Anasayfa / KARİN KARAKAŞLI / Yangında ilk kurtarılacak

19 Ağustos

Yangında ilk kurtarılacak

Sonra o muhteşem yorumlar geldi. İnsan hiç öleceğini bile bile uçak tekerine mi asılırdı, bu ne cehaletti ama.

Küçükken muhasebe bölümünde cirit atma iznimin olduğu tanıdık dükkânlarda hep o gri evrak dolaplarına yönelirdim. Dışardan bu kadar sıkıcı gözüküp içerisinde bunca hazine barındırabilen başka bir eşya daha yoktu çocuk dünyamda. Hani “Açıl susam açıl” denilen o masaldaki mağara girişi gibiydi. Dışı başka içi başka.
 
Tabii bütün evrak dolapları için geçerli değildi bu durum. Üzerinde “Dikkat: Yangında ilk kurtarılacak” yazılanları genelde koca koca dosyalarla dolu olurdu. Yeni öğrendiğim harfleri hevesle birleştirdiğimde algıladığım anlama bakakalırdım. Ne yani, bir yangın çıkacak, her şeyi bırakıp bu dosyaları mı kurtaracağım? Hem de yanı başındaki diğer dolapların içinde bunca güzellik varken?..
 
Bu noktada diğer dolapların içinde yer alan ve beni benden alan şeylere de artık açıklık getirmem gerek. Ta o zamandan kırtasiye ürünlerine olan aşkım yüzünden yedek büro malzemelerinin depolandığı bu dolaplar benim için birer mücevher kutusu gibiydi. Neler yoktu ki orada: pembe dosyalar, yedek kalemler, farklı boylarda silgiler, lastik bantlar, defterler, etiketler, yazar kasa ruloları… Hepsine iç geçirerek bakıp izin verilen ganimete konduktan sonra anlamaz gözlerle yine o diğer evrak dolaplarına bakardım. Ve üzerlerinde büyük harflerle yazılı o sözlere: Yangında ilk kurtarılacak.
 
O ifadeyi bir kez daha düşünmem gerçek bir yangına denk geldi. İlkokul sondayken arkadaşımın evinde yangın çıktı, daire birkaç saat içinde kullanılamaz hâle geldi. Oradan kurtarabildiği tek şey okul çantasıydı. Bizim zamanımızda okul çantaları da günümüzün sırt çantaları değil, kemerli, tokalı evrak çantalarıydı. O çantanın içerisinden üzerinde İsa Mesih ve Meryem Ana’nın olduğu üç boyutlu bir kart çıkardı. Yurtdışından bir akrabalarının yolladığı kartı hareket ettirdikçe figürler de oynaşıyordu. “Ben çantayı bunun koruduğuna inanıyorum” dedi bana, “Yangında ilk kurtarılacak oldu baksana…”
 
Ben yanmasam sen yanmasan
 
“Yangında ilk kurtarılacak” ifadesi o gün bugündür peşimi bırakmaz. Sonraları onun anlamını dış koşullar cehenneme döndüğünde dahi vazgeçilemeyecek değerlere genişlettim. Hepimizin yangında ilk kurtarılacak bir iç hazinesi olmalı. Üzerine titrediğimiz, savaşsız teslim etmediğimiz bir şeyler. Varlığımızı dünya üzerinde biricik kılan, dış görünüşümüz, tekmil yaşayışımız değişse de hep aynı kalan bir öz. Hatalarla, aldanışlarla da yansak, acıdan, kahırdan da tutuşsak küle dönmesine izin vermediğimiz bir nirengi.
 
Lâkin bazen ve hatta çoğunlukla seni sen yapan öz sadece seninle başlayıp biten bir şey olmanın dışına çıkar. O sabit noktanı, koordinat bildiğini çok tehlikeli bulan bir düzen olabilir. Zira senin nirengin, aynı zamanda bir kudret kaynağıdır, itaat etmemeni, kendine ve değerlerine sadık kalmanı sağlayandır. Ez cümle fazla olandır.
 
Tarih dediğin imparatorluk ve ulus-devletlerin savaşlarından ibaret değil. Küçük hayatlarımızda verdiğimiz meydan muharebelerinin de toplamı. O ki içimizde dünyayı değiştirebilecek henüz varlığı ortaya çıkmamış, gelecekte kullanılmaya hazır gizil bir güç var. Nâzım Hikmet’in okunan değil, duyulan şiirlerindendir ‘Kerem Gibi’. Şair, biçimi bile uçurumda yankılanan ses misali kurmuştur.
 
Hava kurşun gibi ağır!!
Bağır
        bağır
                bağır
                        bağırıyorum.
Koşun
         kurşun
                erit-
                    -meğe
                            çağırıyorum...
 
O diyor ki bana:
- Sen kendi sesinle kül olursun ey!
                                                Kerem
                                                     gibi
                                                          yana
                                                                yana...
"Deeeert
             çok,
                 hemdert
                         yok"
Yürek-
        -lerin
kulak-
        -ları
              sağır...
Hava kurşun gibi ağır...
 
Ben diyorum ki ona:
- Kül olayım
                   Kerem
                        gibi
                              yana
                                    yana.
Ben yanmasam
                  sen yanmasan
                             biz yanmasak,
                             nasıl
                                   çıkar
                                          karan-
                                                  -lıklar
                                                      aydın-
                                                              -lığa…
 
Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır
        bağır
                bağır
                        bağırıyorum.
Koşun
         kurşun
                 erit-
                     -meğe
                             çağırıyorum....
 
