Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Adnan Oktar operasyonu ve sorular - 10

06 Ağustos

Adnan Oktar operasyonu ve sorular - 10

Komplo teorilerinin görüldüğü yerde ezilmesi gerektiğine inanan biri olarak, “bu işte bir iş var” duygusundan kurtulamıyorum doğrusu


 
Dönüp dolaşıp aynı soruyu yinelediğimin farkındasınızdır: Adnan Oktar teşkilatının hedefi tam olarak nedir? Hedefine ulaşma yolunda bu teşkilat neyle iştigal ediyor? Bütün gün pahalı dükkânlardan yüz binlerce liralık alışverişler yapıp, yeyip içip oynayıp seks âlemleri yaptıklarını, zaman zaman da birilerini ağlarına düşürüp “uygunsuz” görüntülerini çektiklerini, şantaj yaptıklarını öğrenip bununla yetinmemizi bekleyenler şüphesiz kötü niyetliler. Başka şeyleri öğrenmeyelim diye önümüze parıltılı konfetiler saçıyorlar.

Fakat aynı anda, bu teşkilatın birtakım yabancı devletlerle işbirliği yaptığına, onlara hizmet ettiğine, askerî casusluk yaptığına inanmalıyız! Nasıl olacak?

Oktar teşkilatının marifetlerine ilişkin olarak şu ana kadar ortaya çıkan somut olgular neler?

Bir zamanlar teşkilatın tepe elemanlarından olan, sonradan ayrılan Fırat Develioğlu’nun Fatih Altaylı’ya anlattığına göre, Oktarcılar teşkilatı “nitelikli dolandırıcılık, uluslararası dolandırıcılık yapıyor”. Eyvallah. Tabiî bu da başlıbaşına bir örgüt hedefi değil. Olabilmesi için, örgütün hedefinin kendi içine yönelik olması lazım. Eğer birtakım adamlar ve kadınlar, çeşitli fantezilerle dolu bir seks ve eğlence yaşantısı için gerekli genç kızları, oğlanları ve tabiî parayı biraraya getirmek üzere teşkilatlandıysa, zaman zaman zor da kullanılan karanlık ilişkiler içerisinde keyiflerine bakıyorlarsa ve kendilerini güvenceye almak için de etkili-yetkili kimselere “hoş muamele” sunarak onları görüntülüyor, şantaj yoluyla kendilerine koruma kalkanı imal ediyorlarsa bu tipik mafyozo bir iştir ve göreceği muamele buna göredir.

Dolayısıyla, Fıratlıoğlu’nun bazı sözleri böyle bir durumda ofsayta düşer. Meselâ niçin “15 Temmuz hadisesinin hemen arkasından devlet yüzünü bu örgüte çevir[miş] olsun? 12 Eylül 1980’de bur tür örgütlerin de “projelendirilmiş” olması ne anlama gelir? Örgütün olabilecek en hassas konuyu kullanarak mümkün en riskli alanda at oynattığını, dinî cemaat-tarikat vs. sûretinde boy gösterdiğini unutmayalım. Altaylı Develioğlu’na sordu: Diyanet bu örgüte karşı asla bir şey diyemedi; neden? Eski örgüt yöneticisi, “2016 yılından bu yana Türkiye değişti,” cevabını verdi. “İlk defa yerli ve millî Türkiye olduğumuzu hissediyoruz.”

Ne alâkası var? Zamanında Adnan Oktar’ın “önüne yatan” siyasetçiler, milletvekilleri, kamu yöneticileri, savcılar, yargıçlar... bunlar hepsi yabancı ve gayrimillî miydiler? Bu tür ifadeler sadece Oktar teşkilatı ve olayın bütünü üzerindeki sis perdesini koyulaştırmaya yarıyor.
 
