Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Tekinsizlik ilkesi

05 Ocak

Tekinsizlik ilkesi

ABD sadece Kasım Süleymani’yi vurmadı. Uluslararası ilişkiler mekanizmasının kaportasını çıkarıp attı, motoru sökmeye koyuldu


Donald Trump’ın, yemin törenindeki kalabalığa dair yalan söyleyerek başkanlık koltuğuna oturduğu günden beri dağınık, disiplinsiz, çok başlı görüntü veren ABD siyasî sistemi, bu haliyle zaten başlıbaşına global ölçekli istikrarsızlık kaynağı. Üstüne üstlük, kısa vadeli politikaları ve eylemleriyle dünyayı güvensizleştiriyor. Kasım Süleymani’nin alenî bir suikastla öldürülmesi ve eylemin, büyük güç pervâsızlığının yanısıra Trump şımarıklığıyla üstlenilmesi, şüphesiz gelinen aşamada korunabildiği, yaşatılabildiği kadarıyla insan uygarlığına vurulmuş, tahrip edici, geriletici darbe. Süleymani İran için yalnız siyasî-askerî düzeyde operasyonel bakımdan hayatî bir karar verici değil, simgeselleşmiş, destansı kişilik haline gelmiş bir kamusal figür. Korku salmayı varoluşlarının parçası bellemiş komutanların, kalabalık apoletlerle bezeli omuzlarını titrete titrete televizyonlarda, milyonlarca izleyicinin karşısında ağlaması, dünya siyasetinde sık rastlanır hadiselerden değil. Sonrasına dair iyi şeyler söyleyebilen çıkmadı; çıkamaz. Fransa’nın, Avrupa ile ilişkilerinden sorumlu bakanı Amelie de Montchalin haklı; 3 Ocak sabahı gerçekten de “çok daha tehlikeli hale gelmiş bir dünyaya uyandık”.

Tehlikeyi yaratan nedir? Ve şimdi büyüten..?

Cevaba azıcık dolambaçlı yoldan yaklaşacağız.
 
Hukuk’u neden sevmedik?
 
Başta sosyalistler (olarak biz), dünyadaki sınıf hiyerarşisi düzenini yıkmayı, yeryüzünü daha adaletli, toplumsal hayatı daha eşitlikçi, insanları daha dayanışmacı yapmayı hayal etmiş ve bunun için mücadeleye girişmiş insanlar, galiba hayatî bir konuya tutması gereken belirleyici yeri vermedik ve büyük yanlış yaptık. Bahsettiğim konu, hukuk. Haklar, ama beri yandan sınırlar.

Bu yanlışa düşülmesi tabiîydi: Hukuk diye karşımızda duran yapı, egemenlerin kurallarını ve sınıf hiyerarşisini değişmez kılmaya hizmet ediyordu. Koruyucusu, egemenlerin içeriye yönelik silahlı gücü, polisti. Yasa karşısındaki eşitliğin zaten hiçbir zaman tam anlamıyla sağlanamayışı bir yana, şüphesiz yapay görünen bu eşitlik anlayışı, yasanın yok edemediği eşitsizlik temelinin örtülmesine ve inkârına da hizmet ediyordu. Bireylere özgürlük, dayanışmacı toplum hayatı, vazgeçilmez hedef olarak eşitlik isteyen herkesin herhangi bir yerde yürürlükteki hukuku şöyle bir süzünce, hukuk kurumuna ve kavramına kötü gözle bakmaması imkânsızdı. “İnsan hakları” kavramının ve yaklaşımının ortaya çıkıp kendini kabul ettirmesi bile geçerli hukuk sistemlerinin her yerinden taşan eşitsizlik kaynaklarını ve sigortalarını saklamaya yetmiyordu.

Özel olarak sosyalistler için, hukuk dendiğinde anlaşılan, “burjuva hukuku”ydu. Mücadelemizi ve hareketlerimizi kısıtlamak üzere bin türlü düzenekle  donatılmış böyle bir mekanizmaya sempatiyle yaklaşmamız elbette beklenemezdi.
 
Oysa sevmesek de mecburduk
 
Ancak o mekanizmanın kendisi, bizzat bir dönüştürme uğraşının vazgeçilmez alanıydı ve ona günü geldiğinde kaldırılıp atılacak eski eşya muamelesi yapmak eşitlik mücadelesine çok şey kaybettirdi. Herkese eşit oy hakkının, grev hakkının, sendika hakkının, toplanma-gösteri yapma hakkının… ve başka birçok hakkın mevcut burjuva hukuk sistemlerinde kendine yer bulabilmesi için sokaklara dökülmüş, kurşunlara hedef olmuş, ömrünü zindanlarda geçirmiş, yalnız işsizlikle değil, toplum dışına sürülmekle, açlıkla terbiye edilmeye çalışılmış onca insanın elbette anlamlı ve isabetli uğraşları, yalnız aslına yer açmak için ortaya sürülen müsvedde muamelesi görmemeliydi. Haklar-hukuk alanındaki küçümseyici, ihmalkâr tavır da, şüphesiz, insan toplumunu ve dünyayı dönüştürme mücadelesinin birçok kusuru gibi, iktidarı ele geçirip her şeyi tepeden aşağı düzenlemeyi nihaî ve yagâne çözüm sayma yaklaşımının yan etkilerindendi. Oysa, evet, elbette yalnız burjuva hukukuna özgürlükçü, eşitlikçi katkılar yapılarak bütün bir toplum düzeni ve insanın varoluşuna dair bilinci dönüştürülemezdi, ancak “haklar” kavramının ilk sıraya, eşitlik fikrinin yanıbaşına oturtulmadığı yerde, “hedef” diye sayılıp dökülen her şey hayalden ibaret kalacak, eylem içeriğine dönüşemeyecekti.

