belgelemesi halinde kişi, istediği kadar kalma hakkına sahiptir. Bu hak, sadece kamu güvenliği, kamu sağlığı ya da kamu düzeni nedenleriyle sınırlanabilir. Dahası bu sınırlamanın orantılı olması gerekmektedir. Toplu haldeki ve sonu belirsiz tüm sınır dışı etmeler yasaklanmıştır.
 
Normal şartlar altında Romanların bu serbest-dolaşım yasaları uyarınca AB ülkelerinde istedikleri gibi yaşayabilmeleri gerekse de, Romanlar neredeyse her zaman düşmanlıkla karşılandı. Tarih boyunca yaşadıkları her toplumun sosyal ve coğrafi olarak sınırlarında kalmaya zorlanmış Roman toplumu, halihazırda son derece büyük bir ekonomik ve sosyal dezavantajlar bütünün içinde yaşadıkları, eğitim, barınma ve sağlık haklarının olmadığı (ya da hayatta ancak kalabilecek seviyede olduğu) bir hayattan, büyük abilerin kendi iktidarlarını tesis etme politikalarında sürekli hem aracı hem de nesne edildikleri bir hayattan, yine bu politikalar, iktidar kavgaları ve sök sök bitmeyen bir ırkçılıkla kovuluyorlar.
 
Lega Nord’un başkanı, şu andaki Başbakan Yardımcısı ve İç İşleri Bakanı Matteo Salvini’nin önümüzdeki beş yıl içinde 500.000 göçmeni sınır dışı edeceğine dair sözünün içinde, bu sayının ilk beşte birinin, yani 100.000 kişinin hemen bu sene ihraç edileceği de var. Yani hükümetin bu yıl içinde, hatta derhal, çalışmalara başlanması bekleniyor.
 
Salvini şöyle dedi: “Irkçılıkla tek panzehri kontrol, regülasyon ve göçmenliği sınırlamaktır. Ülkemizde ekonomik zorluk çeken milyonlarca İtalyan bulunuyor. İtalyanlar ırkçı değildir, fakat kontrolün dışına çıkan göç mecburen olumsuz reaksiyonlar ortaya çıkarıyor. Bunu engellemek istiyoruz.” Bir başka konuşmasında da Salvini, neden Roman halkını hedef aldığı yönünde şöyle bir açıklama yaptı: “Biz göçmenlerin haklarını korumak istiyoruz, fakat savaştan kaçmayanlara verecek kadar yerimiz yok.”
 
İtalya, Avrupa Birliği’nin tüm standartlarına karşı gelerek bu ihraçları bu defa gerçekleştirecekmiş gibi görünüyor.
 
 
Bitmeyen ırkçılık
 
Romanlara karşı duyulan ve saf ırkçılıktan kaynaklanan bu yabancı düşmanlığının hükümet ve regülasyon seviyesinde de toplum içinde de birkaç “bahanesi” mevcut. Sürekli duyduğumuz argümanlar arasında “Bizim işlerimizi çalıyorlar”dan tutun, “pislik içinde yaşıyorlar” ve “kamu içindeki güven ortamını bozuyorlar”a kadar ne ararsanız var.
 
Bu ırkçılık ve düşmanlık, Türkiye’den çok tanıdığımız, her türlü yabancıyla fakat öncelikle Kürtlerle ve Araplarla ve son zamanlarda Suriyelilerle ilgili duymaya, ne kadar can yakıcıdır ki çok alışık olduğumuz iddialarla perçinleniyor: Kokuyorlar, çocuklarımızı kandırmaya çalışıyorlar, karımıza/kızımıza laf atıp rahatsız ediyorlar, sürekli olay çıkarıyorlar, arsızlar, hırsızlar, suçlular, suçlu değillerse bile suça meyilliler…  
 
Bunların gerçekliği olmadığını, Ne Suriyelilerin, ne Arapların, ne Romanların birer “doğuştan suçlu” olduğunu ve bir kültür bir diğerinden daha farklı kokuyor, yiyor, içiyor, uyuyor, konuşuyor, giyiniyor ise bunun “kötü, kokuyor, pis, cahil, eksik” diye nitelenmesinin en naif hâliyle üstten bakmak, kendini bir halt zannetmek ve kendinde bunu söyleyebilecek had görmek, gerçek haâliyle ise biraz zorlasan sıradan insanı Hitler askerine çevirebilecek ve dolayısıyla kötülüğün banalliğini hepimize gösterebilecek korkunç bir ırkçılık tezahürü sergilediğini artık defalarca kere anlatmaya gerek olmadığını umut etmek istiyorum. 
 
