Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Hegemonya kalkanı olarak “hassasiyet”

08 Şubat

Hegemonya kalkanı olarak “hassasiyet”

Bugün “ama hassasiyetlerimiz!” korosuna katılanın bu hassasiyet toplamına kimlerin hassasiyetlerinin dahil olduğunu belirtmesi lazım.

Bu memlekette nasıl şiddetli bir etnik, dinî, bunun da ötesinde mezhepsel ayrımcılığın hüküm sürdüğünü çoğunluğumuz uzun süre anlamadık. Ayrımcılığın, hüküm sürmekle kalmayıp, birçok toplumsal kurumun, devlet-toplum ilişkisinin, sadece resmî ideolojinin değil, gündelik hayatta işleyen, toplumsal ilişkilerin damarlarında dolaşan yerleşik-egemen ideolojinin temel taşı olduğunu çoğunluğumuz yine uzun süre -bazılarımız hiç- fark etmedik. İşaretler görmezden duymazdan gelinemez olduğunda bazı gerçekleri ufak ufak fark etsek de, kabul etmemeyi, hissettiğimiz kötü şeyleri def etmeyi, kimimiz yok sayıp sessiz kalmayı, kimimiz doğrudan inkârı yeğledik. Hakikati inkâr edemeyecek ölçüde şuur ve vicdan sahibi olanlarımız, bir noktada başımızı öne eğmeyi öğrendik. Fakat meselenin derinliğini, dallı budaklılığını, hele bugünümüze vurduğu damgaların anlamını, içeriğini bir türlü gereken genişlikte kavrayamadık. Basitçe, külliyen anlayamadık.

Niye çoğunluğumuz fark edemedik, anlayamadık, kabullenemedik, inkâr ettik? Çünkü çoğunluktuk. 

Ayrımcılığın olduğu yerde hayata çoğunluk mensubu olarak başlayanların birçok şeyi kavraması çok zor. Güneşin altında, gömleğinin açık göğsünde, boynundan göbeğine uzanan kızarmış üçgen boyunca terler süzülürken, arasına azıcık peynir tıkıştırılmış yarım ekmeği yarım salkım üzüm eşliğinde üç lokmada bitiren adamın ne kadar zor bir işi yapıyor oluşuna rağmen fakirlikten kurtulamayışını çoğunlukken de fark edebilirsiniz. Eğer orta sınıfa doğuştan zerk edilen mülksüzleşme korkusundan zihni yamru yumrulaşmış, ruhunu kapitalizmin “getirisi” eşitsizliğin kutsandığı modern dine satmış biri değilseniz buna kayıtsız kalmayabilirsiniz de. Yok, öyleyseniz, kızgın güneşin yaşam enerjilerini buharlaştırdığı esmer insanların niye ille de memleketin bazı yerlerinden geldiklerini ve neden bazen konuştuklarını anlamadığınızı fark etmeden, kaydetmeden, dert etmeden yaşlanıp gidebilirsiniz. Daha fenası, bunun böyle oluşunu sizin araba alabilmeniz, televizyonu yenilemeniz kadar ‘hayatın doğal akışına uygun’ bulabilirsiniz.

Biz Belma’nın her zaman şık, güleryüzlü annesinin bizim annelerimizden neden farklı olduğunu hiç anlayamamıştık. Etrafımızda kimse alenî ırkçılık yapmadığından olsa gerek, Arto’nun annesinin yüzünün neden gülmediğini, evlerine gittiğimizde neden tedirgin olduğunu da anlayamamıştık. Daha doğrusu, o sıralarda havada uçuştuğunu hissettiğimiz, huzursuzluk verici şeyin tedirginlik olduğunu yıllar yıllar sonra idrak edebilmiştik. Bazılarımız. Pek azımız. Çünkü biz çoğunluktuk.

Türk İslâmcılığı, zaten çoğunluk haleti ruhiyesini ideolojileştirmiş bir siyasî akım. Günümüzün iktidar tatmış, kaderini Türk faşistiyle birleştirmiş İslâmcısı, buna başkalarına hükmetme, eziyet etme hakkı veren militan seçilmişlik makamını ekledi. Entipüften olduğunu kendisinin de bildiği seçilmişlik duygusunu canlı tutabilmek için, tarihte pek az siyasî hareketin taşıyabileceği kadar çelişkiyi kendi kucağına doldurdu, baş edemeyeceği kadar çarpık fikirlerle, zihni felç eden, ruhu zehre boğan komplekslerle bünyesini kendini yiyen canavara dönüştürdü. 

