Anasayfa / KARİN KARAKAŞLI / Uyurken hatırladığım

16 Temmuz

Uyurken hatırladığım

İnsanlık tarihi kadar eski uyuyamayanların tarihi de. Siz birbirinizi gözaltı torbalarından tanırsınız.


Bir insanı sevdiğini fark ettiğin anlardan biri de onu uyurken izlemendir. Bebeklere ve hayvanlara ayrı yaraşan uyku, insanı da savunmasız kılar. O savunmasızlığı görürsün sevdiğinde, öylesine uzanmışken. Kalbinin genişlediğini hissedersin bir anda.
 
Babam uyuyan birini gördü mü üzerine bir şey örterdi. Sadece aileye dönük değil herkese karşı neredeyse içgüdüyle yaptığı bir hareketti. Uykuyu düşündüğüm şu aralar hep elinde bir pike ya da battaniyeyle onu görüyorum karşımda.
 
Uykuyla derdi olan insanlardanım. Çocukken dahi çok geç dalardım uykuya. Sanki bir şey kaçıracaktım. En güzel şeyler ben uyurken olup bitecekti. Yapacak o kadar şey, keşfedecek onca güzellik varken uyku da neydi.
 
Aksi gibi anaokulunda yemek sonrası uyku saati diye bir şey vardı. Gün ortasında bir alay çocuk bez şezlongların içine gömülürdük. Evden getirilme battaniyelerimiz vardı. Öğretmen onları üzerimize örter “Hadi bakayım uyuyun” derdi. Susun demeye de benzemiyor, uyu denince nasıl uyunur ki. “Kapa gözünü” uyarısı eşliğinde isyanım içimde patlardı.
 
Gözünü kapatmak ne mümkün. Bu tuhaf uyku saatlerinde nöbete gelen öğretmenleri izlerdim. İçlerinden biri salamlı sandviç getirtmiş, salamları içinden çıkara çıkara kemirmişti sandviç ekmeğini. Ne zaman salamlı sandviç yesem aklıma hep o görüntü gelir ve bir kez daha hafızanın oyunlarına gülümserim. Sen elek gibi hafızanda ne önemli şeyleri, insanları unut, git gel böyle küçücük bir ânı hatırla.
 
Ama hatıralarımız ve hatırlayışlarımız asla rastgele değil. Biz farkına varsak da varmasak da bir iç bağlantı mantığı var aralarında. Dayatılmış uykuya isyan eden minik ruhumun inatla hayatı yakalama çabasıydı o salamlı sandviç görüntüsü. Son bir gayretle çevremde ne olup bittiğini izlemenin simgesi. Ve o hâliyle de hafızamda yer etti.
 
Neredeyim, güvendeyim
Uyku, kendini bırakabilmeyi çağrıştırır bende. Teslim oluşu. Zor yaptığım şeylerden biri. Bunun için kendimi güvende hissetmem lazım ve güvenlik, günlük hayat temelinden çoktandır adalet zemininin çekildiği bir ülkede hiç hissedemediğim bir şey. Neyse ki yanında kendimi güvende hissettiklerim var, şükür. Bir evde, bir arka bahçede, ortak uzanılmış bir sahilde hafif bir esinti başımı okşarken bir anda uykuya dalabilirim. Nihayet ihtiyacım olan yerde olduğumu da bu şekilde öğrenirim.
 
Kendimi ait hissettiğim yerin, yanında güvende hissettiğim insanın yıllanmış bir geçmişe sahip olması da gerekmiyor. Aksine, çok uzun zamandır yaşadığım evin duvarları üstüme üstüme gelebilir de ilgisiz, hiç bilmediğim bir mekânda sanki hep orada olmuşçasına gevşeyebilirim. Ve göz kapaklarım usulca kapanmaya başlar. Ya da birlikte geçirilen zamanın görece kısalığına karşın ruh çok eskiden beri tanış hisseder de kendini birileriyle, kendimi rahat hisseder, o çok aranılmış az bulunmuş tatlı uykuya teslim olabilirim. Melih Cevdet Anday “Bir Misafirliğe Gitsem” şiirinde nasıl da sade ve derin bir üslupla anlatır bu hissi:
 
Bir misafirliğe gitsem
Bana temiz bir yatak yapsalar
Her şeyi, adımı bile unutup, Uyusam…
Kalktığımda yatağım hâlâ lavanta koksa
Kekikli zeytinli bir kahvaltı hazırlasalar
Nerede olduğumu hatırlamasam
Hatta adımı bile unutsam…
 
Oysa gerçeğe uyanmak diye bir şey var. Uykunun rehaveti geçtiğinde, rüyanın belirsizliği dağıldığında buz gibi bir şimdiki zaman gerçeği karşılar insanı. Kelimenin tam anlamıyla uyanmış, bir şeylere aymış olursun. Gerçek beni en çok rüyalarda yakalar hep. Ya da Elias Canetti’nin deyişiyle “Unuttuğum her şey rüyada yardım çığlığı atar.” O yüzden zaten sorunlarından kaçmak için uykuya sığınanlara imrenirim ya. Ben kendi bilinçaltımdan hiç kaçamadım. Neyi bilmem gerekiyorsa, ona uyandım sonunda.
 
