Anasayfa / BİLGEHAN UÇAK / ‘Kemalist Restorasyon Çağı’ ve liberaller

10 Eylül

‘Kemalist Restorasyon Çağı’ ve liberaller

“Yeni Türkiye”, ne maç kazanan sporcuların marş söyledikleri ne de onlar marş söyledi diye yayıncının yayını kestiği ülke olacak.

Sözleri hiçbir mana içermese de çaldı mı herkesin ezberden katıldığı şarkılardan biri geliyor aklıma.
“Al kızını koy çuvala, salla salla vur duvara…”
Aklıma gelişinin sebebi, son günlerde yeniden ısıtılan ama aslında bayatlayalı bir hayli zaman olan “liberaller Atatürkçü mü oldu?” tartışması.
Fitil ateşleyen üç yazı oldu.
Murat Belge’nin yazısını -“30 Ağustos ve Atatürk”- Hasan Cemal’in T24’te çıkan “Erdoğan’ın 2023’te Atatürk’ten, Cumhuriyet’ten intikam almasına izin vermeyeceğiz!” başlıklı yazısı takip etti, Orhan Kemal Cengiz de Artı Gerçek’teki yazısıyla sürdürdü.
Bu yazılar belli kesimlerde çok büyük ses getirdi ve yazıların yayınlanmasıyla eş zamanlı olarak bir koro da “liberaller Atatürkçü oldu, bizim dediğimiz yere dönmeye çalışıyorlar,” şarkısını terennüm etmeye başladı.
Buradaki temel motivasyonun 2010 Referandumu ve öncesindeki “iktidara omuz verme tutumu” olduğu aşikâr.
Kendini Atatürkçü gören kesim meşhur karikatürdeki “peşin satan esnaf” gibi olayı keyifle karşıladı, ayak ayak üstüne atıp “bizim mahallenin” özür dilemesini, hattâ nedamet getirmesini bekliyor.
Ben “liberal sol” değerlerin çok önemli olduğuna inanan biriyim -referandumda YAE dedim, o günkü şartlar altında en doğru tercihin YAE olduğuna dair düşüncem bugün de hiç değişmedi.
YAE diyen kesim sayıca çok az olduğu hâlde, dünyanın bütün kötülükleri bizim üstümüze kaldı.
Bunun başlıca sebebi de içinde çıktığımız mahalleye eleştirel bir tavır alabilmemiz ve belli ilkeleri mahalleciliğin üstünde tutmamızdı.
Orman yangınlarını, kuruyan gölleri, sayıları korkutucu boyutlara varan intiharları, trafiği, salatalıktaki enflasyonu saymazsak gerikalan her şeyin sorumlusu -dolayısıyla, bir ölçüde bu saydıklarımın da sorumlusu- biziz.
Her şeyi liberallere ve YAE tavrına yamama kolaycılığı bir grup insanı “liberaller” diye bir çuvala doldurabilme özgürlüğünü de getirdi.
İşin matraklaştığı yer, liberal olduğunu söyleyenler bizi liberal görmüyorlar, ama işin daha matraklaştığı bir yer var ki benim tanıdığım insanların hemen hiçbiri kendisini sadece liberal diye tanımlamıyor.
Hani Sivritepe köylüleri vardır, köylerine başka bir isim verirler ama uzaktan bakanlar onlara bu adı taktığı için kendilerinden başka herkes onların “Sivritepe”de yaşadığını kabul eder, Türkiye’deki “liberaller” de o hesap.
Bu aynı çuvala doldurulan liberallerin kimileri birbiriyle konuşmaz, aralarında kanlı bıçaklı olanlar, siyaseten birbirlerini suçlayanlar vardır…
Ama kolaycılık böyle bir konfor sağlıyor işte, sürekli aynı şeyi söylüyorsun, bu da bir yerde konjonktürle denk düşüyor, böylece o andan geriye doğru “hep haklıydım, ben demiştim!” diye bar bar bağırmaya başlıyorsun.
Yani, rulette bilyenin sizin oynadığınız sayının üstüne oturması otuzyedide bir ihtimaldir, ama kabaca elli kere oynarsanız bir seferinde mutlaka gelir ve sizin masanın etrafındakilere dönüp “ben söylemiştim, 28’in geleceğini biliyordum,” demeniz pek bir şey ifade etmez.
Rulet gibi siyaset de dinamiktir çünkü ve sürekli konum almanızı, değişen koşullara göre yeni söylemler üretmenizi gerektirir.
Bugünün Türkiyesi hiçbir açıdan 2010 Türkiyesine benzemiyor.
Bugün siyaset sahnesinde gördüğümüz hemen hiç kimsenin 2010’da esamesi okunmuyordu veya onlar bambaşka şeyler söylüyorlardı -bunu hem iktidar hem muhalefet için söyleyebiliriz.
Gelgelelim, birkaç senedir “laik teyze haklıymış” sözü ağızlara iyice yerleşti.
Oysa şöyle bir düşünelim, AB uyum paketleri açılırken, e-muhtıra verildiğinde, kapatma davasında neler söyleniyordu?
