Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Bizim dikkatimizi çekti, sizinkini de çekmeli

29 Ocak

Bizim dikkatimizi çekti, sizinkini de çekmeli

Duygu dikte etme işinin başında, bizzat dikte edenin kendisini odak alışı var. Ne demek meselâ “pes dedirten olay”?

Bir haber sitesinin tweet’i: “Şifa dağıttığını iddia eden çiftçinin evinin önündeki kuyruk dikkat çekti.” İnsanın hemen sorası gelmiyor mu: “Kimin dikkatini?” Haberin ayrıntısıyla işimiz yok; hem zaten anlaşılıyor.

Gayet sıradan gözüken bu başlığımsı-spotumsu cümle, kamusal iletişimin televizyonun hakimiyetine girdiği ilk dönemlerde bile yadırganabilirdi. Ancak televizyon denen toplumsal yaratığın seyirciyle (“alıcı”yla) geliştirdiği müstehcen ilişki çığırından çıkınca olağanlaştı. Basının medya haline geldiği son birkaç onyılın iletişim diline özgü hastalığı teşhis için ilk incelenecek belirtilerden. Barındırdığı zehirli öz, asla sıradan sayılmaması, kanıksanmaması gerekirken, televizyon kumandasını elimize aldığımız anda kanımıza karışan, bedenimizin iç hareketiyle bütünleşen madde gibi artık. Bağımlılık yapmış madde.

Birazdan göreceğimiz-işiteceğimiz şeyler karşısında hangi duygulara kapılmamız gerektiğini dikte ediyorlar. Bizi çocuklaştırıyorlar, aptallaştırıyorlar. Televizyonun sırf üzerimize boca ettiği oyalayıcı-kof içerikle bizi aptallaştırdığını sanmak safdillik olur. Tıpkı Türk Millî Eğitimi gibi, sadece orada bulunmakla, mâruz kalmakla içine düşeceğiniz bir aptallaştırma süreci işler, televizyonun karşısına geçtiğimizde. Bunu tasvir ederken çocuklaştırmadan sözetmek çocukları küçümsemek değil. Çocukluğun gerçekdışılığı, hattâ gerçeküstülüğü içerisinde uygun yeri bulup yerleşen, gayet isabetli gözüken ayrıntılar, çocuklaştırılmış yetişkinlerde aptallık olarak ortaya çıkar. Bir stüdyo dolusu insanın, görevlinin buyrukları doğrultusunda gülmesi, şaşkınlık nidaları çıkarması, alkışlaması sahnesini gözümüzün önüne getirelim. Oradaki kalabalık çocuklardan oluşuyorsa sahne sevimli bile gözükebilir. Öbürü… mazallah.

 

Her şeyi dağıtan kirli rüzgârlar

 

Bize duygu dikte etmeleri işine dönelim.  Sırf bu işi yapsın diye yetiştirilmiş gibi duran, gündelik hayatta karşısındaki insana normal ses tonuyla, abartısız tonlamalarla hitap etmesi imkânsız görünen birtakım spikerler, bir yerden hızla gelip hışımla başka yere yönelen ve yolda önüne çıkanı sağa sola saçan, saçamadığını ezip geçen kirli rüzgârları andıran anonslarıyla haykırırlar, az sonra gördüklerimize inanamayacağımızı, nefesimizi tutacağımızı, pes diyeceğimizi, neşeye boğulacağımızı, gözyaşlarımıza hakim olamayacağımızı… Nedense yadırgamıyoruz; alıştık buna.

Karşımızda oturuyor olsalar üç-beş cümlelerinden sonra başımız dönerek kendimizi dışarı atacağımız, koşarak uzaklaşacağımız yapay duygu kışkırtıcısı hezeyan spikerleri, ekranlarda karşımıza çıkan ve kendilerini zorla evimize davet ettiren ciddî elemanlardan farklıdırlar. Tek teli dahi öngörülmemiş yerlere uzanmayan saçları, dozu, açısı hesaplı tebessümleri, iniş-kalkışları planlı kaşları, baştan aşağı organize, iki dirhem bir çekirdek halleriyle birer güven tanrısı-tanrıçası olan haber sunucuları, bizi oturtup, dünyanın bizim için münasip gördükleri miktarını zihnimize zerk ederken, otoriter oldukları kadar şefkatlidirler de. (Hezeyan anonsçuluğunu ana haber sunuculuğu mertebesine yükseltmiş özel örnekleri şimdilik konu dışı bırakıyorum.) Hezeyan anonsçuları, haberciliği, işlevinin taşıdığı varsayılan bütün erdemlerden soyunmuş halde, çırılçıplak, sokak ortasına koyar, yaygarayla müşteri toplarlar. İlan ettikleri şu: Artık her şey yapaydır, mâmûldür, onlar bildirecek, biz de gereğini yapacağızdır. 