Pinner Test şaklabanlığı
 
Yine yerlilikle, millîlikle sadece genel ahlâk zaafımız bakımından ilişkisi kurulabilecek bir olguya eğilelim: Pinner Test dalaverası. Bu dolandırıcılık hikâyesini Fatih Gökhan Diler’in Diken’de olaya dair hemen bütün bilgileri derlediği etraflı haberinden aktaracağım.

Oktarcılardan Ferit Erdem Rahvancı, 2009’da insanların hangi gıdalardan olumsuz etkilendiğini belirlemeye yarayan “York Testi”nin (“gıda intolerans testi”) Türkiye temsilciliğini aldı. Ancak [asıl] firmadan habersiz, firma isminin patentini Türk Patent Enstitüsü’nde kendi adına tescil ettirdi”. Bu yüzden firmayla mahkemelik oldu, ilişkileri sonlandı. Rahvancı, “Pinner Test” adı altında gıda intolerans testleri yapmayı sürdürdü. “Bu teste prestij kazandırmak için Amerika’da ofis kurul[du]. ABD’deki resmî kayıtlarda da firmanın sahibi Rahvancı olarak görülüyor. Türkiye’de uygulamaya popülerlik kazandırmak içinse ünlü isimlere test yapılmış."

Sorun şu ki, ortada test yok! Kandırmaca var. Bir kan alma kiti satın alıyorsunuz. Bu, maliyeti düşük bir kit. Sonra hayalî bir testle güya hangi gıdalara hassasiyetinizin bulunduğu saptanıyor. Bütünüyle palavra.

Teşkilat birtakım doktorlarla ve diyetisyenlerle de anlaşmış; bunlar hastalarına testi tavsiye edip karşılığında test bedelinin yarısını alıyorlar. Test bedeli 1100 ile 1450 lira arasında - artık neye göre değişiyorsa...

Olayın ayrıntılarını Diler’in haberinden okuyabilirsiniz. Oktarcıların sayısız dolandırıcılık faaliyetlerinden biri olduğu belli bu hikâyenin ayrıca dikkat çekici yanı şu: 2015’te savcılığa ve daha önemlisi, Sağlık Bakanlığı’na, sahte test dolandırıcılığı hakkında başvuranlar olmuş (Diken’de belgesi var). Aynı kişi 25 dakika arayla farklı isimlerle kan örneği vermiş, “tamamen farklı iki rapor” almış, iki şahitle tutanak hazırlatmış, fakat yaptığı şikâyetten sonuç alamamış.

Sâkince soralım: Neden? Sağlık Bakanlığı’nda, önüne sahte test bildirimi kanıtıyla konduğunda kılını kıpırdatmayan şahıs(lar) kimdir, neden böyle bir yolu seçmişlerdir?

Sahte test öyküsünden iki çıkarsama yapabiliyoruz: (a) Sağlık Bakanlığı’nda da Oktar’ı koruyan kollayan birileri vardı/var; (b) Burada da dolandırıcılık-dalaveracılıkla, mafyozo bile sayılamayacak bir adi suçla karşı karşıyayız.
 
İftira-şantaj mekanizması
 
Özellikle basında çalışanlar, 1980’lerden itibaren “Adnan Hoca’cıların kampanyası” denen rezillikle tanıştılar. Müthiş aşağılıkça iftiralar ve çamur atmalar içeren metinler, uzun fakslar halinde sağa sola gönderilir, hedef kişi insan içine çıkamayacak hale getirilmeye çalışılırdı bu teşkilat tarafından. Eskiden fakslarla yaptıklarını şimdi e-mail’lerle yaptıkları söyleniyor ki, çok akla yakın.

