Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Adnan Oktar operasyonu ve sorular - 5

23 Temmuz

Adnan Oktar operasyonu ve sorular - 5

Bunca zaman Oktar’ın acayipliklerine katlanan İslâmcı’ya kötü haber: adamın kültürel iktidarı ele geçirmeye de katkısı olmayacak…


BU DİZİ-YAZILARA DAİR NOT: Adnan Oktar teşkilatına yönelik operasyonda Oktar dahil 168 kişi tutuklandı. Bu teşkilata ve operasyona dair birçoğumuzun kafasını meşgûl eden sorulara cevaplar arıyorum. Başkalarının da aradığından eminim. Bütün benzer durumlarda olduğu üzre, kaldırılan toz duman içerisinde gerçeğe ulaşmak pek zor. Gözüme kulağıma, aklıma takılanları, azıcık araştırıp edinebildiklerimi paylaşacağım. Burada her gün peşpeşe sunulacak yazılar haliyle operasyonun yaratacağı bilgi akışına yetişemeyecek. Önemli eksikler kalır, düşündüklerimizi gözden geçirmemize yolaçacak yepyeni şeyler ortaya çıkarsa bunları bilahare derleyip toplamayı umuyorum. Tabiî operasyondan doğru dürüst bilgi ve delil çıkmasını da. / Ümit Kıvanç

                                                                                                    *****

13 Temmuz günü, Fehmi Koru, “Adnan Oktar grubu nedir gerçekten?” sorusunu başlığa çektiği bir yazı yayımladı. Yazıda dikkati çeken iki ayrıntıdan biri, bilinenin sağlam dayanaklı olduğu belli ifadesiydi: Ünlülerin de katıldığı davetleriyle ünlü bir gruptur bu. Şimdilerde operasyondan cesaret alarak grup aleyhine yazıp çizenlerin bir kısmının da koşa koşa gittiği ve sonrasında karşılaştıkları hoş muameleyi anlata anlata bitiremedikleri davetlerde masalarda tek eksiğin kuş sütü olduğunu biliyorum.”

“Anlata anlata bitirilemeyen hoş muamele” bahsini uzatmak şüphesiz genel eğilime uygun düşer. Lâkin Koru’nun önümüze getirdiği öbür ayrıntı, Oktar teşkilatının, operasyonun, dolayısıyla hepimizin istikbali bakımından daha mühim. Fehmi Koru, teşkilatın kendisine operasyon yapılacağını öğrenmiş olduğu görüşünde. Oktar’ın televizyonunda denk geldiği konuşma onda bu izlenimi yaratmış: “…etrafıma dönüp ‘Hayrola’ dediğimi hatırlıyorum. ‘Hayrola, bir şeylerden mi nem kaptılar?’ hissiyle… Adnan Hoca lakaplı Adnan Oktar, karşısında oturan kadınlı-erkekli yakınları önünde, ülkemizde yedi düvele karşı bir bekâ mücadelesi verildiğini, herkese düşen görevin bu mücadeleyi sürdüren kadroların lideri olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a tam itaat olduğunu döne döne anlatıyordu. (…) konuşmanın şu yakınlarda yapılmış olabileceğini düşündüğümü de hatırlıyorum. Konuşmanın sebebini operasyon başlayınca anladım: Başlarına geleceği öngörmüş olmalılar…”

Koru, her zamanki sigortasını koyuyor, “öngörmüş olmalılar” diyor. “Öğrenmiş olmalılar” demek istediğini anlıyoruz.

Geçen yazımda, Oktarcılar hakkında yeterli bilgi ve izlenim sahibi Ruşen Çakır’ın operasyondan beklentisini hayli düşük tuttuğunu aktarmıştım. Çakır, “gerçek anlamda aydınlatıcı bir operasyon” beklemiyor, “devletin bize göstermek istediklerinden ibaret kalacak” endişesi taşıyor. Fehmi Koru’nun “önceden haberliydiler” teşhisi, elbette “hazırlıklıydılar” anlamı da taşıyor. Hem yurtdışı bağlantıları var hem de birşeyleri kaçırmak, emniyete almak isterlerse bunu gerçekleştirmelerini sağlayacak ilişkileri. Hazırlık yapmış ve tedbir almış olmaları ihtimali şüphesiz operasyonu baştan zayıflatabilecek bir etken.