Türk-İslâmcı, etnik-mezhepsel egemenlik ilişkisinin direksiyonunu uzun süre elinde tutmuş olanlardan sürücü koltuğunu kaptığı anda, “Bu koltuğun asıl sahibi benim!” diye çığlıklar atmaya koyuldu. Oysa sahip olabilmesi, hasım ilan ettikleriyle ortaklığına bağlıydı. Onu yalnız dinî-mezhebî kimliğiyle tarif edip hakir gören hasımları bu ortaklığı ustalıkla saklamayı bugüne kadar başarmışlardı. Şuydu: Çoğunluk olma hali. “Kürt” ve “Ermeni” gibi iki kelimeye gösterilen, hiç beklenmedik kesimlerden topluca, beraberce yükselen tepki, neden memleketin temel hakikati hakkında gerekeni söyler? Necmettin Erbakan’ın en çok tekrarladığı söz, “yüzde doksan dokuz virgül dokuzu Müslüman olan Türkiyeee…” idi. Biliyoruz ki, -biliyor muyuz?- pek yakın tarihe kadar bu böyle değildi. Burası, toplumun ekonomisinde, sosyal-kültürel hayatında, sanatında sporunda belirleyici roller oynayan birçok azınlığın Sünnî çoğunlukla birarada yaşadığı, bir yerdi. Birileri bu bileşimi imha etti, açıkça etnisite ve mezhep temelinde yükselen egemenlik ilişkisi ve bunun asla sorun edilmemesini garanti altına almayı hedefleyen bir dizi dogma, kurum, ideolojik yontma-şekil verme aracı tesis ve imal etti. 

Erbakan’ın yüzde doksan dokuz virgül dokuzu mütemadiyen vurgulamasının anlamı neydi? Şu: Burası bizim, her şey bize göre olmalı. Kendisi zaten, demokrasiye ilişkin sorulara, “Buna ihtiyaç kalmayacak,” diye cevap veren biriydi. “Çünkü bir gün zaten herkes bizden olacak.” Peki “biz” kimdi? Çoğunluk. Çoğunluğun itirazı da, “ben çoğunluksam benim dediğim olmalı”ydı.

Türkiye’nin ortalama İslâmcısı, kendisinin makbul-geçerli Müslüman saydığı insanların, dolayısıyla, onları temsil iddiasındaki siyasetçilerin, onlar adına karar aldığını ileri süren yöneticilerin ve dünyevî iktidar için yapılan işleri “kitabına” uydurma vazifesi üstlenmiş “âlim”lerin, kendileri gibi olmayanlara hükmetme hakkı-yetkisi bulunduğuna inanıyor. Bunun siyasî-insanî sonuçlarını yaşıyoruz. Uhrevî, dünyevî, her türlü adalet kavramının inkârına dayalı, apaçık bir haksızlık ve zulüm düzeni.

“Herkes bizim kurallarımıza göre yaşamalı” iddiasının “herkes bizim keyfimize göre yaşamalı”ya dönüştürüldüğü bu eşitsizlik ortamında bile, taleplerini meşru kılabilecek zemini kendi elleriyle imha etmiş olduklarını hesaba katmadan, şimdi birileri, “hassasiyetlerine” saygı gösterilmediği gerekçesiyle ayağa kalkıyorlar. Üstelik ortada açıkça hakaret, aşağılama falan da yok. Reddetme var. Yani kendileri gibi olmayanlara revâ gördükleri bin türlü aşağılayıcı muameleyle kıyas kabul etmeyecek sözler karşısında bile “hassasiyetlerimiz!” diye veryansın ediyorlar. 

Bizi yakan, işte bu düşüncesizce benimsenmiş, sorumsuzca dayatılan çoğunluk imtiyazı. “Ben çoğunluğum, bana itaat edeceksiniz!” Bütün bu “hassasiyet” edebiyatının gerisinde yatan duygu büyük ölçüde ihtirastan mâmûl. Ayrıntıya boğulmadan, kimseye tartışmayı alâkasız yerlere götürüp laf ebeliği yapma fırsatı tanımadan, İslâmcıya basitçe şunu sormalı: Dindar olmayan insanların yaşama hakkı var mı? Herhalde açıkça “yok” demeyeceklerdir. Belki Hayrettin Bey, “İcabında, o arsaya bina yapılacaksa olmayabilir,” cinsinden bir fetva sallayabilir, ama takmayalım; çünkü eğer günümüz Müslümanını onun gibilerin temsil ettiğini kabul edersek vay halimize. 

Peki, dindar olmayanın yaşama hakkı var. Nasıl var? Kendini gizleyerek mi? Çenesini kapatarak mı? Cevabı biliyoruz: “Hakaret edemez!” İyi de, hakaretin kapsamını siz tayin ediyorsunuz!? Sizinkinden farklı tarih anlatısı yapılamıyor!? Sonuçta, evrenin oluşum tarihini altı bin yıldan daha geriye götüren ve insanın evrimini primatlardan itibaren anlatan herkesi dine hakaret ediyor diye suçlayabilirsiniz!? Dine sonradan, iktidar aracı olarak kullanabilsin diye eklediğiniz bin türlü numara tartışması konusu edildiğinde de fena halde rencide oluyorsunuz!? En önemlisi, imtiyazınıza laf edildiğinde buna hakaret damgası vurmaya kalkıyorsunuz!?

