Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Kim kime ne yapabilir?

24 Ocak

Kim kime ne yapabilir?

İktidar pratiğinin “zümreye-sınıfa çıkar sağlama” hedefi, “burjuvaziye hizmet” gibi kodlandığında, olan biteni anlamamız ihtimali azalıyor.


1980’lerden sonra, özellikle Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’nun yıkılışından, sosyalizm adı altında varolan baskı rejimlerinin ortadan kalkışından bu yana, Marksist tarih yorumu ile, kapitalizmin “doğasına” dair hayatî tesbitlerle, işte, Marksizmin başka bütün önermeleriyle birlikte sınıfsal tahlilin de geçersizleştiği, neredeyse tereddütsüz kabul edildi. Yoksulluktan, eşitsizlikten bahsetmenin köhnemiş fikirleri ısıtıp yeniden ortaya sürme muamelesi gördüğü, sanki yoksulluk ortadan kalkmış da bu yüzden ondan sözetmek zamandışı kalmış gibi davranılan Büyük Küstahlık ve Şımarıklık Devri’nde, Margaret Thatcher-Ronald Reagan (bizde Turgut Özal) dünyasında, Sovyet bloku çöktüğü için Marksizm de yenilmiş sayıldı.

Yenilgiyi kabul etmeyenler bunun karşısına Marksizmin derinliği ve zenginliği yerine kendi kısıtlı bürokratik dünya görüşlerini ya da yaşanan hiçbir şeyle hiçbir alâkası olmayan birtakım reçete ve formülleri koyduğundan, muazzam haksızlık ortaya çıktı. Marksizm, “şudur” diyerek reddedilen sınırlı, sığ, bürokratik siyasetçi amentüsü değil. Çünkü “şu” değil. Başka hiçbir tarih ve toplum yorumuna nasip olmamış genişlikte ufuk açabilecek bir yöntem. Fakat bizzat sahip çıkanların elinde tamamen tersi amaçla kullanılıyor, bundan ibaretmiş izlenimi yaratabiliyor.

Bir yerde birtakım zenginler, işadamları, işkadınları, ihaleler, dalaveralar vs. gördüğümüz anda, her şeyin “burjuvazinin çıkarına” yapıldığından emin olabiliyoruz. Oysa ülkelerin, toplumların tarihleri birbirine benzemiyor, hepsinde güç-iktidar ilişkileri farklı, hangi ilişkiler ve çelişkiler içinde nasıl bileşimler doğduğu, esas gücün, karar yetkisinin kimde, kimlerde olduğu farklı. 

Ve Türkiye örneği, bu bakımdan müthiş bereketli laboratuvar araştırması fırsatı sunuyor.

Türkiye’nin sınıf yapısını, “egemen sınıf” kategorilerini, bunların nasıl oluştuğunu, bileşimlerini, siyasî iktidarla ilişkilerini, “askerî vesayet dönemi” ile Türk-İslâmcı tek-adam rejimi döneminin benzerlik ve farklarını konuşmaya başladığımızda, hele, sınıfsal bakış anahtarının hangi kapıları açabildiğini, hangilerini açabilmek içinse zor etkeninden, çeşitli egemen kesimler arasındaki zımnî “toplumsal sözleşme”lerin şartlarından veya hassas dengelerin dayanaklarından destek almaya ihtiyacı bulunduğunu görürüz.

Burada maalesef yine biraz teori âlemine geçmeliyiz. Çünkü bu defa da etrafı görmemizi önleyen bir başka duvarda delik açmamız şart: “Hakim sınıfların baskı aracı olarak devlet” duvarı. Devlet hakim sınıfların baskı aracı değil mi? Şüphesiz öyle. Peki sırf bu mu? Tabiî ki hayır. Peki bunun dışında ne olduğu bir toplumu, oradaki siyasî konumları, gelenekleri, tavırları, kurumları, yaklaşımları anlamak için önemli değil mi? Tabiî ki öyle. Hattâ bazen başka her şeyden daha önemli, belirleyici.

