Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Kaşıkçı’nın kaybedilmesi / 3: Tavırlar

18 Ekim

Kaşıkçı’nın kaybedilmesi / 3: Tavırlar

Yetkililer, topraklarında cinayet işlenmiş devletin öfkesiyle masaya yumruğu vuran yöneticiden çok, ortağından kazık yemiş dükkâncı gibiler


Suudi Arabistan’dan gelip, Cemal Kaşıkçı’yı hunharca öldürdükten sonra giden ekiple ilgili bilgileri daha sonraya bırakıyorum.

Doğrudan soruyla girelim:

- Suudiler “eylemi üstlendi” mi?

Derin ve kirli devlet işlerinin terminolojisi, jargonu ve teamüllerine bakacak olursak, evet. “Kameralar kayıtta değildi”, zaten bu demek; bir. Bir adamın girdiği binadan çıkmamış olduğu kolaylıkla belirlenebilecekken “çıktı” demenin anlamı bu; iki. Tesbit edilebileceği, teşhir edilebileceği belliyken, iki uçakla tetikçi-temizlikçi timi getirip götürmenin anlamı bu; üç. Suudi yetkililerin inkâr demeçlerinde de, yapmadığı ve asla yapmayacağı eyleme haksızca bulaştırılan birilerinin öfkesinden -beklenebileceği üzre- eser yok. Bu da kendi başına gösterge; dört.

The Atlantic’te Shadi Hamid şöyle yazdı“Suudilerin Kaşıkçı’yı öldürdükleri iddiasına cevap vermede böylesine gönülsüz ve umursamaz davranmaları, ne kadar da dikkat çekici ve açıklayıcı.”

Hakikaten öyle. Unutmayalım, ilk günlerden sözediyoruz. Bu konuda bize daha fazla ışık tutabilecek bir yetkili de var. Bildiniz, yine Yasin Aktay. Kendisi 8 Ekim günü şunları yazdı: “S. Arabistan medyasında Kaşıkçı’nın en iyi ihtimalle kaçırılması, daha kötü ihtimalle öldürülmesini (…) bir muhaberat operasyonu başarısı olarak lanse etme yönünde bir hazırlık olduğu anlaşılıyor. Orada da yanlışlarla doğruların birbirine karıştığı laçka bir durum vardı tabi[î]. Interpol ile işbirliği içinde bir suçlunun paketlendiği haberi girildi Kaşıkçı’nın kaybolduğu saatlerde. Bir defa Kaşıkçı’nın Interpol’de aranma kaydı yoktu, ikincisi, bu olayda istihbarat veya operasyonel başarı sayılabilecek hiçbir yan yoktu. Konsolosluk görevlilerine güvenerek kendi ülkesinin toprağına giren korumasız bir insana o anda her şey yapılabilir ama yapılan hiçbir şeye istihbarat başarısı demek mümkün değil. Kaşıkçı bir yerlerde saklanırken bulunup, sessiz sedasız paketlenip bir yere nakledilmemiş. Tam tersine her tarafından dökülen, her şeyi yüzlerine gözlerine bulaştıran bir ekibin saçma sapan acemice bir işiyle karşı karşıyayız.”

Ankara’da birilerinin olan bitene ne gözle baktığına dair fikir veriyor bu sözler. Suudilerin beceriksizliklerine, kapasitesizliklerine laf ediliyor; ne ilginç!..

