Anasayfa / FİGEN A. ÇALIKUŞU / İdlib’de şarbon var mı?

14 Eylül

İdlib’de şarbon var mı?

İdlib büyüdü; biz vatandaşları çok tedirgin eden pıtrak gibi dört bir yanı saran şarbon hastalığı haberleri küçüldü


Aslında benim bilebildiğim kadarıyla diplomatik ilişkilerde toplantı ertesi yapılan basın toplantıları bir formalitedir.

Çünkü telaffuz edilecek her kelam, verilecek her cevap, hattâ soru soracak olan, hattâ soruya verilecek cevaba kadar her şey önceden tasarlanmış, planlanmıştır.

Geçen gün diplomatik temayülleri alt üst eden çok farklı bir yaklaşımı, Suriye’nin cihatçıların kontrolünde kalan tek vilayeti İdlib’deki düğümü çözmek için Tahran’da bir araya gelen Türkiye-Rusya-İran toplantısında gördük.

Daha önce üzerinde uzlaşılan 12 maddelik sonuç bildirisi okunacağı sırada araya giren Erdoğan, metne “ateşkes” ifadesinin eklenmesini istedi.

Erdoğan, Putin ve Ruhani, kameralar önünde ateşkes tartışması yaşadı.

Putin ve Ruhani ise bildirinin aynen geçmesi yönündeki ısrarlarını yineledi. Bildiri, ateşkes çağrısı eklenmeden çıktı.

Zirvenin açılışında konuşma yapan Cumhurbaşkanı Erdoğan, İdlib bölgesinin Suriye’de sağlanacak barış ve Türkiye güvenliği açısından kilit rol oynadığını vurguladı. Şöyle dedi:

Biz bu bölgede Beşar Esad’ın istediğini yapmasına izin verilmemesi gerektiği görüşündeyiz.

İdlib’e saldırı facia ve insanlık trajedisi yaşanmasına yol açacaktır. İdlib’in kaderi sadece Suriye barış süreci açısından büyük önem taşımıyor, Türkiye’nin güvenliğinin sağlanmasında da kilit rol oynamakta.

Bu yüzden İdlib bölgesinin kan gölüne çevrilmesini istemiyoruz.

Burada toplandığımız dostlarımızdan da bu hususta destek bekliyoruz.

İdlib’e yönelik büyük askerî operasyonlar yerine ılımlı Suriye muhalefeti daha aktif devreye girerek de istenen sonuç alınabileceği görüşündeyiz.

İdlib bölgesinde üstlendiğimiz denetim sorumluluğunu yerine getirerek, Hmeymim Rus üssü ve Halep’e yönelik saldırı tehditlerini bertaraf etmek için elimizden geleni yapacağız.

İdlib bölgesinde dostlarımız Rusya’yı rahatsız eden istenmeyen unsurların üstesinden gelebiliriz.”

Komşu egemen bir devlet yönetiminin “ne yapması” gerektiği konusunda  görüş bildirmek ne kadar isabetli, biri aynı şeyi bizler için yapsa “neler söyleriz” sorularını, ayrıca çifte standart uygulamadan ilkeli olmanın yararını filan bir yana bırakıyorum.

Asıl meselem bu değil...

Öyle ki, Erdoğan’ın konuşmasındaki bir tek cümleyi esas almaya, hattâ “ana fikir” olarak bile kabul etmeye razıyım :

İdlib’e saldırı facia ve insanlık trajedisi yaşanmasına yol açacaktır.”

Zaten öldürmeyi kutsamak, zihinsel sağlığı yerinde olan hiç kimsenin onaylayacağı bir şey değil.

Ama maalesef İdlib’de üslenen ve din adına cinayet işlenmesi gerektiğini iddia eden cihatçılar da var. Zaten Rusların tüm bu grupları yok etme azmi Ankara ile gittikçe büyüyen bir ayrışmaya neden oluyor.

Birleşmiş Milletler de tüm siyasi pozisyon farklılıklarını göz önüne alarak sağduyulu bir çözüm bulunmazsa İdlib’de “asrın trajedisinin” yaşanabileceği uyarısını yaptı. Avrupa Birliği de tedirgin…

Yandaş medya da Erdoğan’ın bu yaklaşımı büyük bir insancıllık örneği olarak manşetlerden duyurdu, amenna... 

