Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Dedemin tebessümü

04 Mart

Dedemin tebessümü

İnsanlık, Orwell’in distopyasından geçerek Huxley’inkine yaklaşacak gibi görünüyor, işler egemenlerin istediği gibi giderse.


Günümüzün en parlak düşünürlerinden Yuval Harari, gelmiş geçmiş bütün istihbarat örgütleri biraraya gelse toplayamayacakları kadar özel, ayrıntılı ve bol veriyi “komik kedi videoları karşılığında” kendi elimizle onlara teslim ettiğimizi hatırlatmıştı. İnternette kendimizi teşhir ve takdim etmenin şehevî zevkine bir defa vardıktan sonra her şeyimizi böyle ferahlıkla ortaya dökeceğimizi muhtemelen Facebook’un “imkânlarını” alıcı gözle değerlendiren istihbaratçılar bile tahmin edememiştir. Facebook’la kurulan teşhir âlemi, Instagram’la yaptığı hafiften elitimsi sıçramayı TikTok’la devâsa popüler atılıma dönüştürdü, adları bunlar kadar ortada olmayan, bilenin bildiği, çoğu daha dar ve kapalı gruplar halinde kullanılan başka birçok platform eksiği tamamladı - ve şimdi hemen her şeyimizle ortadayız. Araştırmaya üşenmeyen, az buçuk bağlantı kurma kabiliyetine sahip herhangi bir birey, herhangi bir başka birey (aile, arkadaş grubu…) hakkında, yüzeyselin ötesine geçebilecek nitelikte bolca veriyi birkaç saat içinde toparlayabilir. Bilemedin bir günde.

 

Dijital’in anlamı

 

“Hakkımızda veri toplanması”ndan sözedince, çoğunluğun ortalama tepkisi, “bunun benimle ne alâkası var?”dan başlıyor. Çünkü doğrudan siyasî faaliyeti, bağlantısı olmayan, gizli-kapaklı para-pul işleri de çevirmeyen insanlar, kendileri hakkındaki verilerin hiçbir zaman kendilerine karşı kullanılmayacağını varsayıyorlar. Çoğu insan, ilk bakışta haklı olarak, benimle niye uğraşsınlar?” diye düşünüyor. Kimileri, “gizleyecek neyim var ki?”ye sığınıyor. Kaderini kendi belirleme kültürü olmayan toplumlarda insanların çoğu, “olmaz canım bişey”le sorunu kendileri için hissedilmez kılıyor. Toplanan verilerin başka zamanda, başka bağlamda, başkaları hakkındaki başka bilgilerin biraraya getirilmesinde işe yarayabileceğini yok sayan yaygın tavırlar, tek tek bireyler hakkında olabildiğince çok verinin istiflenmesi, tasniflenmesi işini yapanların yolunu açıyor, işlerini kolaylaştırıyor. İnternete kendimiz hazırlayıp yüklediğimiz zengin veri dosyalarıyla bu işin esas hammaliye kısmını bizzat bizler yürütüyoruz.

Kendimizi, marifetlerimizi ve sahip olduklarımızı sergilemenin şişme gururu meğer öyle tek iğne sokmayla patlamayacak kadar kalın zırh yaratıyormuş; hakikaten  kolay delinmiyor. İnternette kendimizi teşhir faaliyetinin en önemli ayağı, sahip olduklarımızı sergilemek. Yani yeni alınan oyuncaklar, kediler, köpekler, çocuklar, sevgililer, eşler, gezilip görülen yerler, vs.. Bize özel saydığımız -nadiren gerçekten öyle olan- ne varsa teşhir etmekten vazgeçemiyoruz.

Bunu yaparkenki ruh halimiz, güdülerimiz, gündelik gerçek hayatın bize vermediklerini sanal yoldan edinme gayretimiz, sanal dediğimiz hayatın artık fiilen bir başka gerçek hayat haline gelmiş oluşu, bu ikili hayatı yaşayışımızın özel dinamikleri, kof tatminlerin kofluğu ortaya döküldüğünde veya sanal âlemde kurulan ilişkinin ancak fiziksel yüzyüze gelişi ve teması dışladığı ölçüde sürdürülebildiği idrak edildiğinde içine düşülen bunalımın derinlikleri, bunlara karşılık, gerçekle içiçe geçmiş sanallığın, oradan çıkılmadığı sürece pekâlâ birçok düzeyde insanî tatmini sağlayabilmesi, ama bu defa “insanî”den ve bizzat “insan”dan artık başka şey anlamamız gerektiği… Bu çetrefil meseleler okuduğunuz yazının konusu değil. Korkmayın yani :) Burada, bizim bizzat sağladığımız verilerle birilerinin yaşantımızı denetlemesi ve yönlendirmesi sorunundan sözediyoruz yalnız.