Oktar’ın teşkilatında 13 yıl geçirdikten sonra ayrılan Yılmaz Kuruca, kötü ihtimale kesin gözüyle bakıyor. Kuruca, örgütün -korkulan- meşhur arşivini kaçırıp saklamayı başarmış olduğunu düşünüyor. Oktarcıların “kendilerine yapılacak operasyonu bir ay öncesinden, bir buçuk ay öncesinden basın bildirileriyle yayımladı”ğına işaret ediyor.
 
Yüzlerce, binlerce…
 
Belki de bu haberlilik yüzünden, ilk baskının üzerinden beş-altı gün geçtiğinde bile bize sunulabilenler fazlasıyla kısıtlıydı. Bütün başarı hevesine rağmen haberlerde şöyle ayrıntılar yeralıyordu: “Polis ekipleri bahçede silah, para ve ceset arama işlemleri yaptı. İki gün boyunca devam eden kazı çalışmalarında villanın bahçesinden bir şey bulunamadı.” Bahçe detektörlerle taranmış, kepçeyle kazılmıştı.

Oysa iktidar propaganda bültenleri daha ilk günden neler neler ele geçirmişlerdi. A Haber, binlerce uzun namlulu silah”ın “aramalar sırasında ortaya çıktı”ğını bildiriyordu. Bunlardan bazıları da “dürbünlü suikast silahları”ydı!

Merkez villadan çıkan silahlar için “yüzlerce” ifadesini kullanan meslektaşlarımıza “emin misiniz?” diye soruşuma saflık bile diyemeyiz bu durumda.

“Binlerce” silah -üstelik uzun namlulu- çıkmış olsaydı polisin bize bunları nasıl merasimle takdim edeceğini sanırım tahmin edebiliriz.

Dolayısıyla, “küçük bir müzeyi dolduracak kadar” antika eşya veya operasyonun P.R.’ına daha uygun terimle “tarihî eser” çıkıp çıkmadığından da emin olamıyoruz. Hele muazzam abartılı laflara eşlik eden görüntülerde ne idüğü belirsiz birkaç parça eşyanın ufak bir kamyonun arkasına konuşunu izliyorken.

Herkesi daha çok ilgilendiren, A Haber’in ballandırdığı “yüzlerce terabaytlık görüntü”ye ulaşılıp ulaşılmadığı. Bir de 2500 telefonun, laptopların, harddisklerin ele geçirildiği söylenen Ümraniye’deki depo meselesi var. Dijital dokümanlar “hayli fazla” olduğu için bunlar üzerindeki inceleme “aylar boyunca” sürebilir, diyor propaganda elemanları. Şüphesiz. Ancak daha ilk günden bunların içeriği hakkında konuşabilmek tuhaf değil mi? Ayrıca elde bu veri var mı sahiden?

Nagehan Alçı’ya bakılırsa var: “Öğrendiğim ilginç bir detay da operasyonda köşkte ele geçen 10 mikrodalga fırın. 99’daki operasyonun travması ile önlem olarak bu fırınları köşkün çeşitli yerlerine yerleştirmişler. Olası bir operasyonda hard diskleri ve telefonları yakmayı planlıyorlarmış ancak başaramamışlar.”

Neden, diye soracağız haliyle. Bir-bir buçuk ay öncesinden operasyonu biliyorlarsa..?