Nadirdir, iktidar propaganda aygıtı ve medyasında haber kılığında sunulan bir metin muhtemelen epeyce doğru içeriyor: “İddialara göre örgüte bağlı çalışan İtibar ve İftira Grubu, örgütten ayrılan kişilere iftira atma, onları karalama ve itibarsızlaştırma faaliyetlerinde bulunuyordu. Bu grup, hedefteki kişiler adına internet siteleri bile açtı. Grup üyeleri, insanları ‘FETÖ’cü’, ‘eşcinsel', ‘fuhuş çetesi lideri veya üyesi’, ‘katil zanlısı’, ‘İngiliz Ajanı’, ‘silah kaçakçısı’, ‘uyuşturucu satıcısı’ gibi pek çok ifadeyle hedef aldı. Farklı meslek gruplarında çalışan kişiler hakkında, iş bulamamaları için şirketlere olumsuz mailler gönderdi. İddialara göre; örgüt üyeleri bu maillerde aynı karalamayı yaptı ve örgütten ayrılanların iş bulmalarına veya iş almalarına engel oldu. Haklarında karalama, iftira ve itibarsızlaştırma kampanyaları başlatılan eski örgüt üyeleri de polise başvurarak şikâyetçi oldu. İnşaat işiyle uğraşan mağdur Ümit Kuruca, kendisi hakkında 13 bin kişiye mail atıldığını söyledi. Diğer mağdur bilgisayar yazılımcısı D.M.E. de, aleyhinde 20 bin kişi ve şirkete olumsuz yönde mailler atıldığını ve 4 yıl boyunca iş bulamadığını ifade etti. Katar'da inşaat işi yapan bir kişi hakkında da 15 bin mail atıldığı, bazı kişilerinse iflasa sürüklendiği ileri sürüldü. Bugüne dek Adnan Oktar'la ilgili şikâyetçi olan kişiler hakkında 1 milyon mail atıldığı belirtildi.”

Buradan da anladığımız, teşkilatın, kendisini rahatsız edebilecek insanlarla belden aşağı yöntemler kullanarak mücadele ettiği. “Bunların asıl hedefi ne?” sorusu yine cevaplanmadı.
Yoksa casusluk mu?
 
“Bu da bir tür…”
 
Arabaşlığımın tamamlanmış hali Hürriyet’teydi: “Bu da bir casusluk türü”. İpek Özbey, bir “yetkili”ye “casusluk faaliyetinin nasıl yürütüldüğünü” sormuştu. Yetkili şöyle cevap vermiş: “Diyelim ki [İsrail ile] Türkiye arasında bir sorun var. İsrailliler talimat veriyor: ‘Bununla ilgili bir kamuoyu oluştur...’ Sosyal medya zaten ellerinde. Sosyal medyacılara etek dolusu para ödüyorlar. Dergilere, gazetelere istediklerini yazdırıyorlar. Yurtdışında rahip, haham gibi din adamları üzerinde etkileri var. Bir şekilde İsrail’den gelen talimat doğrultusunda o algıya hizmet ediyorlar. Bu da bir casusluk türü.”

İkna oldunuz mu? Ben bu satırları okuduğumda bir süre, kaşlarım kalkmış, öylece durdum. Buna halkla ilişkiler (PiAr) denebilir, propaganda denebilir, lobicilik denebilir. Fakat casusluk? Nerede gizli-saklı bilgi aktarma kısmı? Yunanistan’a tatile gidip, döndüğümde denizini, kıyılarını, lokantalarını övsem casusluktan yargılanabilirim, sözkonusu “yetkili”nin yaptığı tanıma göre.

Üstelik, “sosyal medya zaten ellerinde” ise, başka bir ülkede propaganda yapmak için, gayet egzantrik, marjinal, değişik kesimlerden tepki çeken, Adnan Oktar gibi bir şahsiyet ve etrafındaki gerçeküstü egzotik ortam üzerinden mi yürünür? İsrail’in kamuoyu oluşturmak için Adnan Oktar’a ihtiyaç duyduğu gerçekse, bu gerçeği öğrenen Mossad’çılar, Şin-Bet’çiler, bilmiyorum artık, ilgili kim varsa, topluca intihar etmezler mi?
Oktarcılarla kavga maceralarından daha önce sözettiğim eski polis şefi Adil Serdar Saçan’a da Sözcü’den Özlem Gürses sordu bu casusluk mevzuunu. Saçan öncelikle “Oktar Babuna olayı”na işaret etti:

