Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Matematik ve muhakeme

19 Temmuz

Matematik ve muhakeme

Yetiştirirlerken bize anlattıkları tarihi göz önüne getirince, kendimizi matematik problemi çözebilecek kimseler olarak görmemiz ihtimali var mı?


İlk tweet, cümle sonlarındaki noktaları pek sevmeyen birinden:

“Üniversite sınavında 40 matematik sorusuna ortalama doğru 8

Kalan 32 soru yanlışsa (bazıları boş olabilir) net doğru = 0 = tamamen rastgele işaretlense alınacak skor! Sıfır matematik, milli güvenlik sorunudur. Çocuklarını böyle eğiten bir Türkiye, asla dünyayla rekabet edemez”

 

Hemen altına biri şöyle yazmış: “Bu cehaletle bağımsızlığımızı yitirmezsek iyidir.”

 

Sorunun sanıldığı kadar büyük olmadığını söyleyip teselli öneren de var: “Ortalamanın o kadar önemli olmadığını düşünüyorum, lokomotif olacak kadar gencimiz var, doğru yönetilirs[e] en iyi rekabeti yapabiliriz.” Bu rekabet bayağı önemli bir şey olmalı…

 

Muhtemelen “gerizekalı”lara ait saydığı ülkelerin adlarını büyük harfle başlatmayan ve yine cümle sonundaki noktadan hoşlanmayan, rahat bir insandan, şu sevecen cümle: “Bu gerizekalılasma hiziyla 5 sene icinde suriye’yi, 10 sene içinde afganistan’i yakalamamiz mümkün”.

 

Ve harcıâlemleşen ırkçılığa getirilen yepyeni boyut! Irkçılığı kendi gibilere de yayan fakat kendini elit sayan zatın başları öbür tarafa döndüren katkısı: “Yanılıyorsunuz, herkesin yetişmesi gerekmiyor, lazım olacak kadar kişi bilse yeter, asıl mesele sıfır çeken milyonların oy kullanıp ülkeyi hırsızlara teslim etmesi”. Özü: cahiller bunlara oy vermese eğitimde şahaneydik. Nitekim eğitimin “20 yılda çökertildiğini” ileri süren bol.

 

Bizdeki eğitimin asıl işlevini dosdoğru ortaya koyan da var: “Düşünmeyi muhakeme etmeyi öğretmeyen eğitim, hiç bir şey öğretmiyor demektir!” Bunu yazan, yirmi yıl öncesine dair fikrini açık etmemiş, bilmiyoruz. Ezelden beri Türk Millî Eğitimi’nin temel işlevinin çocukları-gençleri öğrenemez, düşünemez kılmak, muhakeme yeteneğinden yoksun bırakmak olduğu bu memleketin en rahatsız edici ve en sağlam hakikatlerinden biri. Nesilleri yoğurmuş hakikatlerden.

 

Nitekim, “zihniyet”ten yakınan birinin yazdıkları şöyle: “Adamın iri matematik ne işe yariyor olmadafa olur demisti,zihniyet bu olnca yetiştirdiği cocuklara böyle olur.” (Yukarıdan beri hiçbir mesajın yazımına -fazla veya eksik boşluklar vs. dahil- dokunmadım, herhalde anlaşılıyordur.)

 

Ah, ne yazık!

“Zihniyet” sorununun farkında olan bir başkası, matematikteki zafiyetin yol açacağı zararı yine malum “rekabet” meselesine bağlıyor: “Analiz yeteneğinden yoksun toplumlar, sömürge toplum olmaktan kurtulamaz. Hayat matematiktir. Ya öğrenir, yönetirsiniz, ya da öğrenmeyip yönetilirsiniz…” Burada durup düşünüyoruz haliyle: Acaba “analiz yeteneğinden yoksun toplum” muyuz, değil miyiz? Değilsek “yönetilecekler” arasında yer almamız gerekiyor. Yani rekabet falan hikâye. Peki bu yeteneğe sahipsek bunu ne vakit edindik? Yirmi yıl önceye kadarki Millî Eğitim ile mi? Ah, ne yazık, bu imkânsız!..

