Anasayfa / CAFER SOLGUN / Düşünün ki hapishanedesiniz, hastasınız, ölüyorsunuz

17 Aralık

Düşünün ki hapishanedesiniz, hastasınız, ölüyorsunuz

Halil Güneş, 1993 yılında tutuklandığında 23 yaşındaydı. 52 yaşında hücresinde hayatını kaybetti.

Hapishanede hasta olmak, öteden beri hasta mahpus için de ailesi, yakınları, arkadaşları için de sözcüklerle ifade edilmesi çok güç, büyük bir sorun, sıkıntı ve endişe kaynağıdır. Hele ki hastalığınız ölümcül bir hastalık ise veya ne tür bir hastalığa yakalandığınızı dahi bilmiyorsanız.

Bu sözcüklerle ifade edilmesi zor sıkıntıyı bir anneden daha iyi kim anlatabilir?

2007’de akciğer ve kemik kanseri teşhisi konulan, ayrıca koah ve uyku apnesi hastalıkları bulunan Halil Güneş’in annesi, oğlunun ağır hastalıkları nedeniyle serbest bırakılması için çırpınırken, “Bir keresinde benzin aldım, niyetim kendimi hapishanenin önünde yakmaktı. Belki o zaman yetkililer harekete geçer diye düşündüm ama sonra oğlum buna çok üzülür diye vazgeçtim” demişti… 

Halil Güneş, 1993 yılında tutuklandığında 23 yaşındaydı. 52 yaşında hayatını kaybetti. Cansız bedeni, 15 Aralık günü tek başına tutulduğu Diyarbakır 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ndeki hücresinde, sayım için kapısını açan gardiyanlar tarafından bulundu…

Halil, mahpus arkadaşımdı. Tıpkı 2017 yılında Bandırma Cezaevinde kalp krizi geçiren ve ambulansla değil cezaevi arabasıyla (ring) kaldırıldığı hastanede 42 yaşında son nefesini veren Murat Saat gibi…

Hapishanede hasta olmak ne demek? 

Memleket meselelerinden, doların durdurulamayan yükselişinin hayatımızı nasıl yoksullaştırdığı kaygılarından, cumhurbaşkanı adayı polemiklerinden, seneye seçim var mı kulislerinden, ‘asgari ücret ilan edilmeden hikâye oldu’ yorumlarından, Merkez Bankası’nın faiz oranlarıyla aslında ise ekonomiyle oynama ısrarının olası sonuçları analizlerinden bir parça kafamızı kaldırıp bu soruyu düşünmenizi rica ediyorum.

Kendi deneyimlerimden biliyorum. 12 Eylül yıllarında Metris’te iken revirdeki asker doktora görünmek için önce kapıdaki az önce sayımda size dayak atan nöbetçi askeri ikna etmemiz gerekiyordu hasta olduğunuza.

Revire çıktığınızda, doktora görünmek için beklerken diğer koğuşlardan gelenlerle konuşmamanız, hatta göz göze bile gelmemeniz için başınızda bekleyen asker gardiyanlarla cebelleşmek durumundaydınız.

Nihayet doktorun karşısına çıktığınızda (ki en çok operasyon dayakları için kullanmak üzere “Lasonil” isimli merhemin reçetesini almak için çıkardık revire), “operasyon” adı verilen işkence seanslarına “doktor” olarak gözetmenlik eden, askerlere ara sıra “kafasına vurmayın” uyarıları yapan doktora derdinizi anlatmak durumundaydınız. Muayene filan olmadan…

1982 yılında cezaevine bir de “psikolog” gelmişti. Başı ağrıyanları, dişi ağrıyanları bile psikologa yolluyordu revir doktoru. Yan odadaki psikologun karşısına çıktığınızda, misal “dişim ağrıyordu, aslında onun için gelmiştim” dediğinizde bile, “Senin sorunun örgüt baskısı! Hemen bağımsız koğuşlara yollayayım seni, orada kurallara uy. Sabahları son gücünle bağırarak İstiklal Marşı oku, hiçbir şeyin kalmayacak!” dayatmasıyla karşılaşıyordunuz.

Her nasılsa hastaneye sevk edilirseniz, hastaneye gitmek de dönmek de “soyarak arama” türü zorbalıklar nedeniyle başlı başına eziyet idi. Üstüne üstlük göründüğünüz doktor muayene bile etmeden çalakalem bir reçete yazarak başından savıyordu sizi.