Sürekli ve sadece kişi bazlı “şu kötüdür, ona destek verilmez” demenin mantığı ne olabilir?
Tabii bu kesimin asla cevaplayamayacağı iki büyük soru var:
Bir, sen destek vermeyerek yalnız bıraktın, etkileyebilecekken siyaseti etkilemedin, şimdi hangi hakla hesap soruyorsun?
İki, hangi alternatifi ürettin, topluma ne söyledin, “Baykal-Arıtman-Serter” döneminin iyi yönde farkı neydi?
Ayrıca, bir günde “yeni CHP’li” oluvermedin mi?
Benim görebildiğim kadarıyla, hadi ben de herkesi aynı çuvala koyarak konuşayım, liberaller o günkü eleştirel tavırlarını bugün de koruyorlar ve söyledikleri asla bir Kemalist “asr-ı saadete” duyulan özlem değil.
Özgürlükleri çok dallı bir ağaca benzetirsek, AKP bunu budamıyor artık, gövdesine balta indiriyor ve düşmesini de Ali Erbaş’ın dualarıyla bekliyor.
Bu siyasi ortam da bizi akıl almaz ölçüde bir “Kemalist restorasyon” çağına soktu.
Atatürkçülük, uzun bir süre sonra, diyalektik icabı, ülkenin çimentosu olarak görünmeye başlandı.
Bilye, “tuhaf-başkanlık sistemi” ile birlikte Kemalistlerin oynadığı numaraya oturunca uzun zamandır umudunu yitirmiş, bizim toplumdan bir şey olmaz diyen insanların heyecan içinde iktidar ateşiyle ısındığını görüyoruz.
Ama onların beklediği ve şu günlerde canhıraş propagandasını yaptıkları Türkiye, eski, köhnemiş ve karşımıza AKP olarak dönen ülkeden başkası değil.
Oysa, bugün yeni bir Türkiye’nin kurulmasını benim gibi isteyenler de var.
Ne bugünkü gibi ne eskisi gibi.
Bir daha özgürlüklerin 12 Eylül günleri ile mukayese edilemeyeceği bir Türkiye’yi inşa etmekten söz ediyorum.
E burada Atatürk’ün rolü olacak tabii.
Fakat bu, hatasıyla sevabıyla, bir tarihî şahsiyetin rolü olacak; ne yok sayılacak ne de tabulaştırılacak.
Kadın Voleybol Milli Takımın maç kazandıktan sonra İzmir Marşını söylemesi sorun değil, dileyen dilediğini yapacak elbette, ama “yeni Türkiye”, ne maç kazanan sporcuların marş söyledikleri ne de onlar marş söyledi diye yayıncının yayını kestiği ülke olacak.
İmam-Hatiplerin sayısı arttıkça Köy Enstitülerini özleyenlerin sayısı da artıyor.
“Yeni Türkiye”, artık bu parantezler -“İmam-Hatip-Köy Enstitüsü”, “Cami-Kışla”, “Merkez-Çevre”, “Mini Etek-Türban”, “Abdülhamid-İttihatçılar”, “Laik-Seküler” vs- içinde tartışılmayacak, bunları aşmış, demokrasisi kurumlaşmış bir ülke olmalı.
Eğer eskisine döneceksek çekilen bunca acının ne manası var?
Ama çekilen bunca acı toplumu aşıladıysa ve buradan elbirliğiyle yeni ve demokratik bir ülke kurabileceksek, Atatürkçülerin özlemini çektiği “muasır medeniyet seviyesine” de ulaşmaya büyük bir adım atmış olacağız.
İlkeleri savunmak, kişileri ya da partileri savunmaktan çok daha değerli bir tavırdır bana göre.
AB yolunda ilerleyen, demokrasiyi kişilerin insafına bırakmayıp güçlü kurumların kalıcılığıyla güvence altına almış, darbeciliğin akla gelmediği, hiçbir özel adın yer almadığı bir anayasa yapmış, içerdeki savaşı sonlandırmış, doğaya uyumlu bir büyüme modeline geçmiş, partilerin kapatılmadığı, siyasetçilerin, yazarların hapsedilmediği, kamu ihale yasasının değişmediği, düşüncelerin özgürce ifade edildiği, kimsenin özel hayatıyla uğraşılmadığı, laikliğin bir baskı aracına değil modern bir devletin tartışılmasına gerek duyulmayan bir unsuru haline getirmiş, tabusu, ilahı, kahramanı olmayan, buna gereksinim duymayan özgüvenli, dünyayla rekabet içinde bir toplum…
Ben liberallerin özleminin genel hatlarıyla böyle olduğunu düşünüyorum.
Bu ilkeleri benimseyen, içselleştiren partilere de kim olduğundan bağımsız olarak en azından omuz vermek gerekiyor.
Bir ülke ki ne Kemalist ne İslamcı…
İsteyen “muasır medeniyet seviyesine” ulaşmış desin, isteyen “demokrat”…
Herkesin huzur içinde yaşayacağı bir toplum sadece.
Ne bir eksik ne bir fazla.

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design