Anasayfa / KARİN KARAKAŞLI / Görünür hisler

23 Mart

Görünür hisler

Görünmez kentlerin hepsine kadın isimleri verilmiştir. Eril iktidarın sabitliğine karşı devingen enerjinin karşılığıdır sanki bu tercih.

 

Kaybolmak tuhaf bir deneyim. Bir yanıyla kendini akışa salıverdiğin noktada alabildiğine özgürleşiyorsun. İstikamet yok, hedef yok. Başlangıç ve son yok, sadece yolun kendisi var. Gitmenin tarifsiz hazzı.

Say ki, güneşin doğduğu ama henüz hiçbir dükkânın açılmadığı bir zamanda varmışsın şehre. Sabahın köründe. Oradan içeri giren ilk yolcusun sanki, en beklenen yabancı. Oysa seni karşılayan kimse yok, ihtimal tanıyan da. O denli yetiyorsun kendine, o denli tamsın. Göze çarpan bir ahenksin. Alabildiğine dinginsin kendi içinde.

Ama bir de kendinde kaybolmak var, kendini kaybetmek dediğimiz. Parçalarını toparlayamaz olmak, önünü ardını bilememek. Delicesine azalmak; görünümde silik, seste alçak hâle gelmek. 

Kabuslarımda ben hep bu ikinci şekil kayboluşu yaşarım. Çünkü şanslıysan zaten ilk şekil kaybolma hayatının içinde bir deneyimdir. Aşkta, yaratıcılıkta, coşkuda, umutta, ayakları yerden kesen mutlulukta akarsın. Yolun akışında kaybolursun, kendi boşluğunda değil.

Siyaset ve toplumsal hayatın, rutinleşmiş alışkanlıklar ve bitmez sorumlulukların üstüme üstüme geldiği zamanlarda kaybolmuş hissederim. Hukukun kalmadığı yerde atıf yapılan kanunlarda, tek taraflı feshedilen anlaşmalarda, saate bakmaktan çok bugün kimler hedef tahtasında diye göz gezdirdiğim nefret skalasında kaybolmuş hissederim. Bir yolculuğun hayalini dahi kuramayacak denli yitik ve bitik.

Cep telefonumu bulsam bardağım; çakmağımı, çantamı toplasam atkım, poşetim; yani illa bir şeylerim kaybolur. Bir odadan diğerine geçerken bile bir şeyler unuturum. Günlük ilaçlarımı alıp almadığımı hatırlamam çünkü onları elime aldığımda da ihtimal başka bir şeyler düşünüyorumdur. Sanki her bulunduğum eylem gıyaben olduğu için içi kof bir kabuk gibidir. 

O zaman kayboluşumu edebiyatın coğrafyasına taşımak üzere Calvino’nun Görünmez Kentler’ini (Le città invisibili) alırım elime. Sanki her seferinde ilk kez keşfetmişçesine ve bir kez daha ümit etmeye…

 

Anlatan dinleyen

 

Işıl Saatçıoğlu'nun yazarın üslup ve dilini aktarmak için seçtiği yöntemleri de ayrıntısıyla paylaştığı özenli çevirisiyle her dönem yeni baskılarla okurla buluşan Italo Calvino'nun Görünmez Kentler’i, görünüşte Marko Polo'nun Tatar imparatoru Kubilay Han'a sunduğu bir dizi düşsel gezi notundan oluşur. Fetih yorgunu bir imparatora, hiç sahip olamadığı kentlerin ruhunu anlatır sanki Marco Polo. Fethetmekle sahip olmanın aynı şey olmadığını göstererek âdeta. Kâşif Marco Polo anlatının hem öznesi hem de metaforudur. Bu hayali kentleri Kubilay Han’a anlatırken, aslında yoktan var eder ve başka bir boyutta tasvirle keşfeder. Kurgu ve gerçeğin birbirine karşıtlığı değil iç içeliği vurgulanırken, tıpkı kentler gibi Marco Polo ve Kubilay da anlatan-dinleyen rollerinde usulca yer değiştirir. 