Suudilerse, suçu sahiden beceriksizce inkâra çabaladılar. Deutsche Welle bu inkâr çabalarını derlemiş, Duvar da aktarmıştı: El Arabiya televizyonunun internet sitesi, Türk ve Katar medyasını “Kaşıkçı olayıyla ilgili rivayetler yaymak ve Suudi Krallığı hakkında iftira kampanyası yürütmek”le suçladı. Riyadh Daily sitesinde bir Suudi yazar, “Türkiye ile Katar’ın Suudi Arabistan Krallığı’nın adına leke sürmek için koordineli bir kampanya yürüttüklerini” iddia etti. Suudi internet sitesi Sabq, Riyad’a karşı “kafa karıştırmak amacıyla yoğun kampanya başlatıldığı”nı ileri sürdü. Arab News gazetesi genel yayın yönetmeni Faisal J. Abbas’a göre, El Cezire ve Katar kökenli başka medya organlarının bu olayı teyit edilmemiş bilgilerle vermesi, Kaşıkçı’nın kaybolması hadisesinin “Suudi Arabistan’ı zor durumda bırakmak için kullanıldığı”na kanıttı. Arab News’dan Abdülrahman el-Raşid, “bölgede değişimin öncüsü bir lokomotif işlevine sahip” olan “Suudi Arabistan’ın en kapsamlı ve güçlü reform sürecini başlatan ülke olarak diğer bölge ülkelerinden muhalefet gördüğünü” ileri sürdü. El-Raşid’e göre ortada “Türk-Katar propagandası” ve “yeni Suudi projesine karşı verilen meydan muharebesi” vardı.

El Arabiya’nın İngilizce kanalına göre, Kaşıkçı’nın Suudi konsolosluğunda kaybedildiğine dair haberleri “yasadışı Müslüman Kardeşler ile Katar’la bağlantılı medya kuruluşları” yayıyordu. Aynı kanal, Kaşıkçı’nın nişanlısı Hatice Cengiz’in Twitter’da “Suudi Arabistan’ı eleştirenleri” takip ettiğine dikkat çekiyordu! Suudi günlük gazetesi Okaz’da Muhammed el-Saad, Katar’ın Washington Post’ta yüzde elli hissesi olduğunu uyduruyor, Kaşıkçı’yı “Katar’ın çıkarlarına hizmet ediyor” diye karalıyordu. Aynı gazetenin başka yazarı, Ahmed Aceb el-Cehrani, Cemal Kaşıkçı’nın “Suudi hükümetini devirmeye çalışan bir terörist sempatizanı” olduğunu iddia ediyordu. Gazetenin İngilizce eki Saudi Gazette’de yazan Cemil el-Tiyabi, Kaşıkçı’nın kaybolmasından ötürü Suudi Arabistan’ın değil Katar’ın suçlanması gerektiğini -bilmem neye dayanarak- iddia ediyor, Hatice Cengiz’in “yabancı casuslar” için çalıştığını, Kaşıkçı ile ilgili haberlerin “dış düşmanlar”ca örgütlendiğini haykırıyordu. Yani… pek bildik durumlar.

Muhtemelen eylemin “azmettiricisi” olan şahsiyetin olayın ardından gösterdiği ilk tepki de evlere şenlikti. Prens Muhammed bin Selman (MbS), Kaşıkçı için, “Benim anlayabildiğim,” demişti, “içeri girmiş ve birkaç dakika ya da bir saat sonra çıkmış. Emin değilim.”

Ancak MbS, bunu izleyen günlerde diplomatlar ve başka yabancı konuklarıyla randevularını iptal etti. Sızan bilgilere göre aşırı öfkeli ve sarsılmış görünüyor, daha çok yatında kalıyordu. (Serene yatını, 2015’te Güney Fransa’da tatildeyken, bir Rus votka kralından 550 milyon dolara almıştı. Hazır alışverişe çıkmışken Paris’in batısında, içinde sineması olan bir şato da almıştı.)

Suudi Dışişleri Bakanı Adil el-Zübeyir’in de Kaşıkçı ortadan kaybolduktan sonra günlerce sesi soluğu çıkmadı.
 
- Ankara, nasıl tavır takındı?

Cemal Kaşıkçı’nın Suudi başkonsolosluğunda kaybedilmiş olabileceği duyulduğunda önce resmî tepki gösterilmedi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, 3 Ekim’de, polisin olayı “dünden beri takip ettiğini”, Kaşıkçı’nın halen konsoloslukta olduğunu söyledi: “Konuyu yakından takip etmeye devam edeceğiz. (…) İlgili birimlerimiz muhataplarıyla temas, istişare halindeler. Ümit ediyorum bu iş suhuletle çözülür.”