 

Bu yüzden, bugünkü iktidar adına iş görenlerin yüzsüzce “cahil halkın feraseti” güzellemesi yapmış bulunmalarını hatırlatan kimse, onyılların hedefli olarak cahil bırakma politikasını sakladığının farkında değil. Bugünün cehaletine “Köy Enstitülerini kapatma”nın yol açtığına işaret eden kişi de, Köy Enstitülerini, kimlerin “okuyup gözleri açılırsa bunlar yarın öbür gün bizi keserler” korkularına kapılıp kapattığını bilmiyor olmalı. Bu cehalet, asıl sorunun yanı başında duruyor.

 

Kurduğumuz her denklem bizi kötü yerlere sürüklüyor. Okuryazarımızın seçilmiş cehaletinden mi? Yoksa analiz yeteneğine sahip olup olmamayı bile birilerine göre üstte veya altta bulunmayla ilişkilendirmemiz mi buna yol açıyor? “Her şeyimiz, ama özellikle eğitim sistemimiz şahaneydi, şu son yirmi yılda bozuldu!” tevatürü, zihinsel-ruhsal çarpıklıkları şiddetlendiriyor olmasın? “Rekabet” adıyla kutsanan şey de mevcut iktidarın cihan hakimiyeti safsatalarıyla muhaliflerin “yedi düvele meydan okuma” destanlarını bir araya getiriyor olmasın?

 

“Dünya” ile başsız-sonsuz savaşta bulunduğumuzdan değil mi, herkesin her konuda bize kötülük etmesi? Gerçek böyle olmasa, nasıl her mevzuda suçu başkalarına yükleyebileceğiz? “Türkiye’de o tren çoktan kaçtı. Sınırlı bir zümre fedakarlık yaparak çocuklarını okutuyor. Gerisinin hiç bir şansı yok.” gibi doğru bir gözlemi ortaya koyan kişi, sözünü şöyle bağlıyor: “Türkiye hızla sosyal açıdan bilinçli biçimde çökertiliyor”. Acaba kim çökertiyor? Dış güçler mi? Bugünkü iktidar mı? Yoksa dış güçler adına bugünkü iktidar mı? Niye çökertiyorlar? Kim yararlanacak bundan? Çökerse ihaleler falan ne olacak? O halde kesin dış güçlerdir.

 

“Sosyal kafalı” = “ezberci”, “hafız”

Yoksa kendimiz bir şeyleri yanlış yapıyor, beceremiyor filan olabilir miyiz? Meselâ ille kendimizi üstün bir gruba aidiyetle tanımlayıp başkalarını aşağılamayı âdet haline getire getire, hiçbir eksiğimizi fark edemez, dolayısıyla gideremez olmuş muyuzdur: “Böylece sosyal kafalı (ezberci-hafız) insanlar gelir ve ülkeyi batırır.” Bu kimsenin “ezberci” ile “hafız”ı eşlemesini Türkiye’nin siyasî ikliminde, haydi, normal sayalım; peki bu ikisini de “sosyal kafalı”ya denk düşürmesi, “sosyal kafalı”ların ülkeyi batırmasını da kaçınılmaz saymasına ne demeli?

 

Denklemlerin zihnimizi ve bakış açımızı karıştırması yüzünden, sorundu, köküydü, etrafıydı, şartı şurtuydu… bilmek istemeyen biri, “sizin derdiniz ne anlamadım” diye dalıyor içeri. “Bu adamlar seçimle gidene kadar şikayet etmeyi bırakın millet sefaleti dibi görüp kendi seçimini değiştirdiğinde düşünücez artık yapılması gerekenleri..” Eğitim falan lüks işler, hele “bu adamlar” bir gitsin! Bu zatın da eğitim cenderesinden son yirmi yılın uygulamalarını sorumlu tuttuğu anlaşılıyor. Yönetenler değişince mesele hallolacak. Ortada mesele dahi görmeyen başka biriyse, gerçekte ne büyük sorunla boğuştuğumuzu bizzat kanıtlıyor: “kırk yıldır böyle. boş boş analiz kasmayın…tıp ve mühendislik eğitiminde harika öğrencilerimiz var bu kırk yıldır. zaten her yerde yüzde yirmi yüzde sekseni yönetir..”