Görünmez Kentler, yazarın farklı kategoriler altında tasnif ettiği, yıllar içinde incelikle damıtılmış notların toplamı.  Her bölüm Kubilay Han ve Marco Polo arasındaki sohbetle bir çerçeveye kavuşsa da, asıl bağlantı bir kentten öbürüne yolculuk eden okurun boşluklara talip olmasıyla oluşuyor. Hepimiz kendimize belli bir kent seçip orada durabiliriz. Ya da karışık bir sırayla okuyup farklı bir rota oluşturabiliriz. Yapacağımız her şey nihayetinde hayatın sonsuz olasılıklarını selamlamaktan ibaret olacaktır. Hiçbirimiz asla aynı yolculuğa çıkmayacağımız gibi, kendi içimizde de her seferinde farklı bir güzergâh izleyeceğiz.

 

Arzuyla korku kıskacında

 

Kent dediğimiz anda kaçınılmaz olarak bir siluet belirir gözümüzün önünde. İnsanlığın süregiden Babil Kuleleri. Uygarlık diye kurdukları, kendilerini tanımladıkları. İsyan ettikleri, yıkılıp dağılıp yeniden kurdukları. Bir kenti diğerlerinden ayıran mimari özellikleri olmaksızın düşünmek imkânsızdır. Peki kentin görünmeyeni nedir? Calvino’nun kastettiği, hayaldeki görünümü sürekli değişen, bellekte kendini hep sil baştan çizen kentler olmalı. Kent dediğin arzu nesnesidir ne de olsa. Hayatın orta merkezidir.     

Kent dediğin, kaçmayı, kavuşmayı, aidiyet kurmayı hayal ettiğin, hayatın mihenk taşı. Arzu kadar korkunun da ürünü dolayısıyla. Hayatın olasılıklarının yarattığı sarkacın iki yüzü. Calvino’nun bir kentten anladığı ve ona yüklediği anlam, şu tarifinde billurlaşıyor: “Kentler birçok şeyin bir araya gelmesidir: Anıların, arzuların, bir dilin işaretlerinin. Kentler takas yerleridir, tıpkı bütün ekonomi tarihi kitaplarında anlatıldığı gibi, ama bu değiş-tokuşlar yalnızca ticari takaslar değil; kelime, arzu ve anı değiş-tokuşlarıdır.”

Kentin seni işittiğini ve soruna karşılık verdiğini hayal ediyor. Çünkü zaman ve mekân, içinde salındığın bağımsız boyutlar değil, ayaklarının altından toprağın derinliklerine, başının üzerinden gökyüzüne uzanan hayali uzuvlarındır. Zaman ve mekân sensindir. Kentse en büyük şahidin.      

“Kentler de düşüncenin ya da rastlantının eseri olduklarını sanırlar hep, ne biri ne de öteki ayakta tutmaya yeter onların surlarını. Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun bir soruya verdiği yanıttır.” diyor bir yerde Marco Polo. 

Dolayısıyla o yanıtı ve dahası bütün hikâyeni dinleyecek bir muhatap gerekiyor. Zamanını, dikkatini, “Anlatıya yön veren şey ses değil, kulaktır.” Tabii ki dinlemek gerekir. Çünkü bazı sesleri hele de suskunlukları duymak çaba ister. Herkes hep sustuğu ya da hiç layıkıyla kulak verilmemiş biricik hikâyesini muhatabına emanet etmek ister. Hikâyenin kendi mıknatısıdır sanki.