Ama anlaşılan, var.
 
Bu devletlülerin ve güç sahibinin yanında olmaya alışmış, tarihsel, kişisel ve sınıfsal olarak doğuştan ya da bilinçli bir şekilde bunların yanında yer almış insanların, düşüncelerinin ve eylemlerinin ırkçı olmadığını düşünmeleri çok tehlikeli. Suriyeliler durumunda da böyle, Salvini’nin durumunda da. Gidip elinde kamerayla “bizim çocuklarımız senin için ölüyor sen burada keyfediyorsun” diyen zihniyet aslında şunu söylüyor Suriyeli çocuğa: “Sen savaştan kaçıp Türkiye’ye geldin. Keşke orada ölseydin ve seni kurtaran (ve bizim sevmediğimiz) hükümete oy vermen beklenmeseydi. Keşke bizim çocuğumuz yerine sen ölseydin ve hatta şu anda ölsen. Senin hayatın TC vatandaşı bir çocuğun hayatından daha değersiz, çünkü biz bazı insanlar, her ne kadar yaşamı kutsal sayıyor gibi görünsek de çok oynak ve dönek varlıklarız, ve tamamen afaki, insan kurgusu olan “devlet” soyutlaması nedeniyle senin nefesinin daha değersiz olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bizim yaşayan şeyler arasındaki değer sıralamamız sübjektif değil, objektif birtakım kriterlere göre belirlenir ve dahası o objektif kriterler de biz belirlediğimiz için objektiftir. Çünkü bizler kişisel ve toplumsal tarihimizde bunu görmüşüzdür; çünkü farklıysan düşmanlaştırılmaya mahkumsundur, çünkü biz, düşmanlıktan başka metodoloji, yarışmadan başka derecelendirme, kazanan taraf olmaktan başka bir birlikte yaşam şekli, hegamonyadan başka bir saygı siyaseti bilmeden büyüdük ve değişmeyeceğiz. Üstlerimize biat eder, altlarımıza çabuk ölsün diye bir tekme daha atmak gelenektendir. Çünkü sınıfsal, kişisel ve toplumsal ayrıcalıklarımızdan vazgeçmek işimize gelmiyor.”
 
Bir an düşünün, insan bunu düşmanına bile söylemez. Ama pardon, düşman ilân edebilecek ve bunları söyleyebilecek tek tür insanın ta kendisidir.
 
Salvini’nin başta olduğu ve çoğunluk tarafından desteklendiği bir İtalya’da da durum aşağı yukarı aynı. Savaştan kaçanlar ile savaştan değil, açlıktan, yokluktan, toplumsal dışlanmadan kaçanlar arasında yapılan mağduriyet yarışında Salvini, savaştan kaçanlara öncelik verdiğini beyan etti. Bunların arasında Romanlar yok. Fakat Romanlar, duyulan nefretin tarihsel derinliği ve tiksintinin ve hor görmenin yüksek derecesi nedeniyle sınırdışı edilecek ilk halk olacaksa da, son olmayacak. İtalya, tüm bu uygulamayı yürütmeye bir kere başladığında her göçmeni sınır dışı edebilecek ve bu “kamu düzeni, kamu sağlığı, kamu güvenliği” üçlemesinin içine her şeyi sıkıştırabilecek. Bu üç K, yani –devletin kriminalleşmesi açısından, çağrıştırdığı asıl “vigilante” örgütle bile bağdaştırılabilir—KKK, her totaliter devlet tarafından meşruiyetini insanî bir yerden almadığı her baskıcı, yıldırıcı, insanlık dışı hareket açısından sanal bir meşruiyet perdesi sağlayan bir üçlemedir.
 
Dolayısıyla soruyu, acaba yeni bir Roman halkı sürgünü mü yaşanacak? yerine, İtalya’nın geleneğinde olan bu ırkçılık yeniden ne zaman tezahür edecek? diye sormak gerekiyordu.
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design