Anasayfa / MEHMET ALTAN / Ahmet Rıza Bey Silivri’de (2)

04 Eylül

Ahmet Rıza Bey Silivri’de (2)

“Nasıl oldu da Hünkâr ondan eskisi gibi hoşlanmaz oldu; bunun açıklaması pek kolaydır… Bu adamın bir kusuru vardı: Doğruluk”


Sultan II. Abdülhamid  Kanun-u Esasi’nin uygulanmasını kabul eder; her yerde sevinç gösterileri yapılır, sürgünde bulunanlar saltanat başkentine döner. Yıl 1908, 2. Meşrutiyet dönemidir. 

Rıza Bey’in ittihatçı arkadaşları Abdülhamid’e güvenmedikleri için, tüm olasılıklara karşı, Ahmet Rıza’nın yurt dışında kalmasına karar verirler. 

51 yaşındaki Ahmet Rıza kısa bir süre sonra kendisinin tedbir olarak Paris’te bırakılmasından şikâyetçi olur: 

“Paris’te kalmakla yanlış yaptığımı sonraları anladım. Meğer kimilerinin amacı, benim dışarıda kalmamdan yararlanarak yurt içinde fırıldaklar çevirmek imiş; üç beş kişi, kendi baskıcı ellerine almışlar; hükümet işlerine karışıyorlar. 

İki ay sonra yurda döner. 

***

İki ay sonra yurda döner ama ne eleştirileri ne de çığlıkları diner. 

Ülke kötü yönetilmektedir ve eğik bir düzlemde günden güne aşağı doğru yuvarlanmaktadır. 

Yönetemedikçe de baskı ve zorbalık artmaktadır. 

Osmanlı’nın İttihat ve Terakki iktidarında yok olmaya doğru gidişinin son duraklarından biri Balkan Savaşları’dır. 

Ahmed Rıza çaresizce sağı solu mektuplarla uyarmaya devam eder : 

“Acaba Hükümetimiz, hatalarını ve bu hatalar, inatçı ve başına buyruk kararlar yüzünden Devlet-i Osmaniye’nin birçok tehlikeye uğradığını; ulusun yaslar, yoksunluklar içinde, baskı ve zorlamayla darmadağın olduğunu görüyor mu? Görüyor ve anlıyorsa, bu karanlık yolda ne için devam edip gidiyor?” 

***

Bu eleştiriler, Ahmed Rıza’nın önce uyarılmasına, sonra tehdit edilmesine, en sonunda da tutuklanmasına neden olur. 

Bu süreci özetlemeden önce, Ahmed  Rıza’nın anılarında kadınlarla ilgili, örneği fazlaca olmayan çok olumlu bir görüşünü ve bu doğrultudaki faaliyetlerini anımsamanın bir vefa borcu olduğunu düşünüyorum. 

Ahmet Rıza yaşamı boyunca kadınların sürekli öne çıkması için uğraşmış, bizlere ciddi ve istikrarlı bir çaba sonucu Adile Sultan Sarayı bünyesindeki Kandilli Kız Lisesi’ni armağan etmiştir. 

Kadınlarla ilgili olarak anılarında şunları yazar : 

“Ülkenin en büyük gereksinimi, aile örgütü, aile düzenidir. Bu da kadınların öğretimi ve eğitimiyle olacaktır. Ben bu gerçeğe, daha Paris’te Milli Kütüphane’de çalışırken varmıştım. 31 Mart olayı bu konudaki girişimlerime ilk darbeyi vurdu. Softaların saldırısını pek doğal buldum. Kadını tutsak gibi kullanmak isteyenler, kızların öğretim ve eğitimine, özgürlüğüne razı olmazlar; girişimlerin lehinde söz söyleyen, makale yazan pek azdı. Kadınlar içinde bile lehte yazanlar bulunmadı.”

***

Ahmed Rıza anılarında padişah değişimlerini, ülkenin hâlini, kötü yönetim nedeniyle peşpeşe gelen felaketleri ayrıntılarıyla ve eleştirisel bir dille anlatır.  

Ancak eleştiri bu topraktaki yönetimlerin bir türlü hazmedemediği, faydalanmayı öğrenmek istemediği bir konudur. Her şeyi eleştir ama kötü yönetim tarzını eleştirme; yönetenler  hep ama hep “mağdur” konumunda olsun; ne ki Ahmed Rıza Bey  bunu hem beceremez hem de böyle  ahlaksız ve sahte bir oyuna yanaşmaz.

***

Bir gün Balık Pazarı’ndaki bir bakkal dükkânına girerken sağında ve solunda birer kişi belirir, onu göz altına alırlar.

Karakola, Ayasofya Adliyesi’ne, Harbiye Nezareti’ne götürürler. Saatler sonra Harbiye Nâzırı çıkagelir, özür diler, serbest olduğunu söyler. 

Sonrasını Ahmed Rıza Bey şöyle anlatır: 

“Ertesi günü haber aldım ki Sadrazam Ferid Paşa’yla Şeyhülislam Sabri Efendi’nin emirleri üzerine tutuklanmışım. Nâzırlardan hiçbirinin haberi yokmuş, tutuklanmam Babı-Âli’ye (Hükümet) kötü etki  yapmış. Ferid Paşa korkmuş, emrini geri almış dediler. Gazetelere bir şey yazdırılmadı.”

***

“Ulusun en büyük birer makamında yıllarca görev yapmış” bir adamın böyle “câni” gibi sokak ortasında  tutuklanması “pek gücüne” gider. İstanbul’da duramaz olur. Birkaç gün sonra Roma yoluyla Paris’e gider. 

Halbuki Ahmed Rıza Bey’in yaşadıkları buralarda tüm muhaliflerin başına gelen sıradan bir senaryodur. 

***

Ahmed Rıza Bey’i iyi tanıyan ünlü yazar Halit Ziya Uşaklıgil bu olup biteni onun kimliği ve kişiliği üzerinden kestirmeden anlatıverir: 

“Uzun, yaratılışının dayanıklılığına bir kanıt gibi duran bir boyu, başını taç gibi kaplayan güzel saçları, yüzüne ağırbaşlı bir ek gibi görünen uzunca bir  sakalı, maviliğinde sıcak bir bir sevgi anlamı uçan gözleri vardı.

Hünkâr onu kazanmaya gerek görürdü.

Sonraları nasıl oldu da Hünkâr ondan eskisi gibi hoşlanmaz oldu; bunun açıklaması pek kolaydır. 

Bütün insanlar gibi, bu adamın da bir kusuru vardı: Doğruluk… 

Ya da  daha açık bir değişle, doğruculuk; yani doğru olarak bulduğu bir şeyi, hiçbir sakınmaya, hiçbir ön hazırlığa gerek görmeksizin hemen püskürmek.” 

***
Yakın tarihimizin önemli figürlerinden biri olan Ahmed Rıza Bey  27 Şubat 1930’da öldü. 

Ama yakındığı her  şey aynen devam ediyor; öyle devam ediyor ki; bu kez de Anılar’ını anlattığı kitabı benimle birlikte tutuklu. 

Üzerinde  de “Silivri Kapalı Ceza İnfaz Kurumu, Görülmüştür, 23 Eylül 2016” damgası var. 

***

Tutuklandıktan sonra on iki günlük tecritteki yazdığım ilk  yazı buydu. Ama o da tecrite uğradı, yayınlanamadı. Benimle birlikte tahliye olunca şimdi gün ışığına çıkıyor. 
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design