A Haber’e dönelim: “Adnan Oktar’ın bağlantılı olduğu kişiler arasında kamu görevlileri de var, bazıları polis” diyorlar. Bu yüzden operasyon tehlikeye girmiş. ‘Acaba sızıntı oldu mu’ sorusu “akıllara gelmiş”. İki polis gözaltına alındığı için “şüphelerin haklı olduğu” anlaşılmış. Nitekim örgütün iki numarası kabul edilen Tarkan Yavaş kaçmayı becerdi. O halde “yüzlerce terabayt” veri niye orada?
Umalım ki teşkilat gereken tedbiri alamamış olsun. Lâkin gazete ve televizyonların şişirmek için hangi balonlara çaresizce el attığını izlerken iyimser olmak kolay değil.
 
Şok şok şok!
 
Gözaltına alınanların sayısı 185’e yükselir, Oktar’a ait 86 şirket, iki vakıf ve bir derneğe kayyım atanırken, 14 Temmuz günü, Adnan Oktar operasyonuna ilişkin haberlerin aslında hedeflenenin aksine yolaçan ortak üslûbu oturmaya başladı: mütemadiyen “inanılmaz”, “akıl almaz”, “şoke edici” ayrıntılarla karşı karşıyaydık. Bunlardan biri, teşkilatın Kandilli’deki meşhur villasına yerleştirilmiş 127 kameranın izlendiği ekranların görüntüsüydü. 127 ekranın görüntüsü şüphesiz etkileyiciydi, ama yüzün üzerinde ekranın varlığını öğrenmiş, bir daha öğrenmiş, bir daha, bir daha öğrenmekteydik. Bu ekranlar villa ve çevresini, bahçedeki eklenti yapıları, odaları izlemeye yarıyordu, anlamıştık, bir daha, bir daha anlıyorduk. Sonra? İşte, bahçeden bir şey çıkmadı…

Neyse ki “Beykoz’daki bir depodan ele geçirilen kamyonet dolusu CD, harddisk ve bilgisayar” var elde. Sakin konuşmayı asla benimsemeyen haber aktarıcılara göre, bunlar özel yöntemlerle” şifrelenmiş. “Şifrelenmiş” yetmiyor; örgüt azılı ya, illâ “özel yöntemler” falan… “Uzman polisler, dijital kanıtlardaki şifreleri kırmaya çalışıyor”muş. Bunlar “kanıt” mı, neyin kanıtı, henüz bilmiyoruz. İlaveten, “operasyonda elkonan antika objeler” (“tarihî eserler”) var; bunlar da “sanat tarihi uzmanları eşliğinde” inceleniyor. Dijital malzemeden şüphesiz çok şey çıkabilir, lâkin bilinen çalıntı eser değillerse bu “antika objeler”i bulunduruyor diye kimseyi suçlamak sanırım mümkün olmayacaktır.

Yine de “antika objeler”in varlığı iyi, yoksa şunlara kalacaktık: “Oktar’ın Kandilli’deki villasında yapılan aramada, nü resimler, altın kaplamalı vazo ve tepsi gibi bazı eşyalar, ruhsatsız bir tabanca ve dizüstü bilgisayarlara el kondu.”

Nü resimlerin kepazeliği, Oktar’ın vaktiyle Güzel Sanatlar’a girebilmiş oluşunu akla getiriyor ister istemez. Oraya girişi de desenleri başkalarına yaptırarak mı olmuştu? Veya nü’leri başkası yaptı, bilemiyoruz. Her hâlükârda korkunçlar. Yani bunca zaman üç-beş bir şey fayda sağlarız diye Oktar’ın acayipliklerine katlanan İslâmcı’ya kötü haber: adamın kültürel iktidarı ele geçirmeye de katkısı olmayacak.

Daha beteri de var. İslâmcının kültürel iktidar mücadelesi veya Oktar ile müritlerinin ressamlık kalitesi bakımından değil; habercilik bakımından. İşte stüdyo! diye bağırıyor meslektaşlarımız. “Fotoğraflar ortaya çıktı!” “Ortadakiler”: vitray, çerçeveli resim (nü değil), kapı!? Fotoğraflarda Adnan Oktar'ın program sırasında oturduğu masa ve sandalye ile evdeki tablolar dikkat çekti” gibi, okuru salak yerine koyan bir laf eşliğinde sunulan laptoplar, bir tabanca, iki şarjör, on beş-yirmi mermi, sedefli sehpa…
 