Yandaş medya manşetleri, sayfaları, yorumları, Erdoğan’ın diplomatik kuralları alt üst eden  çıkışına  ayırırken, Türkiye’deki biz Müslüman ahalinin “şarbon hastalığı” kâbusunu da neredeyse tümden yok saydı.

İdlib büyüdü; biz vatandaşları çok tedirgin eden pıtrak gibi dört bir yanı saran şarbon hastalığı haberleri küçüldü.

Hâlâ da Türkiye’nin dört bir yanından şarbon hastalığı vakaları yönetimin sıkı sıkıya tümden üzerini örtmeye çalışmasına rağmen sökün sökün gelmeye devam ediyor.

En son pazartesi Ankara Mamak’taki iddialar valilikçe mutadı üzere yalanlandı.

Ama gel gör ki, Silivri’den Mersin’e şarbon vakaları etrafı sarmış vaziyette.

Bizlerin şarbon hastalığından mustarip olma ihtimali İdlib kadar gündem yapmıyor.

Diyelim ki dış politikada “Müslüman âlemin lideriyiz” yaklaşımı büyütülmek isteniyor; eyvallah.

Peki ya Türkiye? Burada şarbon hastalığını görmezden gelerek, halkın, ülkenin “gıda güvenliğini” bile sağlamaktan aciz kalarak böyle heveslerin peşinde koşmak garip değil mi; neden bu hayaller diye sormayayım ama bırakın da “neden bu çifte standart” diye haykırayım...

Kurban Bayramından beri güncel hayatın  kâbusu olan şarbon hastalığının seyrini kısaca hatırlatayım...

Et ve Süt Kurumu tarafından Kurban Bayramı öncesi Brezilya’dan Türkiye’ye getirilen 3 bin 959 büyükbaş, kurbanlık olarak satılmak üzere Ankara’ya bırakılmıştı..

Daha sonra buradan Sincan’ın değişik bölgelerine götürülen hayvanların kesimi yapılırken 28 Ağustos tarihinde kesilen bu hayvanlardan 50’sinin şarbon nedeniyle telef olduğu belirlendi.

Ardından Sivas’ın Gürün ilçesine bağlı Karadoruk köyünde, ölen büyükbaşların etiyle temas eden, aynı aileden 3 kişi vücutlarında yaralar oluşunca hastaneye başvurdu.

Ölen hayvanlar, yakılarak gömülürken, köy şarbon şüphesiyle karantinaya alındı.

Sonra Silivri sıraya girdi.

1 Eylül akşamı Bakırköy’deki Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile Haseki Hastanesi’ne birçok hasta şarbon şüphesiyle acile başvurdu. 13 kişinin Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne, 9 kişinin ise Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne şarbon şüphesiyle hastanelere başvurduğunu belirtildi.

Enez ve Keşan köyleri sıraya girdi.

İzmir de  “resmî yalanlama” geldi.

Bitlis’te de 42 hayvan telef oldu.

Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli konuyu “sıradan” olarak yorumladı, bunun abartılmasını doğru bulmadı.

Herhalde pek vurgulamasa da “yerli ve milli” olmayan unsurlardan şikâyet ediyordu.

Ben doğrusu Bakan’dan “zamanlama manidar” hatırlatmasını da beklerdim...

Olayların üstüne gitmek yerine, vakayı reddetmek, küçümsemek, sıradanlaştırmak, ben işte buna siyaset ve üstün yönetim derim...

Gel gör ki, şarbon bu kez de Ahırkapı açıklarında bir süredir bekleyen ve şarbon hastalığı taşıyan büyükbaş hayvanların tutulduğu iddia edilen Panama bandıralı Rahmeh adlı gemiden hortlayıverdi. Şarbon hastalığı taşıyan büyükbaş hayvanların olduğu iddiasıyla konu bir daha alevlendi. Canlı hayvan taşımacılığı yapılan gemiden şarbon hastalığının tüm belirtileri etrafa yayıldı.

Ama bunların hiçbiri İdlib konusunun tırnağı bile etmedi. Halk sağlığı kocaman karanlık bir çarşafın altında kaybedilmeye çalışıldı.

Bizlerin duyduğu ve izlediği o karanlıkta kaybolmayanlar oldu.

Panama bandıralı Rahmeh adlı geminin, tarım ülkesi olmamıza rağmen “et arz ve talebini” gerekli üretim önlemlerini alarak dengeleyemediğimiz için dışardan ithal edilen etleri taşıyan ve Mersin’den İstanbul’a limanlarımıza getiren gemi olduğu söylendi.