Bilahare resmîden çok temsilî tepkiler görüldü. Fakat suhulet ihtimali ortadan kalktıktan sonra bile, yetkililer, topraklarında hem hunharca hem arsızca cinayet işlenmiş bir devletin haklı öfkesiyle masaya yumruğu vuran yöneticiden çok, ortağından kazık yemiş dükkâncı gibi davrandılar. Yarın öbür gün aynı herifle yine iş tutacağından tepkiyi ona göre ayarlayan tüccar gibi. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı İlnur Çevik, yediği halt yüzünden paçayı kaptırmış muhatabına, bu yaklaşımı gizlemeden, “biraz da eğlenelim” havasında yaklaşacaktı: “Türkiye kendisine tepeden bakan, hatta PYD’ye ve YPG’ye yardım eden, Birleşik Arap Emirlikleri ile ülkemize karşı bazı fitnelerin içine girdiği sanılan Veliaht Prens Selman’ın yaptıklarına karşı bu olayı kullanıp dünyayı Suudilerin başına yıkmak yerine yine Kraliyet ailesine dostluğunu gösterip olayı fazla deşelemeden, aksine iyi niyetle adımlar atarak Kral Selman’a yardımcı oluyor…” Esas olarak, adım adım bilgi sızdırarak köşeye sıkıştırma diye tarif edebileceğimiz tutum, bu olayda Türkiye’nin âdetâ “politikası” oldu.

Şimdi Kaşıkçı’yı koruyamamış olmaktan ötürü “mahçubiyet”inin nasıl “tarif edilmez boyutlarda” olduğunu hikâye eden AKP Genel Başkan Danışmanı Yasin Aktay, yani Kaşıkçı’nın, nişanlısına, bir terslik olursa arayabileceğini söylediği, nitekim onun da tersliği sezer sezmez aradığı “eski dost” Aktay, 10 Ekim günü, “(…) ihtiyatın sürdürülmesi gereken bir nokta da, Türkiye ve S. Arabistan ilişkileridir,”  diye yazdı. “S. Arabistan’a verip veriştirmenin bir anlamı ve faydası yok. Türkiye ve S. Arabistan birbirine mecbur iki halk iki ülkedir. Kaderleri birbirine bağlıdır. Kaşıkçı’nın başına gelenleri sorgulayıp Suud makamlarından bunun açıklamasını beklemek asla S. Arabistan’a düşmanlık anlamına gelmez. (…) Velev ki, bu olay basına yansıyan vehamette gerçekleşmiş olsa bile topyekun S. Arabistan’ı töhmet altında bırakan açıklamalardan kaçınıyoruz.”

Aktay bundan sadece iki gün önce şunları demekteydi: “Sadece iki gün içinde ortaya çıkan yeni gerçek, bu saldırıyı bütün özgür dünyanın, onurlu dünyanın üstüne almış olduğudur. (…) S. Arabistan’ın bugünkü yönetiminin kendi muhaliflerini susturma tarzı ciddi bir küresel sorun haline gelmiş durumda. Konu artık bir ülkenin iç sorunu olmaktan çıkmıştır.”

Aynı 8 Ekim günü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın sözleri de sertti: “Bu olayın ülkemizde, özellikle de İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğunda cereyan etmiş olması bizler için çok çok önemli. (…) Başkonsolosluk yetkilileri ‘[Kaşıkçı] buradan çıktı’ demekle kendini kurtaramaz. Eğer çıktıysa bunu ispat etmelisin.”

Ancak işte, görüldüğü üzre, iki gün sonra danışmanı Türkiye ile Suudi Arabistan’ı “birbirine mecbur” ilan edebildi.

Anladığımız, bol soslu jargon eşliğinde öfkeleri, tepkileri yatıştırmak, böylece puan toplayıp bunları başka yerde koz yapmak filan amaçlanıyordu. Sputnik haber sitesi, Moskova’yı temsilen, Ankara’nın tutumunu şöyle süzdü: Aktay’ın “Suudi Arabistan’a verip veriştirmenin bir anlamı yok” lafını başlığa çıkardılar; bunu “Aktay’dan Kaşıkçı yorumu” diye niteleyerek.

