Anasayfa / CAFER SOLGUN / "Doruğa yaklaştıkça uçurumların derinliği de artar"

21 Ocak

"Doruğa yaklaştıkça uçurumların derinliği de artar"

Adam zaten haksız, hukuksuz yere tutuklu, buna artık son verirler... Son duruşmalarının hemen hepsinde beklentim buydu açıkçası. Olmadı.

Yaşamımızın yarısı öfke

En az yarısı öfke

En az yarısı

Soğukluğu taş duvarların

Yumruklarımın ağrısı"

--Necati Cumalı


Hapishanede, ceza alması kuvvetle muhtemel tutuklularda dahi duruşması olduğu gün, heyecanlı bir “acaba” duygusu yaşanır; “Acaba bugün tahliye edilir miyim?” Gayet normal ve insanî bir heyecandır bu. Mahkeme tutukluluğa devam kararı verir ve bir dahaki duruşmaya kadar bu “acaba” duygusu ertelenir; hapishanenin kendine özgü olağan rutini içinde zaman değirmeniyle sınavın devam eder.

Kuşkusuz bu “heyecan”, ortada tutukluluğu gerektirecek bir şey olmadığı halde tutuklu olan birinde ister istemez daha belirgindir; “Bu duruşma çıkarım herhalde.” 

Hapis olmanın sözcüklerle kolayca ifade edilemeyecek hassas ruh hâlleri, kırılma noktaları var. “İçeride” olmaya alışmayacaksın mesela, “dışarı”yı iliklerine değin hissedecek bir direncin olacak. Nâzım’ın ünlü “Hapiste yatacak olana öğütler” şiirinde dediği gibi; “…İçerde bir tarafın yapayalnız kalabilirsin/kuyunun dibindeki taş gibi./Fakat öbür tarafın/ dünyanın kalabalığına/öylesine karışmalı ki/sen ürpermelisin içerde/dışarda kırk günlük yerde yaprak kımıldasa.” 

Ama öte yandan, “dışarı”nın hayallerine, düşlerine, arzularına kendini çok kaptırmak, yaşadığın gerçeklikten kopmak da yıpratıcıdır. Üstesinden gelemezsen altında kalmak ihtimali var. Aynı şiirinde Nâzım bunu şu dizelerle ifade etmiş; “…İçerde mektup beklemek/yanık türküler söylemek bir de/bir de gözünü tavana dikip sabahlamak/tatlıdır ama tehlikelidir.” Öyledir. 

12 Eylül mahkemelerinde yargılanırken ben de yaşadım bunu. Tutukluğumun ilk aylarında, henüz iddianame hazırlanmamış, yargılama başlamamışken, her hafta tahliye dilekçesi yazıyordum sıkıyönetim savcılığına. Dilekçelerime “ret” yanıtı veriliyordu her seferinde. Yoğunluklarından çok da sık görüşüme gelmeyen avukatlarım, bir seferinde “bırakırlar seni, dosyanda bir şey yok ki” demişlerdi madem, tahliye edilebilirdim…

12 Eylül darbesinden kısa bir süre önce verdiğim dilekçeye bu kez ilginç bir “ret” yazısı geldi; o soğuk askeri bürokrasi diliyle hiç alakası olmayan bir üslupla “Bundan sonra tahliye talepleriniz ciddiye alınmayacaktır” deniyordu. Demek, yatmalıydım…

Yıllar dayak, işkence, açlık grevleri, onurunu koruma direnişleriyle geçti. 1986 yılında “normal” denilebilecek bir yeni sürece girilince (“Tek tip elbise” dayatmasından o sene vazgeçildi), mahkeme, savunma hazırlıkları en önemli gündemimiz olunca, doğrusu, hapislik o zaman kendini hissettirdi bende. Tekrar tahliye taleplerinde bulunmaya başladım katıldığım duruşmalarda. Hep reddediliyordu ama ben de ısrarla talebimi yineliyordum. Suçlandığım iddialar görüşülmüş, tanık yüzleştirmeleri yapılmış, sorgu savunmaları alınmış ve bütün bu süreç genellikle tahliyemi gerektirecek şekilde lehime idi. Üstelik “yaş küçüklüğü” de dikkate alınması gereken bir durumdu. 

