Anasayfa / KARİN KARAKAŞLI / Şiir neye yarar?

26 Ağustos

Şiir neye yarar?

Şiir insanlık hafızalarının toplamıdır. Anıların Babil Kulesi…

Yarar kelimesi ekseninde şekilleniyor gündelik hayat. O neye yarar, bu neye yarar? Hesapsız kitapsız selam bile vermiyor çoğu insan. Bir çıkar yoksa kendini hiç yormuyor. Hâl böyle olunca da temas ve muhabbet neredeyse gülünç birer kelimeye dönüşüyor. Network oluşturmak esas olan. İşlevli ve çevreli olmak. Gerisi koca bir zaman kaybı.

Çıkar üzerine kurulu, selamı dahi hesaplı bir dünyada şiir neye yarar peki?.. Onunla elde edeceğiniz somut hiçbir sonuç yok ne de olsa.  Okuması, anlaması ayrı dert. Şiiri hissetmekten bahsederler üstelik, his dediğin şey zaten baştan sona emek. Sağ olun ben almayayım, kalsın demek sanki en kolayı.

Sanki dilin sözlük anlamını kavraması bitti de bir de mecazlar diyarına dalacağız. Ekmek ekmek değil artık bu kainatta, su su değil. Bildiğin kıyılarda gezinmek varken dilsiz kalmak demek şiir bir anda. Kalbinin kelimesini bulamamak, bulunca muhatabına sunamamak. Derdini, meramını bir türlü gönlünce anlatamamak. Ha, tabii bir de kelimelere dökemediğin bir derdin, bir meramın olduğuna aymak…


Üniformalı bilgi

Her şey ilk büyük kandırmacayla başladı. Müfredat dediğin, insanı edebiyattan ve dahi şiirden soğutmaya dair en büyük operasyondu. Şiirler ya yasaktı ya uzak. Şair “şunu demek istemeyen”dir aslında. O yüzden okul sıralarında vezindi, uyaktı, ana fikirdi, mesajdı diye yapılan eziyet sadece şiirin doğasından uzaklaşmamıza yaradı. Şiirsiz kalmak, inceliklerle örülü, her teli kendine mahsus biri olma tehlikesini de bertaraf ediyordu hem. Gereksiz coşku ve hezeyanlardan uzak tutuyordu bünyeyi. Bir düzen daha başka ne isterdi?

O arada, yani uzay boşluğunda ilk zerreler buluşup da kaosla hayat başladığından bu yana şair, bir tuhaf insan olarak ne yapmaya çalıştığını, neden şiiri söylemeden duramadığını anlatmaya çalışıyordu. Mecburdu buna. Şiir hep muhatabını bekliyordu ne de olsa. Yannis Ritsos kendi mücadelesini de şiir kılıp anlatmıştı o hayali muhatap karşısında.

Şiire, aşka ve ölüme inanıyorum, diyor,

İşte bu yüzden ölümsüzlüğe de inanıyorum.

Bir dize yazıyorum, dünyayı yazıyorum, ben varım; dünya var.

Bir ırmak akıyor serçe parmağının ucundan.

Yedi kere bu ırmak gökyüzünün mavisi. Yeniden

İlk gerçek oluyor bu arılık, bu benim son dileğim. 

Zamanın büyüsünde akar hayat. Onu yakalama, gizemine ortak olma çabasında. Ezel ebedde kaydolmuş bir ilk an vardır. Bütün milatların başı. O bozulmamış dem bu dem zamanını arar şair. Hakikat orada saklıdır çünkü. İnsanın kaderi ve laneti orada. Oradan yazarsa, zamanı da yeneceğini düşünür. Ölümlü hâliyle ölümsüzlük böyle bir şeydir. Sen yazdığın için, yazdığın şekilde, yazdığın kadar var olur dünya. Temize çeker kendini şiirle her ayrıntısında.

Ölüm döşeğinde hatırladığın anlar, kaydettiğin anılar bütünüdür şiir. Hayatın senin şiirindir. Son dileğin o ilk gerçeğini hatırlamaktır bir kez daha. Kendine sadık olduğun zamanları. Ruhunu çağıran mekânları. Kalbini dolup taşıran canlıları. Hatrı olan eşyaları.

O yüzden “Şiir kaybı telafi edemez ancak her şeyi ayıran uzama direnir ve bunu da dağılmış parçaları yeniden toparlamaya yönelik bitmeyen çabasıyla yapar.” diyor ya John Berger. Hayatın parçalarını, kâinatın atomlarını sil baştan ayırır da birleştirirsin. Unufak olmuşluğuna şiirle çare ararsın. Kaleydoskop dünyanda gerçek çok parçalıdır, hakikat ise bütün tonları emmiş renksiz bir ışık. Kendinden kaçışlarının zifiri karanlığını şiirin şafağıyla karşılarsın. Yeniden bütün, yeniden tamam olmak için varlığında.