Kendi hapishanemizi inşa etmemizi kolaylaştıran etkenlerin başında, bilgisayar-internet çağının anahtar kavramı “dijital”in ne anlama geldiğini henüz idrak edemeyişimiz yeralıyor. Dijital veri, basitçe, sayıya çevrilebilir, kopyalanabilir, depolanabilir, kolaylıkla tasnif edilebilir, milyarlarcası çabucak taranabilir, yığını içerisinde süratle arama yapılabilir, aralarında bağlantı kurması, gruplaştırması, tahminler, öngörüler için denklemlere katması kolay bilgi demek. 

Aynı zamanda, “sayısal” olarak nasıl ifade edilebildiğini büyük çoğunluğun kavrayamayacağı -meselâ birazdan konu edeceğimiz gözümüz kaşımız gibi- şeyler üzerinde yaratıcı sanatçıların tekelinin sona ermesi, yüz tanıma teknolojisi geliştiren herhangi bir teknisyenin insan yüzleri konusunda günümüzün en müthiş ressamı veya edebiyatçısından daha fazla bilgi sahibi olması demek. Henüz değilse de yarın. Öbürgün bile değil. Çünkü artık yalnız kaşın uzunluğu, kalınlığı değil, üzüntü, tedirginlik, sevinç de sayısallaştırma çarkları arasında öğütülebiliyor. Yani tıp alanından elde edilen verilerle insanların bizzat kendileri hakkında sundukları veriler biraraya getirilerek, bireyler hakkında eksiksiz tanım ve tasvirler oluşturulabilir. Şeklen kopyalanabilecek insanların huyunun suyunun da o kopyaya aktarılabilmesi mümkün olabilecek yani. Ne hoş!..

 

Önce Orwell, sonra Huxley 

 

Fazlalıklarından arındırılmış, yani “gereksiz” nüfusunun yükünden kurtulmuş, sayıca azlığından ötürü etrafındaki doğanın tehditlerine karşı daha korunaklı yaşam alanları kurmuş, sürekli yenilenebilir organlarıyla, o vakit kimbilir hangi kurallara göre belirlenecek kısıtlamalara bağlı olarak upuzun ömürler sürebilecek bir insanlık… olabilir mi? Öyle görünüyor ki, olabilir. 

Tabiî hemen akla, “peki, herkes mi?” sorusu geliyor. Bugünün dünyasına bakarak cevap vermek dışında seçeneğimiz bulunmadığına göre, “değil” demek zorundayız. Dünya nüfusu, henüz öngöremediğimiz yöntemlerle radikal şekilde azaldıldıktan sonra, ayrıcalıklı bir azınlık bu şanslara sahip olacak. Çoğunluksa, hâlâ birtakım hayatî faaliyetlerin bunları yapmaya mecbur bırakılmış insanlarca yürütülmesi zaruriyse, kendisine gerek duyulduğu ölçüde bir nevi ultra-modern kölelik hayatı sürecek. Eğer eşitlik-adalet kavramlarını insanlık normu haline getirecek bir ahlâkî yeniden aydınlanma dünyanın bugünkü sınıflı yapısına son vermez, yerine dayanışmacı bir toplum hayatı yaratamazsa. 

(Belki ilk bakışta belli olmuyor, ama şu anda dünyada tarihin hiçbir döneminde görülmemiş yaygınlıkta haysiyet isyanları ve bunların topluca meydana getirdiği adalet arayışı var. Yani sadece en tepedekiler milyarlarına milyarlar katmıyor. Egemenlere “Hop! Bir dakika!” diyerek kendini askerîleştirilmiş polis kuvvetlerinin önüne atan milyonlarca insan dünyanın birçok yerinde sokaklarda. Kendinden başkasını göremeyen Türk münevverânı bu devâsâ itiraz ve değişim dinamiğiyle ilgilenmiyor. Bunu şimdilik burada bırakıp patikamızdan devam edelim.)

