Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / “YAE” nefreti tahlil sonuçları / 1: Mevzu

11 Kasım

“YAE” nefreti tahlil sonuçları / 1: Mevzu

Burada, 2010 referandumunda Evet oyu vermenin doğruluğunu-yanlışlığını değil, “YAE’ciler” öyküsünün yapılandırılışını konuşacağız

Hayatımın en çok utandığım gecesiydi. 

Roboski katliamının yıldönümünde, İstanbul’da internet üzerinden naklen yayımlanacak bir program düşünülmüştü. Videolar gösterilecek, birçok insan kısa konuşmalar yapacak, İstanbul’dan Roboski’ye, Gülyazı’ya seslenilecekti. Gecenin esprisi ve anlamı buradaydı: Katliamdan iki gece sonra sokaklarda çılgın yılbaşı eğlencelerinin yapıldığı dev metropolden uzun sınır köylerine gönderilecek mesajdaydı. Becerebildiğimiz kadar, acınıza ortak oluyoruz, acınızı içimizde hissediyoruz, size karşı işlenen korkunç suçun farkındayız, peşindeyiz, gönüllerimiz, kalplerimiz sizinle, denecekti. 

Ben o sırada Roboski filmimi (“Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim”) tamamlamıştım. Filmin çeşitli gösterimleri yapılmıştı, bazılarına ben de katılmıştım. 

O geceye beni de çağırmışlardı. Gittim, kenarda sıramı beklemeye başladım. Mikrofonu alan bir kişi -derdimiz şahıslarla değil, adı önemli değil-, konuşmasına şöyle başladı: “Buraya gelirken, arkadaşlarıma sordum, ‘orada ne diyeyim?’ dedim. ‘Yetmez ama evet de’ dediler.”

Başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Hayır, bu şekilde aşağılananlardan biri olduğum için değil. Katliamın ve katliamda hayatını kaybedenlerin kaydını, artık kim ne yapsa silemeyeceği şekilde görselleştirip tutmuş olmama rağmen, bütünüyle bu feci olayın yıldönümüne hasredilmiş gecede birilerinin üzerine basarak yükselmeye çalıştığı taş parçası muamelesi görmekten değil. 2010 Referandumu’ndaki ayrışmadan kendine pay çıkarmanın vardığı raddenin yüz kızartıcı özelliği yüzünden; belki biraz. Solcuyum, sosyalistim diyen insanların bu derecesini yapabildiği münasebetsizlik, kendine hayranlık ve benmerkezcilik yüzünden de. Ama asıl şundan: Kendimi evlatlarının, eşlerinin “parçalarını” karlı çamurlu karanlıktan toplamaya çabalamış Roboskililerin yerine koydum. Şöyle düşünürdüm: Bunların derdi bizim acımıza ortak olmak, gördüğümüz muameleye itiraz etmek değil, dertleri kendileriyle. 

* * *

Değerli okurlar, mazeret yerine de geçmesini umduğum maruzatla başlamama izin verin. 

Yetmez Ama Evet meselesi denen beter mevzu hakkında yazmaktan bugüne kadar kaçınmaya çalıştım. Bunun yegâne sebebi, yukarıda nâhoş bir örneğini sunduğum tavra düşmemek, memlekette zulüm almış başını giderken, olayların gidişini hiçbir şekilde etkileyemeyen bir çokbilmiş azınlık olarak kendimizi eksene oturtan kapışmalara meydan vermemekti. Her şeyi bilme ama haddini bilmeme kültürüne hizmet etmemekti. Tartışma diyemiyorum, mecburen kapışma diyorum, çünkü bu konuda tartışma yapma imkânı, konuyu sahiplenip kendilerine silah ve cephane kılanlarla karşılıklı delillendirmeler sunarak, mantık izleyerek tartışma imkânı yok. Hattâ şunu da ileri süreceğim: Bu imkân bile isteye ortada kaldırılmıştır. Tartışma zeminini yok etmeyi de içeren günah keçisi yaratma stratejisi -1970’lerden beri gördüğümüz üzre- bu defa da büyük başarıyla yürürlüğe kondu. Bu, maalesef radikal sol içi siyasî mücadelelerde uygulanagelmiş yöntemdir. Bu olayda, radikal solun bir bölümünün, biricik tesir havzası saydığı için bir türlü yanından ayrılmadığı geniş ulusalcı kampın da coşkulu katılımı nedeniyle, her zamankinden de etkili ve başarılı oldu. Ömrünü sosyalizm veya genel olarak adalet mücadelesine hasretmiş bazı insanlar bugün bu mücadeleleri omuzlamış gençlerin gözünde, en hafif tasvirle, sözüne kulak verilmez, ne dese yanlış, karakterleri zayıf, menfaat uğruna davayı satmış, bütün bunlara ilaveten, bugün yaşanan her türlü felaketin sorumlularıdır. Bu muazzam bir haksızlık. Ve en az haksızlığa uğrayanın hüsranı kadar, haksızlığı yapanın karakterine dair de birşeyler söylüyor.

