Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Muhalefet ve bazı sinir bozucu olgular

16 Ağustos

Muhalefet ve bazı sinir bozucu olgular

Hiçbir dönemde mevcut rejime temelinden muhalif olamadığı gibi, sahici bir muhalefetin doğup büyümesini de engelleyen bir “muhalefet”…

 
Türkiye’de muhalefetin en sevdiği şey muhalefet olmak. Bu yüzden herhangi bir iktidar perspektifi geliştirmesi gerekmez. Yine bu yüzden, esas mücadelesi her zaman “muhalifler alanı” denen iç sahadadır. İktidara gelmesi, gitmesi, birtakım politikalarını uygulaması, başarısızlıklara uğraması, öngörmediği sorunlarla karşılaşması, hiç beklemediği yerden, belki, başarılar elde etmesi sözkonusu olmadığından, dünyada, bölgede ve ülkede değişen duruma, koşullara, karşısındaki siyasî rakip ve hasımların politikalarına, muhtemel ittifaklara dair sürekli araştırması, düşünmesi, yeni fikirler, öneriler geliştirmesi gerekmez. Dünyadaki gelişmeleri izlemesi, görüşlerini bu gelişmeler ışığında yenilemesi, belki bazılarını terk etmesi, yani topluca özeleştiri denen sağaltıcı, yenileyici faaliyetle içiçe yaşaması gerekmez.

Bu varoluş tarzının kaçınılmaz olarak ürettiği “biriciğim, safım, bozulmamışım” haleti ruhiyesi en çok, iktidar ihtimaline en uzak kesimlerde billurlaşır. Görüşler, tavırlar, hepsi çok uzun süredir böyledir, değişmemiştir ve sağlamdır; ve doğrudur! Sorun, bunların bir türlü anlatılamayışındadır. O da karşılaşılan baskılar yüzündendir. Kendimizde kabahat yoktur.

“Duruş” yeri iktidar ihtimalini bütünüyle dışlamayan, çünkü aslında daha derin ve geniş anlamdaki iktidarın parçası olan, fakat hep muhalif birilerini de barındıran CHP gibilerse, değişen koşullara uygun zihnî ve siyasî-kültürel faaliyeti -kendileri açısından gayet isabetli şekilde- tamamen gereksizleştirecek çıkış yolunu bulmuşlardır: Dünya görüşü, ilke, değerlendirme, eleştiri, öngörü, yorum-tavır, hedef gibi kavramları siyasetten dışarı atmışlar, belirli bir yerde hiçbir şey yapmadan durarak toplam seçmenin yaklaşık dörtte birinin oyunun alınabildiği gerçeği üzerinde yaylana yaylana ceket kravat sallamakla pekâlâ siyasî parti muamelesi görülebildiğini ispat etmektedirler.

(Köşeyazarınız hayatında “-mışlardır” ve “-mektedirler” formunda son lafı ne zaman yazdığını hatırlamıyor, değerli okurlar. CHP’den bahsederken birden gönül pınarımdan fışkırıverdiler; esrik şairi kendinden geçiren ilham esintileri gibi… - Evet, klişe de aynı kaynaktan geliverdi.)
 
Neden muhalefeti sorun etmeliyiz?
 
Ülke parası hızla değer kaybeder ve kaybettiğini ucundan kıyısından geri kazandığında tribünlerin tezahürat yapması beklenirken, bu süreçte hepimiz yoksullaşırken, yarınımız tekinsiz bulutların ardında giderek daha seçilmez olurken muhalefetten sözetmek olacak iş mi? Tam da öyle. Zira bugünkü rezil halimizin faili iktidar, sorumluları “muhalefet” denince her kim kastediliyorsa onlardır. Veya şöyle diyelim: Doğru dürüst muhalefet olsaydı, hiçbir şey bugünkü gibi olmazdı.

Elbette yaşananlarla ilgili olarak asla suçlanamayacak birileri yaşıyor memleketimizde: kabahatleri halen görmekte olduklarından daha fazla ezâ cefâ görmemek, daha fazla eziyet çekmemek, daha fazla işkence edilmemek, daha fazla hapsedilmemek, daha fazla ölmemek olanlar… Burada, geniş kitlelere veya etkili gruplara ulaşabilen örgütlülüğe, imkânlara, siyasî güce sahip partilerden, hareketlerden, söylediği etkili olabilen siyasî kimlikli şahsiyetlerden filan bahsediyoruz.