“Meşhur bir Oktar Babuna kan kampanyası var. Binlerce kişinin gönüllü olarak hasta olduğunu zannettikleri Babuna’ya kan verdiği kampanya… Tamamen bir casusluk organizasyonudur o. (…) Bu bizim soruşturma dosyamızda var, 1998 yılı. Türkiye'nin gen haritasını çıkardılar. Zaten kayıp o kanlar, biliyorsunuz. 120 bin ünite kan yok ortada. Dünyanın en büyük casusluk işlerinden biridir bu. Amerika’ya gitti kanlar, kimse de bilmiyor nerede.”

Bu iddiayı doğrulama-reddetme şansına sahip değiliz. Komplo teorilerinin görüldüğü yerde ezilmesi gerektiğine inanan biri olarak, “bu işte bir iş var” duygusundan kurtulamıyorum doğrusu. İhtiyaç duymayan biri için o kadar kanın toplanması nasıl bir amaca yönelik olabilir? Bilmiyorum, akıl yürütebilecek malzemem de yok. Ancak işaret etmekle yetinmeliyim; işaret etmeden de geçmemeliyim.

Muhabir şimdiki operasyona zemin oluşturan suçlamalar arasında “askerî casusluk”un da bulunduğunu hatırlatınca eski polis şefi şöyle diyor: Vardır. O kanala da FETÖ sokmuştur bunları, hiç şüphem yok. Bir bir çıkacak zaten bunlar. Göreceğiz.”

Adnan Oktar’ın Fethullah Gülen ve Gülen’cilerle herhangi bir özel ilişkisi varsa, bunun açık kaynaklardan izleyebileceğimiz nitelikte bir ilişki olacağını sanmıyorum. Bu yüzden bu konuyu uzatmıyor, ama araştırılmaya soruşturulmaya değer mevzu olduğunu belirtme ihtiyacı hissediyorum.

Casusluk konusunda bir “ara karar”a varmak gerekirse, şimdilik kaydıyla şunları diyebilirim:

Bize sunulanlar arasında ikna edici herhangi bir ayrıntı yok. “Bu da casusluk türü” diye sunulan, en fazla lobicilik olarak nitelenebilir; kimsenin bunu Oktarcılar gibi tuhaf tiplere yaptırması için sebep yok. Bu bir.

İkinci olarak, bu konuda sahiden birtakım olgular varsa bunların bizden gizlenmesine çalışılacağından eminim. Zira ortada casusluk varsa, bunun en önemli kalemi, sözkonusu bilgiye nasıl ulaşıldığıdır. Ve Oktar’ın “Kedicik”leri, eskortları, gizli kameralar, etkili-yetkili Türk erkeklerinin zaafları filan biraraya getirildiğinde, devletin birtakım gizli bilgilerine ucundan gördüğümüz şantaj mekanizması gibi silahlarla ulaşılmış olacağını düşünmeliyiz. Hangi devlet yetkilisinin hangi “uygunsuz” görüntüyle “ikna” edilip kendisinden bilgi sızdırıldığı ve bunların yabancı ajanlara verildiği/satıldığı bize anlatılır veya mahkemeye sunulur mu sizce?
 
“Harun Yahya” ve kitabı Meclis’te itibar görürken
 
Turgut Özal başbakanken özel kalem müdürlüğünü, cumhurbaşkanı olduğunda başdanışmanlığını yapan, vaktiyle ANAP, sonra AKP milletvekili Feyzi İşbaşaran, Oktar tutuklandığında, öfkesini saklamadığı bir tweet attı. “4 yıl önce ‘Bu adam küçük yaştaki kız çocuklarını sarayına kapatıp fuhuş yaptırıyor’ dedim diye tutuklandım ve 43 gün hapis yattım,” diye başlayan mesaj şöyle devam ediyordu: “Bu aşağılık p.z.venk bugün 170 müridi ile tutuklandı. Bu p.z.venge hakaret ettim diye beni tutuklatan hakim dün [Y]argıtay üyesi oldu.”