 

Kayıt tutan şiir

Tarih ve coğrafyanın da hakikatle sağlamasıdır şiir. Resmi tarihin alelacele ve özensizce dizilmiş tuğlalarını bir çırpıda söker. Duvarın gerisindekini gösterir. Gözden ırak tutulmaya çalışılmış esas manzarayı. Buz kesersin. Tarihinin saptırılmaya, bugününün durdurulmaya, geleceğininse ipotek altına alınmaya çalışıldığı bir düzende şiir, toplumsal belleğin fanusu olur. Sırça görünümlü camları kurşun geçirmez. Ortalığı kan götürdüğünde tanığı olduğu zulmü kaydeder şiir ama hiçbir kelimesine kan bulaştırmaz. 

Bakmayın bir dönem saraylarda söylenmişliğine ya da hamasi bir düşmanlığa, handiyse ırkçılığa malzeme edilişine. Şiir iktidarın her türlüsünü ifşa eder. Özü itibariyle devrimci olduğundan, tahakkümün her türlüsüne karşı da kendini siper eder. Ölümü anımsatır en büyük terbiye edici olarak. “Ölümün adını neyle değiştirdin / unutkanlık mı?” diye sorar Gülten Akın’ın mısraında. Sıradan, küçük hırsların ipliğini pazara çıkarır. Ruhu anımsatır. 

Dipsiz bir kuyuya, ulu bir ağaca, ufka uzanan uçsuz bucaksız denize, buluta, aya ve yıldızlara emanet ettiğin sırlarındır şiir. Birkaç kelimenin yan yana gelişi nasıl bedenine çarpar da organlarını titretir diye şaşar kalırsın. Ten aynı anda hem terleyip hem nasıl ürperebilir?  Tersi ve düzünü aynı anda işte böyle var eder şiir. Hayatın kutuplarının birbirlerinin karşısına dikilen sabit noktalar değil iç içe geçmiş sarmal yapılar oluğunu gösterir. Özgürlüğün yalnızlığını, yalnızlığın sükunetini, sükunetin öfkesini, öfkenin umudunu, umudun kahrını… 

Şiir insanlık hafızalarının toplamıdır. Anıların Babil Kulesi… Zaman var olalı beri herkes başkaca söylemiş başkaca dinlemiş aynı dizeleri. Kendine göre atmosferlerle bezemiş, biricik hikâyesini dahil etmiş.  O yüzden kısık ateşte usul usul pişen kahve gibi, demlikte ağır ağır kendini salan çay gibi biriktirerek ve mesafelenerek yazılır. O yüzden içine mutlaka zaman kaçar. Son damla geldiğinde kendi bendinden taşar ve ilk okuru da olacağın şiiri nihayet yazmaya koyulursun. Kendinin taa damardan muhatabı olursun. Senden gayrısına uzanmanın ilk koşuludur o buluşma. 

Şiir hayatı çember zamanda damıtır sanki. Bir zamanlar olmuş olduğun, hali hazırda olduğun ve gelecekte olacağın tekmil hâlleri, hayatın bütün ihtimallerini sarmal içerisinde sunar.  “Ben yoruldum gidiyorum / Kendi endişeni kendin seç” diyen Gülten Akın’ın sözündeki aciliyet ve kararlılıkla varır kendi sonuna. Çünkü zaman öncelikleri de berraklaştırdı o kadar ki “Bir şiir kitabı gibiyim / cezaevinden çıkma / yeniden yazıldım da / giderek daha ağır, daha sessiz /eski deyimle daha asude/orası burası işaretlene çizile” der şair. Asude haline denk muhatabını bekler.

 

Hayatı emen, zamanı donduran

Kuralı bozma üzerinden var olur şiir. Başka türlüsünü bilmez. Dili bir isyandır; görünümü, içeriği bir devrim. Başka türlüsünü arar sürekli. İçinden taşana denk geleni.  Vahşidir, kendini var edecek yapıya akar da sınırlara hapsetmez asla benliğini. 

İstisnaların dilidir şiir. Hayattan çalınmış anların tanığı. Düzen, rutin adı altında ruhumuzu uyuşturduğumuz gerçeğine karşı bizi uyandıran şaplak. Yüzümüze çarpan ve ensemizden aşağı süzülen buz gibi su. Elimizi yakan ateş, gece vakti yatakta bacağımıza saplanan kramp, kalbi yoran bekleyiş. 