Belirttiğim üzre, toplumca çok büyük adaletsizlik ve tehlikeler ortasındayken kendimizi konuşmaya dalmayalım diye bu mevzuda olabildiğince susmayı yeğledim. Sadece bir defa, yine hakaret ve iftira silsilesi altında hep beraber ezildiğimiz -hakaret ve iftira, sahibini de ezer- bir ara mecburen bu zehirli alana girdim ve -AKP’ye değil- dindarlara güvenmekle yaptığım yanlıştan sözettim. Bunu özel olarak meşhur 2010 referandumuyla değil, boşa çıkan değişim beklentimizle ilgili söyledim. Şimdi, umuyorum ki, ilk ve son defa, ötesiyle berisiyle şu mâhut “YAE” meselesini konu edelim ve geçelim. Kendi hesabıma, onca hakareti -“kamu yararı” gözeterek- sineye çektikten sonra ağzımı açacaksam, bunu nezaketi olabildiğince koruyarak, efendi gibi değil, bu konuda sergilenen çok çirkin tavırların ve riyakârlığın hak ettiği üslûpla yapmayı isterdim. Ama “YAE’ciler” nefretinden ekmek yemekle kalmayıp ziyafet sofraları donatan şahıslar ve gruplar gibi, bağcı dövme davası gütmediğimden ve açıklayıcı olma mecburiyeti duyduğumdan, yine nezaketi korumaya çalışacağım.

Burada, 2010 referandumunda Evet oyu vermenin doğruluğunu-yanlışlığını değil, bir dışlama-aşağılama motifi olarak “YAE’ciler” öyküsünün yapılandırılışını konuşacağız. Cürmünün bin katı yer yakışını. Aşağıda izah edeceğim, YAE demenin yanlış olduğunu tartışmaksızın kabul ederek konuşacağız. Bugüne kadar, o referandumda oya sunulan hangi maddelerden ötürü kesinlikle hayır denmesi gerektiğine, aksinin asla düşünülemeyeceğine dair tatminkâr açıklama duymamış olmamıza rağmen. Ve o vakit hayır mı evet mi demek gerektiğini şu anda tartışmanın anlamı olmadığından. Çünkü mevzumuz, nasıl olup da gayet sınırlı bir insan grubunun siyasî kararının, bu karara katılmış herkesi siyasî vebalı haline getirdiği, bu motif kullanılarak yapılan dışlama-değersizleştirme faaliyetinin nasıl bunca zaman aynı şevkle ve şiddetle sürdürülebildiği. Başta söyledim, aşağıda da kanıtlamaya çalışacağım ki, bu konunun siyasî hayatımızda böylesine geniş yer işgal etmesinin mâkûl sebebi yok. Ve bu işin ardında bilinçli hesaplı gayret var.

Bu meseleyle yıllardır kıt ve değerli enerji hebâ ediliyor. YAE motifi tahrip kalıbı gibi kullanılıyor. Benim ya da bu yüzden mütemadiyen aşağılanan, horlanan, henüz etrafı tanımamış yeni yetmeye bir nevi sapık gibi belletilen başka insanların tahammülünün, yaşama direncinin, hevesinin, gücünün tükenişini, haydi, sorun saymayalım. Ortamımız bugünlere gelirken birbirimizi -yalnız lafla değil, sopayla, mermiyle de- harcamaya cevaz vermiş ortamdır. Bir avuç insan daha gözden çıkarılır geçilir. Ama birilerinin hayalî denklemlere fantastik çözümler bularak kendini bilgin saydırmak için kurduğu efsanenin çökertilmesi gerçekten şart. Çünkü bu durmadan yeni varyant üreterek birçok hastalığın devamını sağlayan virüs gibi oldu.

Bu yüzden, bunca zaman yutkunup sakındığım şu tatsız işi yapmak zorundayım. Mücadele edilmesi gereken onca muazzam ve hayatî sorun varken gerçek dışı boyutlarla bezenmiş yapay meseleyle gündemi, ortamı işgal etmek hakikaten abes, ayıp, yıpratıcı, güç kaybettirici.

Ben burada “YAE” nefretinin radikal sol evreni içerisindeki ısrarlı yeniden üretimini incelemeye çalışacağım. Radikal sol dışından YAE motifini diline dolamış fırsatçı ahali hakkında söylenecekler ayrı mevzudur. Çünkü onların güdüleri farklı. YAE meselesi sosyalistlerin bir kesimi için kendini doğrulama, öbürlerini itibarsızlaştırma aracı olmaktan çıksa bile bu silahı asla elden bırakmayacak birileri var: Ulusalcılar. Radikal solla Kemalizm arasındaki imkânsız -fakat imkânsızlığı ölçüsünde arzulanan- ilişkiye dair sorunlara burada giremem haliyle. Sadece, YAE” motifinin imkânsız aşkı mümkün gösteren yapıştırıcı tesirine işaret edeyim. Ve Ulusalcıların “YAE’ci”lere, meselâ Ülkücülere, faşistlere karşı göstermedikleri bir huşunetle, müthiş düşmanca bir dille saldırdıklarını, onlara basbayağı “görüldüğü yerde ezilmeli” muamelesi yaptıklarını hatırlatayım. Zira bu mevzu deşildikçe, radikal solun bu kesimle arasına koyması gereken mesafe sorunu ortaya gelir, alenen “Askerî vesayet daha iyiydi,” diyen Ulusalcının soldan itibar devşirme ihtimali azalır.

Başlıbaşına kirlilik yaratan, heves kaçıran, moral bozan, el kol bağlayan, yanılsamalar doğuran, toplamda sol-muhalif siyasî etkinlik ve gücü azaltan, sınırlı kuvveti yanlış yerde tüketmeye sebep olan balonları patlatmalı ve kurtulmalıyız.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design