Aralık bırakılmış percerenin birden ardına kadar açılmasıyla odaya doluşup, pencere kapatılır kapatılmaz oda kapısından dışarı uğrayan, fakat çıkana kadar odada ne varsa altüst eden sersemletici rüzgâr gibidir, hezeyan anonsları. Ne söylenir bunlar aracılığıyla? “Gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız!” O halde olmayacağız. Peki, sahiden olmuyor muyuz? Orası belli değil. Belki tuvalete ya da çay koymaya gidiyoruz, kucağımızda çaresizce açılmış ellerimize gözlerimizden süzülen yaşların damlaması beklenen anda. Orası da önemli değil.

Seyirciye duygu dikte etmeye televizyoncular neden gerek duydu? Nasıl bir ihtiyaçtı buna yolaçan? Muhtemelen kendi yaptıklarının içeriksizliğini, kofluğunu, mütemadiyen tekrarladıkları şeylerin aynılığını bir aşamadan sonra gizleyemediklerini, çünkü bunun gizlenemeyeceğini bizzat fark ediyor olmaları. Bu bir. İkinci sebep de, televizyonun bizden farklı bir ilişki istemesiydi. Gazeteyi biz istediğimiz zaman okur, elimizde evirir çevirir, şurasına şimdi, burasına sonra bakardık. Televizyon böyle değil. Bizi saat tam dokuzda ekran başına geçirmek, üstelik öbür kanalları değil bu kanalı açmamızı, onu izlemeye devam etmemizi sağlamak zorunda. Görüntüler, sesler akıp gidiyor, bizi ekran başına bağlama ihtirasına içerik dayanmıyor. 

Önce ellerini omzumuza koyar, sırtımızı sıvazlar gibi yaptılar. Ellerini bir türlü çekmediklerini, aslında bizi bir yere doğru itmekte olduklarını fark ettiğimizde, bazı eşikleri aşmıştık. İçeride birileri, “Haydi ama! Gözyaşlarınızı tutmamalısınız!” diye bağırıyordu, ses ciğerlerimizi dolduruyor, soluğa yer bırakmıyor, bizi sersemletiyor, midemizde dolaşıp bulandırmadık köşe bucak bırakmıyor, barsaklarımızı bozuyordu. Titriyor, sallanıyor ve, tek tesellimiz, bizden daha kötü durumda olanları seyrederek azıcık sakinleşebiliyorduk. Birden tizlere yükselen, birden peslere inen, raylar üzerinde ine çıka hızla dört dönen lunapark arabasında hissettiklerimizden farklı olarak, haz vermek yerine safra kesemizi patlatıp dalağımızı yaran hezeyan anonsları, -gördüğünüz gibi, bunlar doğrudan iç organlarımıza zarar veriyor- binbir ısrarla, gündelik yaşantının olmazsa olmaz sesleri haline getirildi. Ancak o bağırtılar eşliğinde sunulursa bir şeyin o şey olduğunu anlayabilmemiz, bağırtıyı işitmediğimizde eksiklik hissetmemiz, söyleneni anlamayacağımızdan korkmamız bekleniyor olmalıydı.

Beklentinin karşılandığını sanmıyorum; hezeyan tellalı bağırırken rahat rahat çay koyabiliyor, helaya gidebiliyoruz.

Hezeyan anonsu belki bir gün terk edilir. Yerini haberlerdeki gibi özgüven-sözgüven kandırmacası alır. Üslûp değişir, ton değişir, ses değişir. Fakat hezeyan anonsu döneminde yaratılan duygu dikte etme ameliyesinden kurtulmamız, öyle anlaşılıyor ki, şimdilik uzak ihtimal. 

Zira ana akım medyanın pisliklerinden uzak durması beklenecek bağımsız-alternatif medya alanında da bunun sayısız uzantısıyla her an karşılaşıyoruz. Uzantılar da çeşit çeşit. 

 

Kendini odağa yerleştirmek

 

Duygu dikte etme işinin başında, bizzat dikte edenin kendisini odak alışı var. Ne demek meselâ “pes dedirten olay”? Bize olayı öğrendiğimizde pes dememiz dikte ediliyor, orası belli. Fakat bundan önce gelen bir aşama daha var: Haberi öğrenip bize aktarmaya değer görenin pes demiş olması. Bizden pes dememizi bekleyebilmesi için, kendisinin ortada pes denebilecek hadise görmüş olması lazım. Haliyle.