Seri imalat anahtar “egemen sınıfın baskı aracı” yazılı kapıyı açar. Devleti özgür bireylerin ve eşit haklara sahip grupların ortak onayıyla oluşmuş hizmet aygıtı sayanları uyandırmak ve egemen sınıfın meşruiyet uğruna yaydığı kandırmacanın çarpık dünya görüşünden (ideolojiden) ibaret olduğunu göstermek için, devlet denen mekanizmanın nihayet, temelde, aslen, vs… egemen sınıfın baskı aracı olduğunu gözden kaçırmamak bir şey, tarihin pek çok döneminde, dünyanın pek çok yerinde, devlet zoruna hükmedebilenlerin bizzat egemen sınıfa bile şartlar dayatabildiğini, devletlere hükmedebilen, iktisadî zemini ve gücü olmayan zümrelerin -hattâ şahısların- egemen sınıfların çıkarına aykırı işler yapabilen özneler haline gelebildiğini bilmek başka şey. Bazen toplumsal dengeleri gözetebilmek, kurmak, tamir etmek, garantilemek, vs… uğruna devletler hakim sınıfları birtakım fedakârlıklara zorlarlar. Bazen devlet zorunu elde tutanlar etraflarına öyle güç toplar, öylesine başlarına buyruk hale gelirler ki, bizzat egemen sınıfla çatışabilirler. Bazen devlete hakim olan, bizzat egemen sınıfın bileşimini değiştirebilir. Kimin egemen sınıfa mensubiyet mertebesine yükseleceği, kimin düşeceği, diyelim malına mülküne elkonacağı, bunların kime devredileceği, devlet zoruna hükmedenlerce belirlenebilir. Bir zaman devlet zorunu ele geçirenler kendilerini egemen sınıf halinde yeniden örgütleyebilirler. 

Egemen sınıf-devlet ilişkisi, öyle, biri geçmiş köşeye kurulmuş, öbürü de ona çay getiriyor gibi bir şey değil. Değildir. Dir’li söyleyeyim de daha ciddîye alınsın.

 

Sınıfların basından kovuluşu ve geri getirilişi

 

1980’ler ertesinde kapitalizmin giderek şuursuzlaştığı, kendi zaferinden başının döndüğü, pervâsızlaştığı, gaddarlaştığı dönemde, ona en çok ihtiyaç duyulacağı zamanda Marksizm, onu sahiplenme ve temsil etme iddiasındaki siyasî partiler ve iktidarlarca itibarsızlaştırılmış, sunduğu geniş ufuk, derin tahlil imkânları ve bunlardan hareketle üretilebilecek siyasî yollar yöntemler, yüzüne bakılmaz eskiler olarak bodruma indirilmişlerdi. Gündelik ekonomi ve siyaset haberlerine sınıfsal bakışın zaten hemen hiç varolmadığı, bütün kötülüklerin anası 1980’lerden itibaren de en ufak kırıntısının bile başta ekonomi sayfalarından hunharca kovulduğu Türkiye’de, şimdilerde, birkaç azimli gazeteci, iktidar pratiğini böyle bir bakışla izliyorlar. Alınan kararların gayet bilinçli kurulmuş çerçevede, belirli zümreye kaynak ve zenginlik aktarmaya yönelik taraflarını teşhis ediyor, açığa çıkarıyorlar. Bu çabayı büyük takdirle karşıladığımı özel olarak belirtmek isterim. Çünkü sahibini şık gösteren ezberleri tekrarlayıp dünyayı çözmüş havası basmıyor, veri peşinde koşuyor, olguları bağlıyor, çok ciddî gazetecilik yapıyorlar. Bu, memleketimizdeki gazetecilik faaliyeti bakımından hayatî bir eksiğin giderilmesi yolunda önemli adım.

Ancak beni bütün bunları yazmaya iten de, sınıfsal bakışın genelliğinin Türkiye’nin özel şartlarını unutturması tehlikesi. İktidar pratiğinin “zümreye-sınıfa çıkar sağlama” hedefi, dümdüz “burjuvaziye hizmet”e indirgenebilecek devlet faaliyetinin ispatı gibi kodlandığında, olan biteni sahiden anlamamız ihtimali tehlikeye düşüyor. 