Mutlak anlam yoktur. Tekil yorum da. Şiir en çok da bir atmosfer yaratır. Bir havayla kuşatılır ve dünyayı o görünmez kürenin içerisinden başka türlü seyretmeye başlarsın. Bir yandan eylerken bir yandan durmanın tarifidir şiir. Kendi hareketinin seyircisi olmaktır. Hayat akarken kaldırım kenarından, pencere pervazından sokaklarda telaşla koşuşturan kendine bakmaktır.

Akıp giden zamanı bir anlığına durduran, anıyı oluşturandır şiir. Herkes kendi mecazından sorumludur; birininki diğerine uymaz. O yüzden aynı şeyi yaşasa da insan, diğerininki gibi, diğerininki kadar hatırlamaz. Sanki iki yarı hikâye anlatıyordur ortak bir anıya sahip olanlar. Herkes kendi gerçeğinin ipliğine takılı kalır. 

Rainer Maria Rilke, Şiir Nasıl Doğar kitabında (Türkçesi: Suut Kemal Yetkin) bir dizenin doğum sancısını anlatırken, şiirin hayatı ve ötesini kapsadığını da ilan etmiş aslında:

“Bazılarının sandığı gibi mısralar duyguların değil, yaşanmış deneylerin sonucudur. Tek bir mısra yazmak için birçok şehirleri, insanları ve nesneleri görmüş olmak, hayvanları tanımak, kuşların nasıl uçtuğunu duymak ve sabahları çiçeklerin açılırken nasıl titrediğini öğrenmek gerekir. Bilinmez yerlerdeki yolları, beklenilmeyen rastlamaları ve uzun zamandır yaklaştığını sezdiğimiz ayrılışları, esrarı daha aydınlatılmamış olan çocukluk günlerini, size anlayamadığınız sevindirici bir haber verdikleri zaman kalplerini kırdığınız ana babaları, derin ve tehlikeli değişimlerle garip bir şekilde başlayan çocukluk hastalıklarını, kapalı odalarda geçen sessiz günleri, deniz kıyılarındaki sabahlamaları, denizin kendisini, denizleri, yükseklerde çağıldayan ve yıldızlarla uçuşan yolculuk gecelerini yeniden, yeniden yaşamak gerekir.

Bunları bile yaşamak yetmez. Biri ötekine benzemeyen sayısız aşk gecelerini, doğum sancılarıyla kıvranan kadınların çığlıklarını, odalarından bir türlü çıkamayan süzülmüş lohusaları hatırlamak gerekir. Ama ayrıca, ölenlerin yanında bulunmak; pencereleri açılmış, içine gürültülerin dalga dalga dolduğu odalarda bir ölünün yanı başında oturmuş olmak gerekir. Anıların olması da yetmez. Pek çoksalar onları unutabilmek ve geri dönmelerini bekleyebilmek için büyük bir sabır gerekir. Çünkü sorun anılarda da değildir… Anılar ancak bizde kan haline geldikleri, bakış ve davranış oldukları, adlarını yitirdikleri, kendimizden ayırt edilmedikleri zaman; işte yalnız o zaman, pek seyrek bir anda, bir dizenin ilk kelimesi onların arasından doğuverir.”

Bakmayın o replik kılıklı konuşmalara. Tıpkı şarkı gibi şiir de “patlatılan” bir şey değildir. Olsa olsa kendisi patlar. Elinizde ve göğüs kafesinin orta yerinde patlar. Parça tesirlidir hem. Bir yalana tutunmuşsanız hayat diye, şifanız adına yerle yeksan eder sizi. Unutmaya yeltendiğiniz her zerreyi ruh çağırırcasına üzerinize yağdırır. Kendi anı parçacıklarınızın sağanağında, küçücük sivri cam kırıklarının ortasında göz yaşınız kana karışır. Tuzla buz olur riya. O ilk anda doğduğunuz güne lanet etseniz de, sonradan şükretmeyi öğrenirsiniz o ruh infilakına. 

Parçalarına dağılmadan tamama ermiyormuş hayat. Şiirsiz olmuyormuş. Buna yarıyormuş şiir. İnkâr edemeyeceğin kadar kendin olmana, kendin kalmana. O kendini hep sil baştan ama hep özüne sadakatle kurmana. 

İblisimiz ve koruyucu meleğimizmiş şiir. Öldüren ve doğuranmış. Eziyetinde şifalandıranmış. Tenin kabuğu, yüzün maskesi indikten sonra orta yerde kalıveren o ham özmüş. Kimsenin senden alamadığıymış. Ruhuna kazılı olanmış. Bekleyenmiş bir de. Meşaleyi tutup da duvarlarında okuyacak olanı dileyenmiş usulca. O ki yazmışsın, o ki söylemişsin. 

Kadir kıymet bilenine gelsin. Daha azını hak etmez şiir ne de olsa.


* Fotoğraftaki kişi Rainer Maria Rilke.
 



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design