“Haklar” kavramının yalnız zihinlerde değil de gerçek hayatta varolabilmesi, geçerli pratik ölçüt haline gelebilmesi, yön verici ilke konumunda, işler halde bulunması, özgürlük içinde eşitlik hedefine ilerleyebilmek için olmazsa olmaz. Sözkonusu hedef, asla her yönden eksiksiz ulaşılamayacak, ama kendisine doğru ilerlendikçe insanları özgürleştirecek, dayanışmalarını güçlendirecek bir ideal, bir ufuktur.
 
Bugünün egemenlerinin farkı
 
Bireysel özgürlükçü, toplumsal eşitlikçi bir toplu hayat için, haklar kavramının herkesçe kabul edilmiş, herkesin uyacağı kurallarla desteklenmesi gerektiği açık. En iyi örnek, trafik kuralları. Kırmızı ışıkta durmak, otoritenin buyruğuna uymak mıdır? Ya sağa-sola sapacağınızda sinyal vermek? Birlikte yaşamanın gereği midir? Hayır, bu lise münazarası konusu değil. Gayet derin tartışmanın seyirci çekmek için hazırlanmış oyuncaklı afişi.

Geldiğimiz medeniyet aşamasında, ortakça uyulacak kurallar olmaksızın birarada yaşamamız imkânsız. Nitekim kurallar var. Ancak kimisi ayrıcalıklıların avantajlı konumları veri alınarak hazırlanmış, kimisi bizzat bu konumları korumak için şekillendirilmiş. Onlarsız birarada yaşayamayacağımız, belki başka türlü şekillendirsek daha iyi olacak ama toptan vazgeçemeyeceklerimiz de var.

İnsan medeniyetinin şu aşamasında görüyoruz ki, bugünün ayrıcalıklıları, bir dönem öncesinin “burjuva hukuku”nu kıskançlıkla -ve çoğu zaman huşunetle- korumaya çalışan egemenlerinden tamamen farklı olarak, haklar-hukuk düzenine kendilerinin yararına katkılar yapmayı önemsemiyorlar. Bugünkü niyet, doğrudan haklar-hukuk kavramını ortadan kaldırmak.

Uluslararası ilişkiler âlemi bu konuda çıplak tecrübeler sunuyor. Türkiye’de üretilmiş, dünyaca ciddîye alınmaya değer yegâne mâmûl olan, ancak inanılırlığı bizzat üretici tarafından yok edilen “Dünya beşten büyüktür” sloganı, bir haksızlığa işaret ediyordu. Hukuk kurulmuştu, ancak güçlülerin çıkarına şekillendirilmişti. Düzeltilsin, eşitlikçi, hak gözetici hale gelsin isteniyordu. (Bu sloganla ortaya çıkan Türkiye’nin, mevcut iktidarıyla, kendinden güçsüz kimseyi takmadığını ve takmayacağını, eline fırsat geçse o beşi de bire indirmeye niyetli olduğunu ortaya koyan tavırları yüzünden sloganın umulan -ve hak ettiği- yankıyı yaratamayışı üzerinde burada durmayacağım.)
 
Hukuku savunmak tutuculuk mu?
 
Şimdi hızla sürüklendiğimiz durum ise, toptan hukuksuzluk. Bu durum, yani güçlünün kural tanımayışı, kendi kurallarını dayatışı ama bunları da işine geldiğinde değiştirebilmesi, dolayısıyla, gezegenimizdeki hayatın tekinsizlik ilkesinin yönetimine girmesi. Bu evrede, herkesin uyması gereken kuralların varlığını savunmak -ki, dosdoğru tutuculuk gibi gözüken bir tavır- medeniyeti savunmak haline geliyor. Aksi halde, kim güçlüyse onun keyfine göre yaşanacak. Her mahallenin pazusu kuvvetli kabadayılarının insafına kalınacak.

Ve böyle bir zorbalık ortamından kimse kendini tecrit edemeyecek, zaten -iklim meselesi yüzünden- hep birlikte bambaşka bir hayata geçilmezse bizi galaksinin ışıksız çöplüğüne tükürecek olan dünya gezegeninin kuytu köşesinde sakin ve huzurlu yaşam süremeyecek.

Geçen gün sabahın köründe ABD sadece Kasım Süleymani’yi vurmadı. Öncelikle kendi çıkarına işleyen bir uluslararası ilişkiler mekanizmasının, işine gelmediğinde orasından burasından delip yırttığı kaportasını çıkarıp attı, motoru sökmeye koyuldu. Kaportadan da motordan da başından beri hazzetmeyen rakiplerinin, onu yeni bir haklar düzeni oluşturmaya çağırmayacağını, aksine kendilerine yeni Uygur Türkleri ve yeni Kırım’lar aramaya yöneleceğini biliyoruz. Bizim buradaki mevcut iktidarımız da, muhtemelen dişine göre birilerini gözüne kestirip, hukuksuzluk-keyfîlik âlemine doğru koşuya öncülük edenlerden olacak.

Herkesin uyması gereken kuralların varlığını -“haklar” kavramından hareketle ve eşitlik-dayanışma hedeflerini gözeterek- talep etmek, hiç mi hiç devrimci bir tavır gibi gözükmüyor! Öyle. Öte yandan hukuksuzluk, güçsüzün soluk alıp verişinin bile muktedirin insafına kalmasıdır. Ortak kurallar talep etmek belki bu bakımdan bir direniş hattının çizilmeye başlanacağı yer olarak görülebilir. Çünkü bu, pekâlâ taraftar toplanabilecek bir talep. Belki bunu yapabilecek, hâlâ güvenilir ve inandırıcı siyasetçiler çıkarabilir insanlık, kendi içinden.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design