Fakat, iktidar mensuplarının dilinde de dolanan deyimle, ortada öyle bir mızrak vardı ki, bunu herhangi bir çuvala sığdırmak kimse için kolay olmayacaktı.

Tuhaf olan, Ankara’nın bu işten hem haysiyetini hem kendince çıkarlarını koruyarak çıkma uğraşı içindeyken başını ilave derde sokacak mızraklar bulup ortaya çıkarmasıydı.
 
- Cinayetin görüntü ve ses kaydı mı var?

Kaşıkçı’ın kaybedilmesiyle ilgili gelişmeleri takip eden dünya kamuoyu, 11 Ekim günü bir haberle sarsıldı: Türk yetkililer, ABD’li muhataplarına, ellerinde Kaşıkçı’nın “sorgulanması, işkence görmesi ve öldürülmesine” ilişkin görüntü ve ses kayıtları bulunduğunu bildirmişlerdi.

Kaşıkçı ortadan kaybolduğundan beri, mekanizmasını bir türlü anlayamadığımız bir istihbarat akışı cereyan ediyordu. İsimlerinin açıklanmasını istemeyen, fakat sağlam ve güvenilir oldukları anlaşılan, çünkü ne aktarırlarsa ABD’li üst düzey yetkililerce değerlendirilen, bir kısmı medyaya da iletilen ve sağlam-titiz teyit süreçlerinden geçen birtakım “Türk yetkili”ler, ABD’li muhataplarına birşeyler iletip duruyorlardı. Bunların sonucu olarak, hem buradaki hem ABD basınındaki çeşitli haberlerde, “Kaşıkçı’nın odadan odaya sürüklenmesi”, “öldürülmesi” ve “cesedinin kemik testeresiyle parçalanması”na ait görüntülerin varolduğu yollu ifadeler yeralıyordu. Bunlar zaman içinde “ses kayıtları”na dönüşecekti.

12 Ekim’de CNN televizyonu da, “şok edici” ses ve görüntülerin varolduğunu açıkladı: “Kaynağımıza Batılı bir istihbarat ajansı tarafından aktarılan kanıtlar, konsolosluğun içinde darp ve mücadele olduğunu gösteriyor. Kaynak, Kaşıkçı’nın öldüğü ana dair kanıtlar da olduğunu söyledi. Kaynak, sözkonusu yabancı istihbarat ajansının Türk yetkililerle görüşmelerinde elde ettiği delilleri ‘şok edici ve iğrenç’ olarak tanımladığını da aktardı” (vurgu benim -ük).

Bu durumda Kaşıkçı’nın akıbeti aydınlatılabilecekti.

Aydınlatılabildi mi?

Evet. Ve ortaya öyle sarsıcı ayrıntılar çıktı ki, biryerlerden belirir gibi olan, bu kayıtların nasıl elde edildiği sorusu kenara itiliverdi.

“Kaydı var” iddiası, ilk günden itibaren ortalıkta dolaşan başka tezleri, iddiaları çöpe atmaya yaradı. Reuters, meselâ, “İngiliz istihbaratı kaynaklı olduğu söylenen” bir “zehirleme” iddiasını aktarmıştı. Muhtemelen muhalif Suudi kaynaklara dayanarak. Bu iddiaya göre Kaşıkçı’ya konsolosluğa girişinde -muhtemelen bayıltıcı- “ilaç” verilmiş, ancak doz ayarlanamadığından Kaşıkçı hayatını kaybetmişti. Bu iddia, 15 Ekim gecesi ortaya çıkan, “yanlışlıkla öldürüldü” hikâyesiyle bağdaşabilirdi.

Bu “kayıtlar” meselesi, Kaşıkçı cinayeti bir polisiye ve adlî olay olarak manşetlerden indiğinde de ortada kalacak gibi duruyor.
 
—- DEVAM EDECEK —-
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design