Sahiden, bir vakitler hem üst düzeyde gördüğü itibar hem de Akit gibi faşizan lumpen İslâmcı bir odaktan gördüğü destek, bugün Oktar’ın başına gelenlere hayret etmemize yolaçıyor. Hele, kendisi bu duruma düşerken onu korumuş kollamış olanların hiçbirine dokunulmayışı, ne kadar başka alanlardan tanıdığımız devlet klasiği olursa olsun, fazlasıyla tuhaf kaçıyor. “FETÖ’nün siyasî ayağı”nın bir bebek ayakkabısına sığacak kadarının bile ortaya çıkarılmayışı gözönünde tutulursa belki de tuhaf değil, bilemiyorum.

Adnan Oktar operasyonuyla ilgili dizi yazılara polisiye-adliye âleminin tecrübeli gazetecisi Saygı Öztürk’ten alıntıyla başladık, sona doğru yine onun aktardıklarıyla ilerleyelim. 2007 Şubat’ında, “Harun Yahya”nın meşhur Yaratılış Atlası kitabı, Meclis’te milletvekillerine dağıtılır. Kitabı dağıtan, AKP Gaziantep Milletvekili Ahmet Uzer’dir. O sırada Genç Parti milletvekili olan Emin Şirin, Başbakan Tayyip Erdoğan ve TBMM Başkanı Bülent Arınç dahil bütün milletvekillerine mektup yollar, kitabı iade etmelerini ister. CHP Milletvekili Atilla Kart, kısa süre sonra, Mart başında soru önergesi verir, Meclis Başkanı sıfatıyla Arınç’ın cevaplamasını talep eder. Kart, şöyle der: “Hiçbir bilimsel özelliği olmayan, kabul edilebilir meşru bir amacı olmayan, mali kaynakları belli olmayan böyle bir kitabın; TBMM çatısı altında dağıtılmış olmasını yadırgamaktan öte esefle karşıladığımı ifade ediyorum. Yayınlayanların aile kurumuyla din kavramında yarattıkları tahribatlar ve istismarlar göz öne alındığında; dağıtımına hangi gerekçe ve amaç ile izin verildiğini elbette sorgulamak gerekmektedir. Bu tür yayınların, fikir ve düşünce özgürlüğüyle ilgisi olamaz. Adnan Oktar'ın sempatizanlarıyla TBMM-AKP grubunun yakın ilişkisi Meclis bünyesinde dikkati çekecek boyutlara ulaşmıştır. Bu kişinin kendince bilimsel bir görüntü vermeye çalıştığı Bilim Araştırma Vakfı'na yönelik olarak, yapılan uyarı ve ihbarlara rağmen, Hükümet tarafından idari ve mali anlamdaki denetim süreçlerinin işletilmemesi de ayrıca ve önemle sorgulanması gereken bir haldir.”

Tam burada, isterseniz, Prof. Tayfun Atay’ın, Adnan Oktar’ın “gereksizleştiği” görüşünü anlattığı söyleşiyi Medyascope’tan izleyebilirsiniz. Atay, aklıbaşında herkesin gülüp geçeceği, ama birileri üzerinde etkili olabilen apartma kitapları ve toplumun “öbür kesiminden” genel olarak İslâm’a insan kazanma yolunda yaptığı faaliyetler nedeniyle Oktar’ın uzun zaman el üstünde tutulduğuna dikkat çekiyor.

Casusluksa, kitabı Bülent Arınç’ın izniyle Meclis’te dağıtılırken de varolmalı; değil mi ama?

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design