Üzerine konuştuğumuz kitle, 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra MHP’yi de içeren bir “demokrasi cephesi”, 16 Nisan 2017 anayasa değişikliği referandumunda MHP’yi de içeren bir “hayır cephesi” keşif, icat ve vaaz eden, aslında yalnız şuursuzca temenni eden, -haydi herkesin bildiği o simgeyle daha iyi hatırlayalım,- Gezi İsyanı günlerinde bolca dolaştırılmış, sol yumruk, zafer işareti ve kurt işareti yapan ellerin yanyana bulunduğu fotoğrafa bayılan kesim. Daha sevimsiz, kara kuru tarifle, devletin üzerinde yükseldiği “değer”leri hiç sorgulamayan, bunları şimdi sevdiği beğendiği birtakım siyasî görüşlerle kolayca hemhal edebilen, geçmiş cinayet ve katliamları, geçmiş ve potansiyel linç eylemlerini hiç mi hiç umursamadığını ilan eden, bazı kod kelimelerle derhal mevcut iktidarın yanında hizalanabilecek bir nüfus kesimi. Öncüleri, Ermeni deyince hoplamalarından, Kürt deyince zıplamalarından kolaylıkla teşhis edilir. MHP’ye tavırları sitemden ve içerdiği iltifatı dışavuran “ihanet” suçlamasından ibarettir.

Ne yazık ki, gerçekte hiçbir dönemde mevcut rejime temelinden muhalif olamadığı gibi, sahici bir muhalefetin doğup büyümesini de engelleyen bir “muhalefet” kampı, çizgisi, anlayışı, zihniyeti, haleti ruhiyesidir bu. Çünkü sahici muhalefet, olması gerektiği şekilde, belirli sınır çizgilerinin dışına çıktığı anda onu yasadışılaştırmayı, kriminalize etmeyi, ânında vatan haini statüsüne sokmayı, varlığıyla, mümkün kılar, tavrıyla kolaylaştırır, hattâ talep eder.

“Adalet” kavramıyla işiniz varsa, hak-hukuk gibi şeyler istiyorsanız, lafa bu memleketin gayrimüslim nüfusuna neler edildiğinden başlamak zorundasınız. Demokrasi, özgürlük gibi kelimelerden hoşlanıyorsanız, ilk dersinizin konusu Kürt meselesi olmalı. Bunlar, değerli okurlar, aciz köşeyazarınızın hezeyanları ve kendinden menkûl icatları değil, maalesef, hayatın yedi liraya çıkıp beş buçuk liraya inmiş dolar kadar basit ve köklü gerçekleri. Kaldı ki, dolar yarın beş lira veyahut sekiz lira olabilir, bu sözünü ettiğim şartlar değişmez. Çünkü onların üzerinde oturuyoruz, onları soluyoruz, atmosfere salıyoruz.

Zaten faili olduğu yetmiyormuş gibi bir de şu an için teşhis edemediğimiz dolaplar çevirerek ağırlaştırdığı krizin sorumluluğunu taşıyan iktidara yüklenmek dururken muhalefeti didiklemek olacak iş mi! Soruyorsunuzdur içinizden belki. Şahsen ben soruyorum. Fakat bir tarafta bizi felakete sürükleyen işlerin faili iktidar varken, öbür tarafta hep beraber bu durumdan kurtulmamızı -en azından bunu umut etmemizi- sağlayacak bir muhalefet olmalı değil mi? Muhalifler olarak derlenip toplanmazsak selameti kimden bekleyeceğiz?

Bu memlekette muhalefet kavramına çeki düzen vermek zorundayız. O boyalı, şenlikli, her bakanı bin kaplan gücünde gösteren uğursuz geleneksel aynaya değil, pazardan şimdilik on, haftaya yirmi liraya alabileceğimiz herhangi bir ufak, sahici aynaya bakarak.
 
“Amerikan”a neden karşı olacakmışız?
 