Bir ara gözümü kırpmıyordum gecelerde. Buzdolabının çatırtılı monoloğunu dinliyordum. Mobilyaların genleşme seslerini sonra. İlle de bir köpek havlıyordu. Kediler azıyordu. Dallar bir şeyler fısıldıyordu. Gecenin sesleri günün keşmekeşinden tamamen farklıydı. Gece gündüzün devamı değil, kendi içinde ayrı bir zamandı. Bense nöbet tutuyordum aslında. Hangi kapılar kırılacak, o kapılardan biri benimki mi olacak, kimler ne gece ne gündüz olan o alacakaranlık saatlerinde olmaz bahanelerle gözaltına alınacak diye uzayıp giden bir çile tespihini çekerek akardı saatler. Geçmiş zaman kipi yanıltıcı olmasın. Ülke ahvali günden güne kötüleşirken, elbette bu tespih elimden düşmüyor hiç. Sadece varlığına alıştım sanırım ve beklemenin ustası oldum. Arada kendimi kitapların ve filmlerin paralel evrenine çekebiliyorum, el ayak çekilmiş saatlerin veriminde çalışabiliyorum ama elbette bir uğursuzluk bekliyor olma hali dipte bir yerde bâki kalıyor. Ne edelim, herkes kendince yaşıyor işte bir hayatı. Kendince uyuyor ya da uyuyamıyor.
 
Baykuşlar ve tavuklar
Uykuyla ilişkinin sadece kendimle sınırlı olduğu daha naif zamanlarda “baykuş” olarak damgalanmıştım. Uykuya çok geç dalabiliyordum, halen de böyle. Karşı kutupta da erkenden uyuyakalan “tavuk”lar var. Ve bir baykuştan tavuk, bir tavuktan da baykuş olmuyor nihayetinde. Sen kendine alışmayı öğreniyorsun sadece. Türdeşlerini buluyorsun. Ne de olsa Iris Murdoch, “Uyuyabilenler ve uyuyamayanlar arasında bir uçurum var. Bu, insan ırkının en büyük ayrımlarından biri” demiş. Bir uçurumun kenarından gecenin gündüze evrilişini izleyenlerle kalıyorsun.
 
Andrey Tarkovski uykunun herkesi eşleştiren haline dikkat çekenlerden: “Uyurken korku nedir bilmem. Umut nedir, dert nedir, saadet nedir bilmem. Uykuyu icat edene şükürler olsun. Her şeyi satın alabilen ortak para birimi, çobanla kralı, aptalla bilgeyi aynı seviyeye getiren denge.” Dediğinde haklılık payı olsa da her uyuyuş ve her uyuyamayış birbirinin aynı değil. O yüzden zaten uykuya ve uyanıklığa dair bunca farklı hikâye var. Her insan kadar farklı, her insan kadar eşsiz.
 
Hakikat saati
Uyuyamazken hakikatine uyanıyorsun en çok. Her neyse kaçtığın, tam da ona yakalanıyorsun. Uyuyarak unutmak diye bir şey yok. Hatırlaman gerekene uyanmak var. Bunun için oyalanışın uyuşturan tuzaklarından, sıkıntının dolap beygiri dönüp duruşlarından kurtulman gerek. Yeterince çabaladığında kurtulabileceğin bir şey değil hakikat. O, senin gölgen. Ve aymazlığının zifirî karanlığına elbet bir yerlerden bir ışık huzmesi düşecek. Gölgen sen gibi belirecek.
 
Gecenin insanlarını düşüneceksin. Şu ya da bu şekilde kaderdaşın olanları. Kimisi işi gereği nöbette, kimisi hayattan zaman çalarcasına uyku pahasına bir şeylerin peşinde. İnsanlık tarihi kadar eski uyuyamayanların tarihi de. Siz birbirinizi sabah saatlerine denk gelen donuk bakışlardan ve gözaltı torbalarından tanırsınız. Oysa geceleri yıldızlar çakar hepinizin gözbebeklerinde.
 
Son söz niyetine de benden bir şiir konsun buraya. “Zamanında” diyeyim bir dilek kıvamında:
 
Seramik kabuğumu çatlatınca
Çini mozaik gibi çıktım ansızın
Eski ve zamansızdım
kıymetli ve kalender
Gökyüzü en iyi toprağa
uzanınca seyredilir ya,
Bir bulutun kanatlarında
kıkırdarken sırtım çim nemiydi
İçimde umut saçımda otlarla kaldım.
 
Kaç yıl önce bir kız yine
ve hep uzanmıştı çimlere
Elinde gereksizce şiir kitapları
mucizesine bakardı gökyüzünde.
 
Otların kökünü emdiğin
o sakıncasız ânı unutma
Kendinde güzel koca bir şakaydı
Bir dilek tutmuştun
eski ve zamansız
kıymetli ve kalender
 
İçim geçmiş uyumuşum
yıllar sonraki bir ihtimale
uyandım ağacın altındaki rüyamdan
Böyle tamamız böyle zamanında, demek için
Her kimsen sana
 
Muhatabımı bulabileceğim bir dünyaya uyanmayı düşledim hep. Kaynağıma yakın olduğum rüyalarla ayılmayı bütün yalanlardan. Büyümek ve hayatın hakkını vermek buydu benim için. Kendinde ihanetin uzağında kalmak. Hatırlanmaya değer bir şeyler yaşamak. Her şey kabulüm. Yeter ki yolun sonu hakikate varsın. Her kimsem bana.
 
-----
Kapak Görseli: GLady, mosaic (Pixabay)

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design