Anasayfa / SEZİN ÖNEY / Ateşin düştüğü yer

oneysezin@hotmail.com

26 Temmuz

Ateşin düştüğü yer

Atina'nın çevresini yalayıp yutan yangınlarda sadece 100'e yakın, belki daha fazla insanın canı yitmedi. Felaket suyun bu yanını da etkileyecek


 
Nasıl bir his; üç aşağı bir yukarı biliyorum.
 
Benim de ailemin evi bir zamanlar, alevler arasında kalmıştı...
 
Çocukluk anılarımdan biri; deniz kıyısında, ateşin tüm tanıyıp bildiğiniz her şeyi yutmasını izlemek... Her yeri saran ateş dışında çok anımsadığım bir şey yok o geceden.
 
Annem, evin yanmaması dualarıyla son dakikaya kadar içeride kalmıştı; o kısmı, belki de sonradan çok anlatıldığı için, iyi de hatırlıyorum.
 
Gerçekten de evimiz, tüm çevresi yanarken, buzlu serin bir avuç içinde kalakalmış gibi sapasağlam kalmıştı. Tüm o devâsâ yangının alevli sıcağı, sadece nefesini hissettirip gelip geçmişti.
 
Çocukluğumun geçtiği Ege'nin en şiddetli yangın anısı olarak bu kazındı belleğime; ama her yaz olurdu yangınlar.
 
Yakın veya uzaklarda; yakın köylerde veya karşı adalarda – sürekli yangınlar, yangınlar...
 
Yangınların olduğu yerlerde, ertesi yıllarda da siteler, evler; kısacası yeni imar alanları...
 
Belki de, yangın ve ateş dolu bu çocukluk anılarının harareti nedeniyle, ben bugün şimşekler çakan, yağmurlu ve serin havalara tutkunum.
 
Evimizin tüm çevresini yakan o yazki yangının gecesini çok net anımsayamasam da, yangın sonrası günleri çok çok iyi hatırlıyorum. Akrepler, yılanlar, çıyanlar ve yangın mağduru olup da “hayatta kalan” herkes – çevreye, denize yağan küller ve zehirliler, yeraltı dünyası... Nasıl da akın etmişlerdi evimize...
 
Annemi bir akrebin soktuğunu; cebine kadar giren bu akreple, “cepteki akrep” diye dalga geçtiğimizi hatırlıyorum.
 
Belki de, bugüne kadar Ege veya hiçbir yerde, deniz-güneş hayali kurmamamın böyle de bir geçmişi var.
 
Yangınlar yangınlar... Çocuk olarak, sevip dolaştığım, ayağımı bastığım yerlerin sürekli yanmasının böyle de bir yası var.
 
Ne kadar soğuk, ne kadar serin, ne kadar bulutlu, ne kadar fırtınalı, ne kadar serin; o kadar güzel.
 
Yağmur geldikçe, yağdıkça, kurtuluş da geliyor gibi bir his belki de...
 
Yunanistan'daki yangının önce büyüklüğünü algılayamadım; ancak, ilk resimler bile bana geçmişin anılarını getirdi. Önce ilk dumanlar, alevler, haberler; sonra da günler günler süren yakılış, yangın...
 
İlk haberi alıp da, resimleri ilk gördüğümde düşündüğüm; “ev sahibi olmayın”, “ev sahibi olmak can yakıyor.”
 
Ne anlamı var – ben de bilmiyorum; bilinçaltı oyunu belki de.
 
Tabii ki, mesele “ateşin düştüğü yerde” olmak değil.
 
Ateş, her yerde.
 
Elbette, Yunanistan'da yaşanan, benim çocukluğumun Ege Bölgesi'nde gördüğüm yaşadığımın çok daha beter biçimde üzerinde bir ağır dehşet... İklim değişti, çevre değişti; hepimiz çok daha “yanabilir” hâldeyiz. Çarpık kentleşme ile beraber gözlerimizi ısrarla yumduğumuz bir “küresel iklim değişimi kâbusu” var.
 
Geçmişte, yangınlar çok daha kolay kontrol altına alınabilirdi; çünkü gerçekten de kontrol altına almayı mümkün kılacak teknoloji ve imkânlar kısıtlı idi.
 
Geçmişte, “felaketlerden” istifade etmek isteyenler kaide değil istisna olabiliyordu.  Bugün; sadece felaketleri yaratanlar değil ardından istifade etmek isteyen bir sürü akrepler var. Her şeyden önce de, aslında hepimizin “kurbanı” olmakta olduğumuz bir “küresel iklim değişikliği gerçeği” var. Bir şekilde, sürekli erteliyoruz bu gerçekliğe inanmayı...
 
Evet; “suyun öte yakasında”, Yunanistan'ın başkenti Atina'nın çevresini yalayıp yutan yangınlarda sadece 100'e yakın, belki de daha fazla insanın canı yitmedi. “Suyun bu yanını” da etkileyecek bir insanlık ve çevre felaketi meydana geldi.
 
Aslında, yaşadıklarımız ve problemlerimizle bir bütünüz.
 
Dürüst olmak gerekirse, 19. yüzyıl doğumlu şair Konstantinos Kavafis'in, Türkiye'de çok sevilen şiiri, “Şehir”i çok “kaderci”, çok “determinist” buldum hep...
 
Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma --
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.
 
Belki de bu yüzden, hiç de adını telaffuz edemedim. “Kava-fi”, “Kava-fi-dis”? “Kavafis”?
 
Tüm çocukluğu, ilk gençliği, gençliği ve ötesi, şehirler, coğrafyalar ve daha da ötesi, savruluş dolu, kırılmalarla imzalı tarihler ile örülü Kavafis'in acıları, travmaları da bu havzaya, bölgeye özgüydü belki de...Ve hattâ, 20. yüzyılın nesillerine...
 
Bedelli askerlik, 1 Ocak 1994'e kadar uzanmış diyorlar; mesele de galiba; bu yüzyıl ile bir öncekinde kalan ısrarlı köklerimizde...
 
Coğrafya, bölge ve insanlığımızın sorunlarının ortaklığını anımsamayı, 21. yüzyıl nesline emanet etmek de bir ümit mi, yoksa kaçış mı bilemiyorum.
 
Arkamızdan gelecek bir “şehir” veya hiçbir şey de olmayınca aklımız başına gelecek galiba...Veya o zaman da, bir şair çıkar yüreğini dizelerle zırhlayacak; bizler şiirleri okurken, yangınları yakacak geleceği harlayacak siyasi ateş de bulunur. Bu döngü devam eder; etmeyebilir de.
 
Hayır – bu şehir arkamızdan gelmeyecek; biz, onun önünden gideceğiz. Her yerde, o şehir, bu şehir; biz bizeyiz çünkü.
 
Kül de biziz, ateş de, yağmur da...
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design