 

Kötüyü berbat, berbatı feci yapma

Son yirmi yılın pratiği, kötüyü berbat, berbatı feci hale getirmeyle, akıl almaz sorumsuzlukla, her şeyi iktidarda kalma hesabına bağlayıp mahvetmeyle tarif edilebilir. Eğitimle aptallaştırılmamıza sadece yirmi yıl önce başlanmadığını unutmadan. Her şeyin kökünde, bırakın analizi, çocukları-gençleri -dolayısıyla bütün toplumu- basit muhakeme yeteneğinden bile yoksun kılan o korkunç mekanizma var. Değirmen taşı, mengene, testere, eğe gibi aletlerden yapılma cendere. “Şunları öğrensinler, bunları öğrenmesinler” diye yapılmış hesaplar elbette var; ama esas büyük çukur yöntem alanında.

 

Mantık-muhakeme yoksunluğunun toplum hayatında nasıl temel yoksunluklara yol açacağının ve bunların toplumu geliştirecek hangi hayalgücü kapılarını baştan kapatacağının (1) idrak edilemeyişi veya (2) umursanmayışı veya (3) zaten öyle istenmesi, Türk Millî Eğitimi’nin kurucu zihniyetini şekillendirir. Söz konusu kapılar kapandığında hangi başkalarının bir daha asla açılamayacağı da, keza ya anlaşılamamış ya da umursanmamış. İtaat etsinler, yeter.

 

“Batı’nın ilmini alıp ahlâkını, kültürünü almama” fikri, acınası gülünçlüğün dik âlâsı. Fakat Türk Millî Eğitimi’nin yön verici yaklaşımı bu. Varoluşumuzu kutsayacak şeyler peşindeyiz. Tıpkı yukarıda mesajlarını aktardığım “rekabet”çiler -ki onlar da bahsettiğimiz mekanizmanın ürünü- gibi, eğiticiler de yalnız “millet”in önüne konmuş bu “vazife” ile ilgilidirler. Muktedir hükmederek kutsanır, tebaa itaat ederse kutsanabilir. Çünkü devletle ilişkisine göre, hükmedenlerin ihtiyacına göre tanımlanan varlıktır. Şöyle yazmış biri: “Temel matematik ve Türkçe öğretememek bir bekaa sorunudur.” Peki, öğretemediği halde öğretmiş gibi yapmak, herkesin de öğrenmiş gibi yapması nasıl bir sorundur?

 

Farkındaysanız, öğrenme zevki, sorun çözme keyfi, merak duygusunun geliştirilmesi ve tatmini, bakışı genişletme, derinleştirme, dünyayı daha iyi anlama, mantık ve muhakemenin gücünden yararlanarak sorunlarla köke inerek, etraflıca uğraşma ve bunun getireceği bilgi-beceri zenginleşmesi gibi ifadeler, doğrudan doğruya eğitime dair sözlerin uçuştuğu hiçbir yerde karşımıza çıkmıyor. Fakat millî güvenlik, rekabet, “gerizekalı” uluslar… falan gırla. Onyılların meselesi son yirmi yılın kötü niyetli, hoyrat, beceriksiz, cahil yöneticilerine mal edilince teşhis pek yetersiz kalıyor.