Sosyalistim diyen birileri bile, ABD ile papaz olunmasına dair konuşurken, “ABD emperyalizmi”ne karşı olmakla eşdeğer tutup olumlayarak “Amerikan karşıtlığı”ndan sözedebiliyorsa, -aslında ortaya getirmek için vesileye de ihtiyacımız olmayan- şu soruyu sormaya hakkımız yok mudur: Acaba bu memlekette muhalefet, çeşitli sûretlere bürünebilen aslî iktidarla çok derinde birşeyleri paylaştığı için mi yapısal olarak zayıftır? Zira, şurası açık ki, teşhisi pek kolay olmasına rağmen telaffuz edilmez, iflah olmaz bir milliyetçilik damarı, metre metre kesilmiş, ülkedeki bilumum bünyelerin gerekli uzuvları bundan imal edilmiş gibi. Şu anda Washington’la karşılıklı babalanma yarışına giren ve bundan içeride çıkar sağlamayı uman, fakat dışarıda da Üçüncü Dünya’dan belirli bir destek temin edebilecek olan Tayyip Erdoğan+AKP iktidarına karşı yürütülen muhalefet neredeyse bir milliyetçilik yarışından ibaret.

Dönülüp dolaşılıp, Cumhuriyet kurulurken inşa edilen, 1950’lerden itibaren de üzerine yeni katlar çıkılan paradigmaya yeniden saplanılması da cabası. Yeniden, bizden başkasının göremediği, dokunamadığı, ama bizim içinde yaşamayı -yoruma göre: boğulmayı- başardığımız karanlık dehlizde ilerliyoruz: Abdülhamid’in hayaleti, Atatürk’ün ruhuyla birlikte; İttihatçıların paslanmış kanlı kılıçlarına takıla düşe dolanıyor, Deniz’den esinti arıyor, Deniz Baykal’ınkine tosluyoruz. Beklenir; çünkü yanlış yerde arıyoruz.

“Amerikan” dediğinde elin olaydan bîhaber Bolivyalı’sına, Perulu’suna da lafın mânâsız yere uzandığını fark edemeyecek kadar bilinci körelten nedir; eğer bünyenin aslî parçası haline geldiği için fark edilemeyen bir tuhaf virüs değilse? Ayrıca, bu lafla sadece “ABD’li”nin hedef alınmasını meşru saysak bile, “Amerikan karşıtlığı” ne demek? Neden karşı olacakmışız “Amerikan” olana? “Amerika Birleşik Devletleri” adlı siyasî organizasyon var, onun ordusu, gizli servisleri, bilmemneleri var, bunlara yön verenler var, politikaları, tavırları var; bunlara karşı olunur. ABD’li iş insanlarının yönettiği uluslararası şirketler var; bunlarla mücadele edilir. ABD ordusuna “Amerikan ordusu” demek başlıbaşına sorgulanması gereken tavırdır. Yerine göre zorba, yerine göre sinsi beyaz adamların onca gadrine uğramış Güney Amerikalılar için “Amerika” dendiğinde illâ ABD’nin kastediliyor oluşu ciddî mesele. Hattâ Kanadalılar için bile öyle. Üstelik, biliyoruz ki, dünyanın her yerinde, öncelikle sosyalistler, böyle konularda -bazen başkalarını bıktıracak kadar- hassastırlar. Bizde neden değil?

Özellikle biz gazeteciler, yazarlar, gündelik olayların hayhuyu içerisinde, hiç sorgulamadan, çok kolayca, “Amerikan ordusu” veya “Amerika şöyle yaptı” falan diyebiliyoruz. (Kendi adıma, uzun zamandır böyle yapmamaya özen gösteriyor ve çabalıyorum, ama aradan kaçırmış da olabilirim elbette şimdiye kadar.) Ancak siyasetteki kötülük timsali “Amerikan”ın yalnız özensizlikten kaynaklanan yanlışlar cümlesinden olmadığını kuvvetle hissediyorum, nâçizâne.

Acaba Kaddafi’ye, Saddam’a “anti-emperyalist” diye sahip çıkılabilen bir ülkede yaşadığımız için mi kavramlara değişik anlam ve işlevler kazandırabilme kabiliyetimiz gelişkin? İkisi de, daha kabul edilebilir görünen başka Üçüncü Dünya liderleri de, bugün Türkiye’de “muhalifim” diyen insanların oralardaki muadillerine hayat hakkı tanımayan zorbalardı. Ancak Türkiye’de anti-emperyalistliğe sıkı sıkı sahip çıkan çevrelerin gözüne sempatik görünebildiler.

İlk soru şu: Neden, “Amerikan karşıtı” olduklarından mı? (Aslında “nasıl?” diye sormamız gerekli.)

Buradan ikinci bir soru daha doğuyor ama daha fazla sinir bozmayayım.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design