Sivil toplum kuruluşları gemiye hamle etme kararı verince gemi apar topar Marmara'ya doğru açılıverdi.

Tabii, konu İdlib olmadığı için sessizce açılıverdi demek lazım.

Bakanlık hemen devreye girdi, bir açıklama yaparak, yalanlama ve suçlama işlevini anında yerine getirdi:

Haberlere konu edinilen gemi, daha önce hayvan taşımacılığında kullanılmış olup, 20 Ağustos 2018 tarihinde boşaltılmıştır.

Hayvan taşımacılığında kullanılan her araçta olduğu gibi, bahse konu olan gemide de koku vakası görülmüştür.

Yayılan koku ve sineklenme gibi rahatsızlıklar için, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma Ekipleri tarafından ilaçlama ve temizlik gibi rutin işlemler gerçekleştirilmiştir. Söz konusu gemi bugün sefer talimatının hazırlanmasının ardından Marmara Denizini terk ederek İspanya'ya doğru hareket edecektir.

Olayın tamamı bundan ibaret iken kendilerini hayvan hakları örgütü olarak tanımlayan bazı maksatlı çevreler tarafından sosyal medya ve haber siteleri üzerinden kamuoyu yanlış yönlendirilmekte, gerçeği yansıtmayan kasıtlı bilgiler paylaşılmaktadır.

Bu şekilde vatandaşlarımız paniğe sevk edilmektedir. Bakanlık olarak beklentimiz, halkımızın resmi kaynaklardan yapılan açıklamaları dikkate alması ve toplumu paniğe sevk eden bu kişilere itibar etmemesidir.
Bakanlığımızca, bu tür yasal dayanağı olmayan mesnetsiz iddiaların sürdürülmesi halinde bu iddialara yer veren haber siteleri ve sosyal medya hesapları hakkında gerekli adli ve hukuki işlemler başlatılacaktır.
"

Ancak önceki gün gördük ki gemi İspanya’ya gitmemiş, bizim güzel Çeşme’mizin açıklarına yerleşmiş. Peşi sıra, mutadı üzere resmî bir yalanlama, güya gemi bozulmuş.. Çes, çes...

Siyasal iktidarın üzerini örtmek istediği ama herkesi endişeye gark eden şarbon hastalığı neyi gösteriyor ?

Öncelikle,

1- Sürekli hâle getirilen hayvan ithalatının, sofralara gelinceye kadar pek de denetimden geçmediğini ;

2- Türkiye’de çok büyük bir gıda güvenliği sorunu olduğunu ;

3- Halk sağlığı konusunun Türkiye’de hikâye olduğunu, siyasal iktidarın bu çok temel konuyu pek de sallamadığını ;

4- Tükettiğimiz etten sebzeye kadar tüm gıda maddelerinin biyolojik, kimyasal, fiziksel her türlü gıda riskine açık olduğunu ;

5- Hepimizin sağlığının tehdit altında olduğunu ispatlıyor.

Benim anlamadığım da burayı yönetenlerin ve yönetilenlerin “insan” anlayışı....

Son bayramda da gördüğümüz gibi, trafikte ölürsek önemli değil...

Ama imansız ve alçak terör  kurbanı olursak önemli.  

Çünkü ölmemiz önemli değil, “ne sebeple” öldüğümüz önemli...

Siyasetin kullandığı ve sömürdüğü bir sebep var ise, insanın ölümü öne çıkıyor, siyaseti rahatsız ediyorsa arkalara kaçıyor.

Soma’yı unutmadık, unutmayacağız. Bu siyasal iki yüzlülüğün en can yakıcı somut ispatı Soma katliamında göz göre göre ölen 301 işçidir; ne oldu, üstü örtüldü gitti.

İdlib için dünyayı ayağa kaldırma peşindeyiz, çünkü orada siyaseten mama var ama Türkiye’de et üretim ve tüketim dengesini sağlamak önemli değil, hattâ siyasi çıkar olmadığı için çok önemsiz. Dört bir âlemden
hastalıklı hayvanları korkunç koşullarda ithal edip, denetimsiz yurda sokmak önemli değil.

Sınırlardan şarbonlu hayvanları  aldırmadan geçirmek önemli değil.
Burada siyasetin işine geliyorsa, sömürüp siyasal rant sağlayacaksa insan yaşamı önemli, gelmiyor ise çöp.
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design