Durum ağırlaştı da. Günümüz İslâmcısı, hele şu son zamanda, “Türk’ün Cihan Hakimiyeti Mefkûresi” ile şişirilmiş benlik kavrayışıyla Türk-İslâmcı, kendisini seçilmiş topluluk olarak görmede kabından taştı. İşin -özellikle kendisi açısından- berbat yanı, kıyaslanabileceği ideolojik konumları saymaya girişirsek, işe faşist siyonistlerden ve beyaz ırkçılarından başlamamız gerekecek.

O halde burada dini kalkan edinmiş “üstünlükçü” grupların Filistinlileri ve “zencileri” kimler? Sanırım cevapları herkes şak diye verebilir. Bizde Filistinliden ve “zenci”den bol ne var?

Mevcut iktidar, bileşiminde bu işe pek uygun olmayan unsurlar da bulunmasına rağmen, Cumhuriyet tarihinin bazı hatlarını koparma atma, bazı uygulamalarından rövanş-intikam alma hedefleri güdüyor. Bu yüzden, bugün “hassasiyetlerimiz!” diye karşılıklı ayağa kalkılan durumlara iktidar çekişmesi de renk veriyor. Direksiyonu kapma-kaptırmama kaygısı da yeralıyor tepkilerde kaçınılmaz olarak.

Kökleri esasen çok daha derine uzanan büyük sorun, toplumumuzdaki asıl çoğunluk-azınlıklar meselesiyle ilişkili. Özel olaraksa, aslında tarihin özel bir döneminde, yeryüzünün özel bir yerindeki bir insan grubundan ötesini ifade etmeyen, 21. yüzyılın şu diliminin Türkiye’sindeki Sünnî çoğunlukla sınırlı, bununla doğrudan eş anlama gelen “Müslümanlar”ın siyasî-ideolojik temsiline soyunmuş birilerinin konum kaygısı, arkasındaki. 

Ne yazık ki, şu seçilmişlik-dokunulmazlık yanılsaması kendini dindarların temsilcisi sayan herkesin zihnine öylesine yerleşmiş ki, dünyanın en adaletli, hakkaniyetli, eşitlikçi insanları bile, başkaları için değerli ne varsa, ciğeri beş para etmez canlılarca her gün sabahtan akşama kadar ayaklar altına alındığı yerde, “hassasiyet” korosuna katılabiliyorlar. Yani kendini seçilmiş-dokunulmaz saymayan ve buna göre davranmayan da, çoğunluğun dokunulmazlığını normal kabul edebiliyor.

Elbette şunu da eklemek gerek: Bu iktidarla birlikte, kendisine benzemeyenlere her türlü aşağılık hakareti revâ gören, korkunç iftiralarla, tehditlerle, tezgâhlarla insanları hayatından bezdiren, ömrünü gasp eden, üstüne de yine iftira ve hakaretleri eksik etmeyen, “karılarınız kızlarımız bizimdir” yollu lafları uluorta edebilen, daha önemlisi, yani bunları uluorta söyleyebileceği zamanın nihayet geldiğini vehmeden bir sözde “inançlı” militan türü türedi. Daha da önemlisi, bunlar dindar camialardan genel olarak kayda değer tepki görmediler. DAİŞ bile kayda değer genel tepki görmedi bu ülkede. Aksine, “şunları kınayın” falan dendiğinde “faşistlik yapıyorsunuz, bize ahlâk dayatıyorsunuz!” itirazları yükseldi.

Sonuç olarak:

Bugün “ama hassasiyetlerimiz!” korosuna katılanın bu hassasiyet toplamına kimlerin hassasiyetlerinin dahil olduğunu belirtmesi lazım. Eğer, giderek kendisinden âdetâ masal kahramanı gibi sözedebildiğimiz, namazında niyazında, kendini yalnız Allah’a karşı sorumlu hisseden, ahiret korkusu taşıyan, hakkaniyetli, adaletli Müslümanı rencide edecek, hakaretâmiz işler yapılırsa, bugün bu memlekette buna ilk elde itiraz edecek olanlar, din kalkanı arkasında ihtiraslarının esiri olmuş, iktidar sarhoşu zalim militanlar değil, çoğu dindar olmayan, hak-adalet nosyonu taşıyan insanlardır. İsterseniz son on yılın bir bilançosunu çıkaralım.

Hassasiyet gözetmek güzel, hassasiyeti çoğunluk diktasına kalkan yapmak fena.



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design