Arkadaşlarım “tahliye komasına girdin” diyorlardı yarı şaka yarı ciddi. Şimdilerde ne deniyor bilmiyorum ama o zamanlar, “Bu duruşma kesin tahliye edilirim” düşüncesine kendisini ziyadesiyle kaptırmış olanlara denirdi bu. 

Aslına bakarsanız eski TCK’da 146/1’den yargılanıyordum, “boru” değil yani; “Anayasayı tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs” etmek. Cezası da, idam. Anayasayı “tağyir, tebdil ve ilga” eden cuntacılar tarafından… 

Tahliye umudumun giderek azaldığı günlerde, katılmadığım bir duruşmadan dönen arkadaşlarımdan biri, asker gardiyanlar engelini aşıp koridor penceresini açarak bana seslenmişti “tahliye oldun” diye. Havalandırmada top oynuyorduk. Maç durdu. Arkadaşlarım sevinçle çevremi sardı. Benim ilk tepkim, “Şaka yapıyor herhalde” oldu. 

Ertesi günü sabah sayımından sonra gardiyan asker koğuş mazgalından tahliye olduğumu, bir saat içinde hazırlanmam gerektiğini söyleyene kadar da, “Arkadaşlar şaka yapıyor herhalde” ihtimali aklımda canlıydı. İnsan psikolojisi kötülüğe karşı kendini şartlandırmışsa iyi bir habere karşı temkinli davranıyor işte…

Bunu, geçtiğimiz 17 Ocak günü kaçıncı olduğunu izleyemediğim Osman Kavala duruşması vesilesiyle anımsadım. 

Duruşma günü birkaç arkadaş sohbet ederken ben de dahil hemen hepimiz, “Bu duruşma bırakırlar Kavala’yı” dedik. En büyük gerekçemiz de, "Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Kavala’nın tutukluluğu devam ederse Türkiye’ye yaptırım kararları alabilir" idi. Adam zaten haksız, hukuksuz yere tutuklu, buna artık son verirler... Son duruşmalarının hemen hepsinde beklentim buydu açıkçası. Olmadı. 

Demek senin devlet, yargı, Recep Tayyip Erdoğan düzeni ile ilgili analiz kapasiten bu kadar diye kendi kendime söylenmedim desem yalan olur. Belki de “iflah olmaz bir iyimsersin sen” diyen arkadaşlarım haklıdır, ne diyeyim…

Tutukluyken “tahliye” beklemek meselesi bir yana, bir de cezasını tamamladığı hâlde uyduruk sebeplerle bırakılmayan siyasî mahpuslar var. Geçenlerde katıldığım bir İHD etkinliğinde Avukat Gülizar Tuncer örnekleriyle anlattı. Üç kez disiplin cezası almışsa, misal bir keyfi uygulamayı protesto etmek için slogan atmışsa, kapıları dövmüşse, gözetleme kameralarından birini kırmışsa (vb) hem infazı yakılıyor ve hem de hakkında “devlet malına zarar vermek” türü suçlamalarla davalar açılıyor. Hiçbir yargısal yetkisi olmadığı halde, cezaevi izleme kurulu raporuyla infaz süreci bitmesine rağmen “içeride” tutulmaya devam ediliyor… Bu, katmerli bir keyfilik ve zulüm... Temelinde de düpedüz siyasi mahpuslara karşı “düşmanca” bir anlayışla hareket etme var…

Bu yazıyı yazarken aklıma düştü, müebbet hükümlü bir arkadaşımın kız kardeşine sordum, “Musa’nın cezası bitmiş olmalı?” diye. Bir yılı varmış 30 yılı doldurmasına. Bir de eski bir “yatarı”... 

Hayat, bir beklemek sabrıdır “içerideki” insan için. Richard Feyman’ın dediğince, “Ne kadar bekliyorsak, zaman o’dur.” Zaman, beklediğimizdir. 

Bir de Yezid’in zulüm düzenine isyan eden vezirlerinden Ebu Berza’nın bir sözü var, kulaklara küpe etmek gereken: “Bu kadar pervasızlığın sonu, halkı daha fazla sindirmez. Tersi, sinen halkı ayaklandırır. Zorbalık bir dağa benzer. Ne kadar zorba olunursa dağın doruğuna o kadar yaklaşılır. Bu doğrudur. Ama unutulmamalıdır ki, doruğa yaklaştıkça, uçurumların derinlikleri de artar.” 

 



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design