 

Cehennemle imtihan

 

Görünmez Kentler, yarımdan bir buçuk sayfaya kadar uzanan her kent anlatısı ve seyyah ile imparator sohbetinde kerelerce biterek yeniden başlar. Hâl böyle olunca kitabın sonunda klasik anlamda bir son beklemek anlamsızdır. Ama yazar yine de kıymetli bir durak sunar bizlere. Ölüm gerçeği karşısında yanılsamalardan azade bir hayatın yaşanma ihtimalidir bu: “Biz canlıların cehennemi gelecekte var olacak bir şey değil, eğer bir cehennem varsa, burada, çoktan aramızda; her gün içinde yaşadığımız, birlikte, yan yana durarak yarattığımız cehennem. İki yolu var acı çekmenin: Birincisi pek çok kişiye kolay gelir: cehennemi kabullenmek ve onu görmeyecek kadar onunla bütünleşmek. İkinci yol riskli: sürekli bir dikkat ve eğitim istiyor; cehennemin ortasında cehennem olmayan kim ve ne var, onu aramak ve bulduğunda tanımayı bilmek, onu yaşatmak, ona fırsat vermek.”

Demek ki neymiş, cehennem ve cennet birbirinden bağımsız, öte âlemde salınan mekânlar değilmiş. Tersi ve yüzüyle birbirini tanımlayan ve tamamlayan bir var oluş hâliymiş. Hoş cennet de demiyor Calvino Marco Polo’nun ağzından; "cehennemin ortasında cehennem olmayan kim varsa” diyor. Dünya üzerinde tarif ediyor ilahi olanı. Kendine ve etrafındakilere cehennem kılmama azminle belirliyor hayatın hakkını vermeyi, onu layıkıyla yaşamayı.

Hayatı ve edebiyatı içerisinde sistemin ve popüler siyasetin parçası olmayan reddeden Calvino'nun Görünmez Kentler’i, bütün gerçekdışı ve gerçekötesi atmosferi içerisinde insanlık hakikatine talip bir kurgu ve mimari harikasıdır. “kentler ve anı”, “kentler ve arzu”, “kentler ve göstergeler”, “ince kentler”, “kentler ve takas”, “kentler ve gözler”, “kentler ve ad”, “kentler ve gökyüzü”, “gizli kentler”, “sürekli kentler”, “kentler ve ölüler” olmak üzere on bir ana başlık altında sıralanan elli beş kent kendi içinde incecik hesaplanmış şelaleler hâlinde akar ve matematiksel ve simetrik bir patern oluşturur. 

Calvino’nun anlatımında insanlık tarihi boyunca olmuş olanla olabilecek olan, hayal edilen gerçeklerle iç içe anlatılır. Bu açıdan görünmez kentler hem görünür bütün duygularımızın metaforu hem de gerçek yaşam alanlarımızdır. Kent sınırının her yıl giderek genişleyen çöp yığınından bilinir olduğu Leonia örneğin, çöplerini yakılmak üzere üçüncü dünya ülkelerine yollayan devletlerin kehanetidir: “Belki de Leonia sınırlarının ötesinde bütün dünya, ortalarında sürekli çöp püsküren metropoller bulunan kraterlerle dolu. Yabancı ve düşman kentler arasındaki sınırlar, her birinin çöplerinin yer yer birbirine dayandığı, birbirini örttüğü ya da birbirine karıştığı zehirli sular.”

 

Mesafeyle gelen hafıza

 

Başına geleni tam anlamıyla algılaman ve dolayısıyla hatırlaman için mesafe gerekir. Bu mesafe bazen zaman bazen mekân üzerinden, bazen de ikisiyle birlikte gelir. Marco Polo’nun “hatrında kaldığı kadarıyla” anlattığı kentler, gerçekliklerini seyyahın hafızasında büründüğü hâl içerisinde kaybeder. 

Görünmez kentlerin hepsine kadın isimleri verilmiştir. Eril iktidarın sabitliğine karşı devingen enerjinin karşılığıdır sanki bu tercih. Calvino’nun kentleri, harita üzerindeki yerlerin bire bir gerçek imgesini yansıtmasa da yazarın ABD ve Avrupa’da gördüğü kentlerden izdüşümler hepsinde kendisini hissettirir. Küreselleşen dünyada bir kenti diğerinden ayıran karakteristik özellikler giderek azalırken, yazar sanki kaybolan kentlerin ruhlarına veda töreni düzenler gibidir. 