Mafyozo ortam
 
Koparılan gürültü arasında, esas üzerine gidilmesi gereken ayrıntılar da kenarda köşede kalıyor. Çünkü bunların deşilmesini anlaşılan kimse istemiyor. Meselâ Oktarcıların onca sene boyunca, etrafa da korku salarak mafyozo bir varlığı gözlere soka soka sürdürdüğü anlaşılıyor. Kandilli’deki örgüt merkezinin komşusu, “Villaya giden yol telle kapatıldı,”  diye anlattı. “Önceden herkesin girebildiği bir yoldu. Oktar, sabah ve akşam villadan çıkardı. Her gittiğinde korumaları sokağı kapatır, çıkmamıza izin vermezlerdi. İçeride çoğu zaman eğlenceler olurdu. Müzik sesi gecelere kadar susmazdı. Villanın arazisi iki dönüm kadardı. Çevresindeki kamu ormanını içine alacak şekilde tel çekti. Bahçede iki katlı eski bir ev vardı. Oktar yirmi yıldır burada yaşıyor. O küçük ev her geçen gün büyümeye başladı. Her yıl kaçak bölümler yaptı. Biz çivi bile çakamazken onlar kat çıktı. Şimdi yüz odalı birden fazla ev var içeride.” Başka bir komşu, “Adamları üzerimizde korku yaratmıştı,” dedi. “Sokaklar araba dolardı. Korumalarla tartıştığımızda hemen bize silah gösterirlerdi.”

Oktar nasıl meşhur inşallah-maşallah’lar arasında açık saçık kadın oynatma seansları tertipledi ve bunları televizyondan yayımladıysa, silahlı çeteye hükmettiğini, gizli işler çevirdiğini, hattâ durmadan kaçak inşaat yaptığını gizleme gereği duymamış; anlaşılan budur. Ya da şöyle mi düşünsek: iki karış beton dökmeye hakkının bulunmadığı bir araziye sonunda yüzden fazla odaya ulaşacak çapta inşaatı hiç engellenmeksizin yapabilmesi, kamu malı olan yolu telle kapatması, itiraz edene korumalarının silah çekmesi, Oktar’ın örgütüne özgü bir acayiplik midir ki? Başka türlü bir hayatı bildik mi hiç biz?

Adnan Oktar egzantrik; ve başkalarının iktidarını dayandırdığı alanda yasaklı atlar oynatıyor; mesele edilişi bundan. Ayrıca, mesele olmayı deli gibi istiyor; bir de bu var. Soft porno sınıfına sokulabilecek fotoğraflarda kadınlara bakışına, duruşuna, pozlarına alıcı gözle bakın. Elbette değmez ama işin patolojik boyutunu hiç hesaba katmadan da olmaz.

Yine iktidar propaganda aygıtı ve artık sansasyondan başka dil, yaranmaktan başka gaye bilmez öbür medya kalıntıları için cazip olmayan alanlara girdik. Hangi Kedicik’le nasıl seks yapılıyordu, filan, bunlara uzak kaldık.

O halde arayı bulalım, şaşaa ayrıntılarına yaklaşalım.
 
İlle de debdebe
 
Yukarıda da değindim, operasyonun başından beri gözde konulardan biri Oktar ve müritlerinin debdebe içinde yaşadığını göstermeye yönelik ayrıntılar. Hürriyet’in yukarıda komşular meselesini aktardığım haberinde mutfak masrafı başlığa çıkarılmıştı. Debdebe hissiyatı dağılmasın diye “Boğaz manzaralı” olduğu hep vurgulanan villa, yani meşhur örgüt merkezi ve etrafına yapılan ek odalar-yapıların aylık masrafı “dudak uçuklattı” diye veriliyordu. Sayılar şöyleydi: “...yaklaşık 100 odalı villanın aylık elektrik faturası ortalama 20 bin lira. 30 müridinin sürekli kaldığı villada bulunanların sayısı, gün içerisinde ziyaretçilerle birlikte 50’yi geçiyor. Su faturası aylık ortalama 20 bin lira.” Böyle böyle ilerlerken, “debdebe” motifini zedeleyen bir ayrıntı kendine yer açıvermişti: Oktar, su faturasını düşürmek için dört yıl önce villa bahçesine artezyen kuyu yaptırmış. Kullanma suyu kuyudan karşılanarak villanın su faturası biraz düşürülmüş.”