 
Ben yanmasam dizesi, ödeşilmesi zor bir ifade. Bir vakit kendi canı pahasına insanı onuruna yaraşır bir hayatın mümkün olduğuna inanmışların sözü. Gel gör ki yok oluşundan keyif duyacak, seni sırf sen olduğun için, neysen o olduğun için öldürmekten bir an olsun geri kalmayacak bir erke karşı bir ömür kulağında çınlayıp duran bir iç bilgi.
 
Fiilen insan yakmış bu ülkede isyan ederim her seferinde. Niye yanmamız gerekiyor? İyi insanların acısı üzerinden, dahası göz göre göre yol verilen, cezasızlık zırhıyla kuşatılan sistematik zulümden ne hayır çıkması bekleniyor? Yaşama hakkı neyin bedeli olarak ödetiliyor? Yanıtı değil kahrı olan sorular bunlar. Aklımdan ve kalbimden hiç çıkmıyor.
 
Yangın yeri
 
Bu yakınlarda günlerce ormanlar yandı. Bir ağacın, derken koca ormanın için için yandığını gördüm, kendi gövdesinden tutuştuğunu. İklim krizi, çay kahve ve kokteyl eşliğinde mütalaası edilecek havalı bir başlık olmaktan çoktan çıkmış, küresel bir felaket olarak gelmiş kapımıza dayanmış. Biz o ara kendini sadece kendi iç gücüyle şifalandırması mümkün olan Akdeniz ormanlarının yerine vicdan azabı panzehiri fidanları dikmenin derdindeydik. Bunun doğa açısından bakıldığında sadece bir göz boyama olduğunu bile bile.
 
Bile bile yapılan çok şey var. Hem de dünya üzerinde insan eliyle insan hayatını mahvetmek, hayatı yangın yerine dönüştürmek için. Bu arada insan dışında hiçbir canlı yaşamıyormuş gibi davranılması da apayrı bir garabet. Keza insanın insanı mahvederken karşısındakini kendi eşdeğeri olarak görmeme alışkanlığını geliştirmesi de öyle.
Irkçılık, yabancı ve göçmen düşmanlığı son dönemin koru hep harlı tutulan gözde yangınları. Ülkeyi küle dönüştürme potansiyeli taşıyan provokasyonlarla tutuşuyor ortalık. Söylentilerin o orman yangınlarında cephaneye dönüşen alev almış kozalaklar gibi hep daha uzağa, hep daha ileriye fırlayarak nefreti körüklemesine ve alevleri yaymasına tanıklık ediyoruz. Sonunda da yangın önü alınamaz bir hâl alıp sel suları gibi bendinden taşıyor. Avrupa Birliği ile pazarlık payı olarak tutulan, insanlık dışı koşullarda sömürülerek çalıştırılıp fahiş kiralarla kümes gibi evlere tıkılan Suriyeli mültecilerin Altındağ’da linçle karşı karşıya kalması ve Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan'ın yabancı uyruklu vatandaşlardan bazı kamu hizmetlerinde on kat daha fazla ücret alınacağına dair açıklamaları en güncel ve maalesef son olmayacak örnekler.
 
Taliban’ın yönetimine el koyduğu Afganistan’da da ortalık yangın yeri. Neler görmedi ki bu gözler son birkaç günde… Kabil havaalanında tahliye uçağının peşi sıra apronda çaresizce koşturan, uçağın iniş takımına tutunmuş havalanan ve boşluğa, ölümüne düşen insanlar… Sonra o muhteşem yorumlar geldi. İnsan hiç öleceğini bile bile uçak tekerine mi asılırdı, bu ne cehaletti ama. Can pazarı nedir bilmemiş, ensesinde ölümün ve zulmü hissetmemişlerin mesafeden kurdukları utanç cümleleri bunlar. Utançsa belli ki herkesin harcı değil.
 
Bak sen şu işe ki, hazzın yanı sıra utanç ve öfke de bedenin yangını sayılır. Hâlâ kızarabilen bir insansan o fotoğraf mıh gibi kazınır da ömrü billah terk etmez seni. Terk edemez. Hayata tutunmak için kendini ölüme bırakanların, “Bu uçak biz böyle asılmışken havalanmaz elbet” diye insanî bir beklentiden medet umanların son ânı gözünün önünden gitmez. Uykusuz gecelerinin son, huzursuz sabahlarının ilk ânı olur.
 
Ha bununla dünya mı kurtulur diyeceksin? Yazık ki hayır. Yine de kurtuluşun ümidi, devam etmenin sebebi o utanç ve öfkeden çıkar. Dünyayı kendinden menkul, kendini de ayrıcalıklı ve erişilmez görmemekten. Pek güvendiğin bütün o güvencelerin, tıpkı şu an yanan insanlardan olduğu gibi senden de bir göz kırpımlık an içerisinde kayıp gidebileceğini bilmekten.
 
Yangından ilk kurtarılacak olan hakikattir. Şu acı ama sahici lokma. Boğazına dizildiği anda seni nefessiz bırakan ve ölüm kıyısından hayat sorgulatan. Kendine artık yutturamadığın yalan. İçini dağlayan. Ancak o iç yangına sahip çıktığın oranda dışındaki yangınları söndürmeye talip olursun. Ancak küllerinin altındaki közü bilirsen, canının acıması pahasına ortaklaşırsın başkalarının acısına. Ta ki acı ve sen birbirinizden ayrılmayana kadar. Yangınından doğana kadar.
Selam olsun içindeki Anka kuşuna.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design