Zaira’nın tasviri, hafıza için nelerin önemli olduğunu da gözler önüne serer: “Bir kenti kent yapan […] kapladığı alanın ölçüleri ile geçmişinde olup bitenler arasındaki ilişkidir: bir sokak lambasının yerden yüksekliği ve orada idam edilen zorbanın sallanan ayakları ile yer arasındaki uzaklıktır; o lambanın karşı parmaklığa gerilen ip ve kraliçenin düğün alayının geçeceği güzergâhı donatan süslemelerdir; parmaklığın yüksekliği ve şafakta onun üzerinden atlayıp kaçan gizli sevgilinin sıçrayışıdır; bir saçağın eğimi ve aynı pencereye süzülen bir kedinin o saçak üzerinden kayarcasına yürüyüşüdür; burnun arkasından birden çıkıveren harp gemisinin toplarıyla çizdiği siluet ve saçağı yok eden bombadır; balık ağlarındaki yırtıklar ve ağlarını yamamak üzere iskeleye oturmuş, kraliçenin gayrimeşru oğlu olduğu ve kundağıyla, oraya, iskeleye bırakıldığı rivayet edilen zorbanın harp gemisinin hikâyesini yüzüncü kez birbirlerine anlatan o üç yaşlı adamdır.” Calvino burada akla ziyan bir hayal gücü eşliğinde adeta hikâyenin oluşum sürecini de anlatır gibidir. Neyin hangi bağlam içerisinde hatırlandığından hareketle yazılan, silinen ve yeniden yaratılan hikâyelerin…

Hikâyeni değiştirmenin yetmediği zamanlarda kendini yeniden doğurmak istersin. Bir ölümü itiraf ederek, sıfırdan başlamanın tüy hafifliğidir talip olduğun. Kemiğinden, iliğinden, derinden çıkasın gelir. Tebdil-i mekândan beklentin, sadece hayatının arka plan manzarasının değişmesi değil, kendine yeni bir yerde sil baştan bir fırsat verilmesidir. Tıpkı Eutropia’da olduğu gibi:

“Eutropia sakinleri üzerlerinde müthiş bir yorgunluk hissettikleri ve kimsenin artık mesleğine, akrabalarına, evine ve sokağına, borçlarına, selamlanacak ya da selamladığı kişilere katlanamadığı gün, kentin tüm nüfusu boş ve yeni gibi orada onları bekleyen, herkesin değişik bir meslek, değişik bir eş bulacağı, pencereyi açtığında değişik bir manzara göreceği, akşamları vaktini başka şeyler, başka arkadaşlıklar, başka dedikodularla geçireceği komşu kente yerleşmeye karar verirler."

 

Ayna, sûret-imge, hayal

 

Görünmez Kentler, çağdaş bir masaldır. Burada zaman çizgisel olarak ilerlemez. Kent sakinleri, hancılar, yolcular sürekli devinir. Geçmişi şimdiki âna çağıran, geleceği içinde bulunulan zamandan kuran bu kentlerde hafıza coğrafyasına zorlu bir yolculuğa çıkılar. Arzular ve korkular kadar hayaller ve anılar da yer değiştirir. “Bir zırh ya da herkesin anımsamak istediği şeyleri karelerine yerleştirebileceği bir çapraz bulmaca” olarak kurulmuş Zora; kendisine bakanın ruh hâline göre değişen, yukarı ve aşağı olarak ikiye ayrılmış, “yukarıdaki dünya temel olarak aşağıya bakanların anıları aracılığıyla bilinebilen” Zemrude buna örnektir. Zobeide ise rutin içerisinde ihanet edilen hayallere selam eder: 

"... kentin kuruluşu hakkında anlatılan şu: çeşitli ulusların erkekleri aynı düşü, bir kadını, gece vakti, bilmedikleri bir kentte, sırtı dönük koşarken görmüşler, uzun saçlı ve çıplakmış kadın. Dönmüş dolaşmışlar, kaybetmişler onu. Uyandıklarında o kenti aramaya çıkmışlar; kenti bulamamışlar ama birbirlerini bulmuşlar; düştekine benzer bir kent kurmaya karar vermişler. 