Edile edile oradan tasarruf edilmiş demek. Ortada “kayıp” olduğu ileri sürülen 200 milyon lira varken, örgütün “şantaj ve tehditle ayda 10 milyon dolara yakın para topla[dığı] iddia ediliyorken.

Oldu olacak, mutfak masrafı ve alışveriş rutinine ilişkin bir-iki ayrıntıyı da aktarayım, Hürriyet’in aynı haberine dayanarak: Manava haftada iki defa gidiliyor, meyve-sebze kasalarla alınıyor. Ödeme ay sonunda topluca yapılıyor. Aylık manav masrafı 30 bin lira kadar. Teşkilatın kullandığı yaklaşık yirmi aracın yakıtı anlaşmalı istasyondan alınıyor, ödeme ay sonunda yapılıyor. Yakıt masrafı aylık 25 bin lira civarında.
Bakışlar “debdebe”ye kilitlendiği için, Adnan Oktar teşkilatı etrafında dönen toplam maddî değer hakkında sağlam bir tahmin öne sürülemedi şimdiye kadar. Bir ara, yıllık bir milyar liranın döndüğünden sözedildi, ama bu daha çok tahmin gibi gözüküyor.

Oktar Babuna’nın yeğeni Ali Yaşar Ertüzün, 2003’ten itibaren Kandilli’de yedi-sekiz yılını geçirmiş bir eski mürit. Şu anda annesi, kızkardeşi ve üç teyzesi gözaltında. Bazıları Oktar’ın en yakın, has elemanlarından biliniyor. “Oktar’ın mehdi ve resul olduğu, ona itaatin Allah’a itaat olduğu bize ezberletildi,” diyen Ertüzün, aynı zamanda bugün Adnan Oktar’ın Harun Yahya kitaplarını kendisinin yazmadığını, Oktar’ın “Kur’an okumayı bilmediğini” söyleyen, ayrıldıktan sonra teşkilat hakkında devlete bilgiler veren kişi. Ertüzün DHA’ya, teşkilatın başlıca zenginlik kaynaklarından birine ışık tutan bilgiler verdi: Oktar müritlerine kalan mirasların örgüte aktarılmasını sağlıyordu. Bizzat Ertüzün, babasından kalan beş gayrimenkûlü, hisse senetlerini, nakit parayı, aldığı yetim maaşını, dedesinden kalan 15 adet han dairesini örgüte devretmişti. Müritler, iş kuracağız bahanesiyle ailelerine evlerini ipotek ettirip paraları örgüte getirmişlerdi (“zekât”!).

Örgütün gelirlerinin ne kadarının hangi faaliyetlerden elde edildiğine ilişkin karanlık henüz aydınlatılmadı. Ne kadar uçuk sayılar ortaya atılırsa haberlerin o kadar çekici hale geleceği varsayıldığından, ayrıca “debdebe” etkeninden yararlanarak operasyonun şâşaasını artırma yarışına girildiğinden, hakikate ne kadar yakınız, ne kadar uzağız, çoğu zaman ayırt edemiyoruz.

Bir habere göre, örgüt 86 paravan şirket kurmuş, Avrupa'daki bazı önemli firmalarının adı ile ikiz firma açmış, Azerbaycan, Çin, Dubai ve Katar üzerinden paravan şirketler aracılığıyla ticaret yapmaktaymış. Kullandığı villalara ayda 200 bin dolar kira ödüyormuş.

Fakat işte, aylık yirmi bin liralık su giderini azaltmak için bahçeye kuyu açtırılmış! Hangisi?

 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design