90’lı yıllarda da değişen pek bir şey yoktu. Van’da gördüğüm ağır işkenceleri “adli tabip” sıfatlı biri, hemen arkamda işkenceci polisler duruyorken kayda geçirmedi, perişan haldeydim ve kollarım tutmuyordu oysa… Van’da, Muş’ta, Diyarbakır’da ve oradan oraya sürüldüğüm diğer hapishanelerde doktorlar bazen hoyratça bazen iyi niyetli bir görünüm takınarak ne benim ne de diğer mahpusların hastalık şikayetleriyle ilgilendi. 

İçeriden benim, dışarıdan avukatlarımın ve ailemin uzun süren girişimleriyle 1993 yılında sevk edildiğim Dicle Tıp Fakültesinde “nörolog” sıfatlı bir doktor (!), askerlerin arasında kelepçeli halde karşısında durduğum halde yüzüme dahi bakmadan, “neyin var?” diye bile sormadan, önüne konulan dosyaya bakınıp bir reçete yazıp uzattı bana. Reçeteyi almadım. Adama (lafın gelişi “adam”) ağzıma geleni söyledim ve ilk defa, bu hastaneye gelmek için verdiğim uğraşları bilen askerler fazla müdahale etmedi bana. 

Mahpusluk sürecimin sondan bir önceki durağı Bursa Özel Tip Cezaevinde, her nasılsa 1996 yılında bir hepatit taraması yapıldı ve birçok arkadaşımızın Hepatit-B olduğu ortaya çıktı. Kuvvetli ve özel beslenme gerektiren bir hastalıktı. Gözlerimizin önünde eridiler. Bakımlarını yapma imkanlarımız çok sınırlı olduğu için… Ve daha neler neler… (Meraklısı için, Demeyin anama, içerideyim, İletişim/2017 ve 90’larda mahpus olmak, İletişim/ 2018 başlıklı kitaplarımda bu tanıklıklarımı daha detaylı anlattım.)

Halil Güneş ile aynı gün, İzmir Aliağa Şakran T Tipi Cezaevinde bulunan akciğer kanseri ve astım hastası Abdülrezzak Şuyur da hayatını kaybetti. 

Aynı gün, tutuklu olduğu Siirt E Tipi Cezaevinde iki kez kalp krizi geçirdiği için felç olan, hafızasını yitiren ve bu yüzden her nasılsa 2014 yılında tahliye edilen Salih Toğrul da tedavi gördüğü Mersin Şehir Hastanesinde hayatını kaybetti. 

Halil Güneş için Diyarbakır Eğitim ve Araştırma Hastanesi “cezaevinde kalamaz” raporu düzenlemiş ancak Adli Tıp Kurumu “Cezaevinde kalmasında bir mahsur yok” raporu vermişti. Ailesi ve avukatlarının Anayasa Mahkemesine başvurusundan da bir sonuç alınamamıştı. 

*** 

İnsan Hakları Derneği’nin verilerine göre hapishanelerde halen 604’ü ağır olmak üzere 1.605 hasta mahpus var. Halil ve Abdürrezak’ın isimleri de “ağır hasta” listesinde idi. 

Yeme, içme, banyo gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamayan kalp ve çok sayıda ağır hastalıkla boğuşan 83 yaşındaki Mehmet Emin Özkan’ın adı da bu listede. Bu bir utanç listesi.

Ve bu listeye son olarak ağır biçimde hafıza kaybı sorunu yaşadığı için 2016 yılından beri Kocaeli Kandıra F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski DTP Eş Genel Başkanı ve HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı Aysel Tuğluk’un da adı eklendi. 

9 Aralık gecesi Kandıra F Tipi Cezaevindeki hücresinde ölü bulunan Garibe Gezer, uzun süre hapishanede maruz kaldığı fiziki ve cinsel saldırılara dikkat etmek için adeta feryat etti. Bir hücrede tek başına tutulmasına itirazını bile duyan olmadı. Geçtiğimiz Ekim ayında avukatına yazdığı mektupta, daha önce intihara teşebbüs etmesinin nedeni için, “Çünkü ancak öldüğümüzde hakkımız aranıyor” demişti.

Bu vicdansızlığa son verin. Hayatı, sağlığı sizin sorumluluğunuzda olan hasta mahpusları serbest bırakın. Onların “şucu bucu” olduğu iddiası, vicdansızlığın gerekçesi, mazereti, bahanesi değildir, olamaz, olmamalıdır. Bir kişinin daha ölümüyle utanmayalım insanlığımızdan.

Düşünün ki hapishanedesiniz, hastasınız, ölüyorsunuz.

 



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design