Tabiî, sunulan menünün (haber) uydurukluğu bizzat aşçı ve garson tarafından bilindiğinden ve müşteriyi doyurmama-tatmin etmeme ihtimali güçlü olduğundan, hem sos hem ambalaj hem gösterişli servis mahiyetinde yanına katılan çok-amaçlı duygu dikte etme işleminde her zaman aşçıyla garson her şeyi önden tatmış olmuyorlar. Kendilerinin ağızlarına koymayacağı şeyi önümüze koydukları da oluyor sık sık. Bize “gözyaşlarınızı tutamayacaksınız” diyerek sundukları şey onların gözlerini yaşartmıyor büyük olasılıkla. 

Hezeyan anonsçularını, birazdan kapılacağımız duyguları öngörebilen modern zaman falcıları olarak görmemiz için sebep yok. Onlar mallarını cazip kılacak ambalaj peşindeki satıcılar. Biz bunu fark ettikçe üzerimizdeki etkileri azalıyor. Ve seyirci onları sadece, birazdan izleyeceği şeyin mahiyetini öngörebilmede basit bir detektör gibi kullanıyor. Yani o kadar popolarını yırtmasalar da olur. 

Onlarla birlikte hayatımıza giren ikinci unsur, yani haberi seçip aktaracak olanın bize farkında olmaksızın kendini referans göstermesi ise, gazetecilik mesleğini kendi yolunda doğru düzgün ilerlemekten alıkoyan etkilere sahip. Hem iletilen bilgi karışık kuruşuk hale geliyor, bilgi edinirken işlemesi gereken mantık dumura uğruyor hem de dil bozuluyor. Neydi bizim başlık-spot karışımı mesajımız: Şifa dağıttığını iddia eden çiftçinin evinin önündeki kuyruk dikkat çekti.”

Buradaki haber ne? Cevap için önce yükleme yöneliyoruz: “dikkat çekti”! Hakikaten dikkat buyurunuz: “Çiftçi, şifa dağıttını iddia ediyor” değil. Ki, başlangıç olayı bu. İkinci olarak şu olgu var: “Şifa dağıttığını iddia eden adamın kapısında insanlar kuyruk oldu”. Ki, asıl çarpıcı ayrıntı bu. Nitekim, bu olaydan haber çıkarılmasının sebebi de bu. Peki biz haberi nasıl veriyoruz? “Şifa dağıttığını iddia eden adamın kapısında millet kuyruk oldu” demiyoruz. Ne diyoruz: “şöyle şöyle olması dikkat çekti”! Haberimiz, o halde, bir şeyin oluşu değil, dikkat çekmiş oluşu.

Kimin dikkatini çekmiş? Öncelikle haberi yapanın. Fakat dikkat ederseniz o kendini ustaca sıyırıyor bu işten; seçtiği üslûp buna elveriyor. Aslında demek istediği: “bu, dikkatinizi çekmeli.” 

Gerisindekileri kurcalamayıp sadece söylenene bakarsak, söz aslında basbayağı saçma. Haberi veren, hangi gözlem sonucu olayın “dikkat çektiğini” söyleyebiliyor? Haberi bir yere astılar da gelen geçenin ne kadar ilgilendiğini mi ölçtüler? Hayır tabiî. Söylenen ancak, hezeyan anonsları ve duygu dikte etme işlemleri zemininde anlam kazanıyor. Tuhaf bir otorite ilanı olarak anlaşıldığında sözkonusu saçmalıktan uzaklaşıyor. Ve başka saçmalığın vücut buluşu halini alıyor…

Dil, hele haber dili, öyle elini daldırıp hangisi denk gelirse çektiğin taşları rastgele dizerek imal edeceğin bir şekilsiz şekil değil. Yapılan özensizliklerin çoğu da masumâne değil. Ve, dilin güzelleşmesinde, derinleşmesinde değilse de fakirleşmesinde, sığlaşmasında, bozulmasında edebiyatçılardan daha etkili olan gazetecilerin sorumluluğu ağır. 

Görebildiğimiz kadarıyla, bu sorumlulukla tamamen ters orantılı bir hafiflik çoğu gazetecinin etrafını sarmış, uğursuz bulut gibi, pus gibi, nereye gitse onunla geliyor, hem önünü görmesini engelliyor hem de gördüğünü bize ağız tadıyla tasvir etmesini, aktarmasını.

Haberci, “dikkat çekti” demekle dikkatimizi çekemez. “Oldu” der. Bunu doğru dürüst söylerse de dikkatimizi çekmeyi başarır. Güzel söyleyebilirse bizi kendine bağlar, bundan sonra onun diyeceklerine daha çok dikkat ederiz.

Bu mesleği yapan birilerinin bu işlere “dikkatini çekebilmeyi” çok isterdim.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
  10 Eylül 2016'da gözaltına alındı  
  22 Eylül 2016'da serbest bırakıldı  
  23 Eylül 2016'da tutuklandı  
  4 Kasım 2019'da hükümle serbest bırakıldı  
  12 Kasım 2019'da gözaltına alındı  
  13 Kasım 2019'da tutuklandı  

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design