Zira Türkiye’de devlet ile egemen sınıf ilişkisi, muhtemelen bu çaptaki ülkeler arasında en özgün olanlarından biri. Buradaki özgünlüğü, belirleyici unsurun hangisi olduğunu teşhis etmeye çalışarak tanımlayabiliriz. Bu işe de, bizzat hâlihazırdaki devletin kuruluş -isterseniz: “oluşum”- sürecinden başlanabilir. Cumhuriyet kurulurken sermaye kimlerdeydi, nasıl süreçler içerisinde kimlere geçti? Devleti kuran kadrolar öncesinde birer “egemen sınıf mensubu” muydular, sonrasında oldular mı? Müslüman olmayan azınlıkların temizlenmesi ve varlıksızlaştırılması, güçsüzleştirilmesi süreci kimlerin denetiminde, kimlerin kararlarıyla yürütüldü? Bugün Türkiye’nin belli başlı geleneksel zenginleri arasında yeralıp da bu zenginliğin ilk birikimini gasp benzeri yollarla elde etmemiş kaç “egemen sınıf mensubu” sayabiliriz? Ya da şöyle soralım: Devletin başındakiler uygun görmese, Vehbi Koç diye bir “müessese” varolabilir miydi?

Yani bugüne bakarken de şöyle sormalıyız: Mâlûm müteahhitler şebekesi, Muhteşem Türk Beşleri zengin edilsin diye mi birtakım işler çevriliyor yoksa iktidar çarkını döndürebilmek, iktidar ağını canlı tutabilmek ve tabiî o arada iktidar sahiplerinin nemâlanması için zorunlu rolleri oynamak üzere mi bu kimseler sahnede bulunuyor ve bal tuttukları için parmaklarını yalıyorlar? Ya da daha somut soralım: Aydın Doğan’ın uzunca bir dönem, Türkiye egemen sınıfının kritik bir alandaki önemli temsilcilerinden olduğunu kimse inkâr etmez sanırım. Doğan Medya “meselesinin” nasıl “hallolunduğunu” hatırlayalım. Bunu beceren, iktidarı devralan bir “yeni egemen sınıf” mıdır? Doğan’ın belini kırmaya yönelik vergi cezası darbesini indiren, elindeki medya gücünü devretmezse kendisine dünyanın dar edileceğini gösteren, “yeni egemen sınıf”ın siyasî temsilcileri midir? Yükselen yeni burjuvazinin ihtirasının sermayenin el değiştirdiği birçok durumda önemli etkin olduğu belli. Ancak propaganda aygıtı kurmak isteyen siyasetçinin, “egemen sınıf” mensubuna, zarar edeceği yüzde bin olan medya kuruluşlarını satın aldırması gibi bir ilişkiyi nasıl tanımlamalıyız? Esas açık soru şu: Anlaşmazlığa düşmeleri halinde Mehmet Cengiz, Tayyip Erdoğan’ı bulunduğu yerden indirebilir mi? Yoksa Erdoğan mı onu doğduğuna pişman edebilir? Diyelim tekerlerine çomak soktu, Muhteşem Beşler, Devlet Bahçeli’nin devlet organizasyonu içerisindeki konumunu sarsabilecek herhangi bir girişimde bulunabilirler mi? Yoksa, şüphesiz mâlikânelerine girerken çevrilip dayak yemezler, ama karşılaşacakları tehdidin şiddetinden uykuyu unutacakları bir hayata mı mahkûm olurlar? Üstelik bu sorunun apaçık cevabını evirip çevirirken şunu da unutmamalıyız ki, 1960’larda, ’70’lerde MHP’nin Ülkücüleri grev kırmak üzere sayısız fabrikaya gönderildiler, yine gönderilebilirler. Burjuvaziye hizmet, eyvallah. Fakat mesele şu ki, şuna gönderilip buna gönderilmeyebilirler. Bu memlekette devlete tapılır, işadamlarına değil.

Bu uyarıcı sözleri etme ihtiyacı duymam bir yana, Türkiye’de gazeteciliğe sınıfsal bakış ve arayışı tekrar kazandırmak için bazen iğneyle kuyu kazarak, karanlıkta iz takip ederek habercilik yapan meslektaşlarıma teşekkür ederek bitireyim.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design