İnsanlık, Orwell’in distopyasından geçerek Huxley’inkine yaklaşacak gibi görünüyor, işler egemenlerin istediği gibi giderse. Yani katıksız zor ve ezilmiş bireylerden, kendini mutlu sanan robot bireyler âlemine. Ancak egemenler de dönüşecek. Özellikle geçiş döneminde, hâlâ inisiyatifleri ve iradeleri varolan insan topluluklarını yönlendirmeye, ikna etmeye, rıza üretmeye yarayacak araçlar, veri-bilgi belirleyici olacak. Muhtemelen, şimdiye kadar dünyanın dört yanında iktidarlar devirebilmiş, düzenler değiştirebilmiş petrolcüsü, silahçısı, her türlü geleneksel egemen ya Mark Zuckerberg’i yola getirecek, hizmetine koşmayı becerecek ya da onun önünde diz çökecek. Orada yeni bir güç var. “Sivil” bilgi-veri alanının patronlarıyla, devletler içerisinde bu verileri toplayıp işleyip muazzam bir gizil güç oluşturan istihbaratçıların koalisyonu neden yeni egemen zümre olmasın? Devletin silahlı güçleri neden kendilerine petrol şirketi CEO’sundan çok daha yakın görebilecekleri bu kesimin emrine uymayı tercih etmesin?

Toplumsal rızaya hâlâ ihtiyaç duyulduğu, kamuoyu diye bir şeyin hâlâ iktidarlar için meşruiyet kaynağı olabildiği yerde, herkes hakkında derlenmiş, işlenmiş veri tekeli elbette rakipsiz bir kuvvet. Üstelik Facebook vs. örneğinde, zihinleri yönlendirebilme, normlar, alışkanlıklar yaratma, yerleştirme gücü, basbayağı maddî güçle, parayla birleşebiliyor. 

 

Şimdi de deep-fake’in hizmetindeyiz

 

İşaret etmeye çalıştığım bu çarkı bizim döndürdüğümüz. Bizim gönüllü katılımımız olmaksızın işleyemeyecek bir mekanizmadan sözediyoruz. O değirmene kendi elimizle su taşıyoruz. Artık hayatta olmayan büyüklerimizin fotoğrafı sûretinde. Deep-fake sektörüne sayısız yüz verisi temin ediyoruz. Bunlar da gündelik hayatımızı ayrıntısına kadar denetleyecek yüz tanıma sistemleri inşasında kullanılıyor.

Daha önce de yüz verisi toplama amaçlı “eğlenceli” yöntemler ortaya sürülmüş,  derhal büyük rağbet görmüş, işlevlerini yerine getirdikten sonra sessizce kaybolmuşlardı. Bunlar faaliyetteyken, yüz verisi toplamanın gerisindeki karanlık maksatlardan sözedenler “zevkimizi kaçırmayın” diye azarlanmış, herkes elindekini -yüzündekini!- veri toplayıcılara sunmuştu. Şimdi, dedemizin, ninemizin fotoğraflarını canlandırıp bize hüzünlü olduğu kadar sevecenlik ve şefkatle dolu nostaljik anlar yaşatmayı amaçlayan bir site faaliyete geçti. Üstelik bu site yalnız dedenizin yüzüne hareket kazandırmakla kalmıyor. Aile geçmişinizi “bulmanıza”, soyağacı çıkarmanıza yardımcı oluyor: “MyHeritage en yeni teknolojileri geliştirir ve aile geçmişini keşfetmeyi her zamankinden daha kolay hale getiren olağanüstü bir kullanıcı deneyimi sunar. Kullanıcılar birkaç isim ekleyerek başlarlar ve otomatik eşleme teknolojilerimiz onların soy ağaçlarını büyütmelerine yardımcı olur. Kullanıcılar, her yıl milyarlarca yeni kayıt içeren küresel veritabanımızda aile geçmişlerini keşfedebilirler. Kullanıcılar basit bir DNA testi ile etnik kökenlerini keşfedebilir ve akrabalarıyla eşleşebilirler.”

Ne muhteşem seçim, değil mi, sitenin adı? Hazır şu fotoğraf için girmişken, bir de soyağacı oluşturmaz mıyım! Belki afilli birşeyler çıkar, paylaşır, havamı basarım sonra da, ha? Hem, MOSSAD benim soyağacımı n’apsın, CIA ninemin tebessümünü depolayacak da n’olacak! Değil mi?

Değil.

Muhterem okurlarımın hayalgücünün benimkinden daha dar olmadığını düşünüyor ve şu okuduğumuz satırlardan hareketle senaryolar geliştirip sunmayı fuzuli görüyorum. Kimsenin eğlencesini bozmak gibi olmasın, ama: Uzatılan her elmaşekerine atlarken sivri uçlu sapların göğsümüze saplanmasından nasıl sakınacağız kendimizi?

Pratik-teknik bakımdan çok geç, bütün bunları konuşmak için. Neyse ki ahlâkî bakımdan değil.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design