 

Fatih, Kara Murat, kâfir kadınlar

Vurgulamalıyım: AKP ile başlayıp AKP-MHP-Teşkilatı Mahsusa egemenliğine dönüşen yirmi yıllık iktidar döneminde, eğitim alanında giderek felakete dönüşen mükemmel bir rezalet gerçekleştirildi. Önceki askerî beyin yoğurma-haysiyet kırma mekanizması, somut birtakım noktalarda yoğunlaşıp gerisiyle ilgilenmediğinden, kapıları pencereleri açık kalabiliyor, saçma disiplin düzenleri ve müfredatın sıkıcılığı öğrencileri her fırsatta çarkın dışına kaçmaya yöneltiyor, böylece art arda gelen kuşakların son bireye kadar salak olması önlenebiliyordu. Bazen düşünüyorum da, birer mucize sayılabiliriz. Askerî Türk Millî Eğitimi’nin boş bıraktığı alanlarda üç-beş bir şey öğrenilebiliyordu da.

 

AKP’li iktidarın başlardaki beceriksizliği, öncelikle, adını da öyle koymaksızın hileyle her şeyi kapsama ihtirasından kaynaklandı. Aşırı dinamik bir toplumda, fıkır fıkır genç insanların hayatıyla oynanan yerde topluca bir yerlere sürükleme faaliyetini yürütebilmek için çok güçlü ideolojik-kültürel araçlara ihtiyaç vardı. Türk-İslâmcı siyasetçide zerresi bulunmayan da tam buydu. Propagandadan çocuk kandırma veya düz yalanı anlayan, olguların bariz şekilde geçersiz kıldığı saçmalıklarını olmadık yeni saçmalıklarla yamamaya uğraşan, dünya hakkında cahil, kendiyle ilişkisi komplekslerini gizleme endişesinden ötürü her daim başlı başına kompleks kaynağı, tahakkümden tatmin, zulümden keyif alan ucube bir insan türünün gençleri yoğurabilmek için bulup bulabildiği tek motif, onlara aralarından yalnız birinin kavuşabileceği bir statü vaat etmek oldu: “Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasınız!” Fakat, başarı şansının beş-on milyonda bir oluşu vaadin varsayılmış parıltısını baştan söndürdüğü gibi, yaşlı birilerince çoktan işgal edilmiş tahtın da gençlere bırakılmayacağı belliydi.

 

Berikilerse, Fatih’in destansı kişiliğinden çok, Bizanslı düşmanın “kahpe”liğiyle ilgilenirlerdi. Onlar zaten hep düşmanlarla ilgilendiler. İç düşmanlar, dış düşmanlar… Türk Millî Eğitimi, her iki tarafın da coşkuyla kutsadığı üzre, Kara Murat’la yatmak -kurulan mizansenleri göz önüne getirince, “Kara Murat tarafından dü.ülmek” demeliyiz- için yanıp tutuşan kâfir kadınlarıyla, sırf kötülük olsun diye Türklere işkence eden düşmanlardan feyzini alırdı. Yeşilçam Türk Millî Eğitimi’nin önemli kurumuydu. Yirmi yılın hediyesi, astronomik bedelli Pâyitaht, Diriliş, Kuruluş vs. müsamereleri oldu. Kâfir kadınları sıraya dizmenin yanına Batılı elçi tokatlama eklendi.

 

Yetiştirirlerken bize anlattıkları tarihi göz önüne getirince, kendimizi matematik problemi çözebilecek kimseler olarak görmemiz ihtimali var mı? Coğrafyayı düşününce? Edebiyatı? Osunu alalım busunu almayalım” abuklukları, “sosyalciler gelir, böyle olur” diyen aklıevveller üretti. Bunlar bize akıl verirken, öbürleri elde kılıç, divanların üstünde tepinerek devrin gözde damatlarından birinde vücut bulan Ertuğrul Gazi’ye tezahürat yaptılar.

 

En genç kuşağından en yaşlısına, üniversite mezunlarına iki soru soralım: (1) Matematik ne işe yarar? (2) Muhakeme nedir? Bakalım cevap ortalaması nedir…

 

-----

Kapak Görseli: Laura (Pixabay)



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design