Bir gece aynı sahnenin yinelenmesini bekleyerek yerleştikleri Zobeide kenti buydu işte. Hiçbiri, ne uykuda, ne de uyanıkken bir daha asla görmedi kadını. Kentin yolları, hepsinin her gün işe gidip geldikleri, düşteki kovalamaca ile hiçbir ilgisi kalmamış yollardı artık. Zaten o düş de çoktan unutulmuştu.”

Her kentle aynılaştığı için keçilerini otlatan çobanın ve karşılaştığı yolcunun bir türlü içinden çıkamadıkları Cecilia ve standart kentlerin simgesi olarak adeta dünyanın tamamını kaplayan Trude, ilk kez geldiğin ya da geri dönmemek üzere terk ettiğin noktada ismi değişen Irene, banliyölerinin genişliğinden dolayı artık bir merkezi ve buna bağlı olarak içerisinde sürdürülen hayatı kalmamış Pentesilea, insanın kendi dışındaki bütün türleri katlettiği Teodora, tercih edilen hayat şekli üzerinden yaratılan ve yok edilen habitatın farklı tanımlarıdır bir yanıyla.

Sadece tanıdığın ölülere rastlanan Adelma da, ölüm gerçeği karşısında hayatın kendisini yeniden anlamlandırışıdır: “Yaşamda bir an geliyor, tanıdığın insanlar arasında ölüler canlılardan çok oluyor. Ve beyin başka yüz hatlarını, başka ifadeleri kabul etmeye yanaşmıyor: rastladığı bütün yeni yüzlere eski izlerin damgasını vurup her birine en uygun maskeyi buluyor.”

Kubilay’ın bir sorusu üzerine Marco Polo, doğduğu kent olan Venedik’i bütün diğerlerinin içerisinde anlattığından bahsederken onu da öldürmekten korktuğunu anlatır aslında. Yaptığı şey de her seferinde yeniden yazılıp yaşanırken, hayata bir kez daha dahil edilen anıların sırrıdır. “Belleğin imgeleri bir kez dile vurulup sözlerle sabitleşti mi silinip gider,” der Polo. “Belki de Venedik’i kaybetmekten, konuşarak onu bir çırpıda kaybetmekten korkuyorum. Kim bilir, başka kentlerden konuşurken azar azar onu kaybettim bile.” Keza Zora kenti üzerinden bir sabit anlatıya mahkûm edilen anının nihayetinde neyi hatırlattığını unutturduğu da çarpılır yüzümüze. Bazen aynı kalmasını istediğimiz şeyler için değişim şarttır: “Ben bu kenti görmek için boşuna koyuldum yollara: daha iyi anımsanmak için hep aynı kalmak ve hareketsiz durmak zorunda olduğundan, Zora eridi, çözüldü ve yok oldu. Yeryüzü unuttu onu.”

Görünmez Kentler bütün çelişkileri ve çeşitliliği içerisinde hislerimizi görünür kılar. Anlatamadığımız her şeyi gösterir âdeta. Kendi içimden çıkamaz hâle geldiğimde, kainat kadar geniş bu hisler yumağını bir ucundan tutmaya girişirim. Gerisi çorap söküğü gibi gelir. Söküldükçe yaptığım desen billurlaşır. İlk kez kaybetmenin içerisindeki keşfi yaşarım. Kaybolmaktan korkmamayı öğrenmiş olarak...  



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design