Anasayfa / KARİN KARAKAŞLI / İsmiyle Müsemma: Aristo ve Dante

04 Ağustos

İsmiyle Müsemma: Aristo ve Dante

Evrenin tüm sırları ihtimal bizim de hafızamızda ve kalbimizde kazılı.


Kitabın ve filmin büyüsü, her seferinde dönüp dolaşıp hikâyenin gücü gerçeğine dayanıyor. Onlar sayesinde kendi sürdüğümüz hayattan bağımsız anlatıların içine, paralel evrenlere ışınlanıyoruz. Tanımadığımız coğrafyaları avcumuzun içi gibi bilir oluyoruz. Birtakım kurgu karakterlerse hayatımızdaki insanlardan daha yakın hâle geliyor.
 
Benjamin Alire Sáenz’in Aristo ve Dante’si böyle kitaplardan. İsimlerini duyduğunuz ilk andan itibaren on beşini sürerken tanıştığınız ve büyümelerine tanıklık ettiğiniz bu iki genci şahsen tanıdığınıza yemin edebilirsiniz. Ve artık ömrünüz yettikçe onlara dair bir şeyler anlatacaksınız. Ortak anılarınız varmış gibi.
 
Kurgunun hafızaya yerleşme süreci çok tuhaf. İnsan kendine ait kimi dönemleri, yaşanmışlıkları, hayatının iç içe geçtiği insanları unutabiliyor da, etkilendiği bir hikâyeyi kendi gerçekliğine dahil edebiliyor. Kalbini fethedeni hafızasına yerleştiriyor. Kendinden bir parça gibi.
 
İsimlerinden başlayarak başka türlü olmaları mümkün değilmiş hissine kapıldım ben de. Onlar Aristo ve Dante. Başka kim olacaklardı? Kitapta anlatılmayan hayat sahnelerinde de düşleyebiliyorum artık onları. Sabah kalkıp ilk kahvemi içerken Aristo’nun sessizce durduğunu, Dante’ninse heyecanla rüyasını anlattığını görebiliyorum misal. Aristo dinlemiyormuş gibi görünüyor. Gözü balkondan görünen şu budanmamış ağaçlarda. Ne düşündüğünü, nelere daldığını merak ediyorum. Ama tam o sırada en doğru cümleyle sohbete dahil oluyor. O zaman işte Dante’nin onda bulduğu şeyi fark ediyorum. Hiçbir ayrıntı onun gözünden kaçmaz. O bir biriktirici.
 
Çocuk ve gençlik edebiyatının en zorlayıcı yönlerinden biri yetişkin yazarın genç karakter yaratmada karşı karşıya kaldığı o kaçınılmaz meydan okuma. Sadece diyalog yazmakla bitmiyor iş; çocuk ya da ergen aklın, kalbin, ruhun girdabına nasıl gireceksin? Taslak tiplemeler gibi tınlamayacak sahici insanları nasıl cana getireceksin? Belki de yanıtı onlarla önce senin tanışman. Yaratmaman, karşılaşman onlarla. Merhaba deyip dinlemen, gözlemen onları. Samimiyetle merak etmen varlıklarını.
 
Benjamin Alire Sáenz, işte bunu başarmış. Aristo Mendoza ve Dante Quintana’yla tanışmış. Onları çok sevmiş. Eminim hayatındaki pek çok yetişkinden daha çok sevmiş hem de. Dahası “farklı kurallarla oynamayı öğrenmek zorunda kalan tüm oğlan çocuklarına” şeklindeki ithafından da anlaşılacağı üzere kendini alışılmış kalıpların ötesinde yeni sözcüklerle bilmek ve anlatmak durumunda kalmış genç kalplere bırakmış sözü. Herkes tanısın ve öğrensin diye.
 
Sáenz’in üslubu yazardan çok ressama yakın. Fırça darbeleriyle çiziyor insanları sanki. Diyalogların sahiciliğine koşut şekilde, tasvirli bölümlerde de dil alabildiğine sade. Ve sadeliğinde vurucu. Resim sanatına dönük referanslar da birbirine taban tabana zıt bu iki karakterin git gide derinleşen sevgisini ve tıka basa dolu iç dünyalarını anlamak için adeta yol haritası sunuyor. Hikâyede resim öncelikle Dante’nin dünyasına ait gibi. Resim çizen, tabloları anlatan hep o. Ama bunları kavrayan, o duyarlığa Dante’ye o coşkuyla paylaştığı resimlerin yer aldığı sanat tarihi kitaplarını hamburgercide çalışarak biriktirdiği parayla hediye ederek karşılık veren ve dahası bizi de o ayrıntılar aracılığıyla usul usul keşfetmeye giriştiği bütün sırlarına dahil eden hep Aristo. Zira birinci tekil anlatıcımız o. Bütün dünyayı ve elbette zamanla o dünyanın ta kendisine dönüşen Dante’yi öncelikle onun gözünden görüyoruz. Birlikte geçirilen ve bizim hayatımıza da sirayet eden bir yaz mevsiminin sonunda Dante, babasının Chicago’da bir akademide görev alacak olmasından ötürü ailesiyle birlikte taşınınca araya mektuplar girmeye başlıyor. Burası Dante’nin alanı. Çünkü kendisinin de dediği üzere “Ben sana yazmak istediğimde yazacağım. Sense bana yazmak istemiyorsan yazmak zorunda değilsin. Sen kendin olmalısın. Ben de kendim olmalıyım. Durum bundan ibaret. Hem zaten genelde hep ben konuşuyordum.” Onda Aristo’nun hem hayran olduğu hem nefret ettiği bir dürüstlük; sorularını da duygularını zerre ket vurmadan içinden koptuğu gibi dillendirme özelliği var. İşin tuhafı, Aristo o an bu doğrudanlıktan çarpılıp yer yer çok rahatsız olsa da Dante’nin söylediği her şeyi kaydediyor ve onlarla hafızasında hesaplaşıyor. Hesaplaşma ise hep abi Bernardo ile başlayıp Dante’de son buluyor.
 
Suskunluk kaleleri
Aristo’nun payına ne sebeple olduğu asla konuşulmayan bir gerekçeyle hapse giren abisi Bernardo’nun hortlaklaşmış varlığı düşmüş. İyi oğlan olmak zorunda, sanki ailenin ikinci ve son şansı o. Bu gencin hayatını belirleyen tek bir kelime bul deseler, suskunluk derdim. Kızlara laf atmak, içmek ve çetelere karışmak dışında yol bilmeyen akranlarının ortasında hep kendi suskunluğuna sığınıyor. Ta ki Dante’yle tanışana kadar. Ona yüzme öğretmeyi teklif eden, şiir kitapları okuyan, kimseye göstermediği çizimler yapan bu oğlanda onun kilitlerini açan bir şeytan tüyü var. Aristo’ya sorsan kelimelerle hiç arası yok. Oysa kendisine bile göstermekten sakındığı iç dünyasının zenginliği her bir çatlaktan dışarı sızmaya başlıyor. Anlıyoruz ki Aristo aslında kelimelerden tam da onların gücünü bunca etkili kullanmayı bildiği için sakınmış belki de bunca zaman.
 
Dahası ailenin sırları var. Abi Bernardo yıllardı hapiste ve sanki hiç var olmamış gibi ona dair hiç konuşulmuyor. Koca evde tek bir fotoğrafı yok. Aristo’nun hafızasında dört yaşındaki bir mutlu gün anısıyla var. Anı o kadar silik ki sonu Danteli kabuslara varan rüyaların parçası oluyor sık sık. Baba Vietnam Savaşı’na katılmış ve orada tanık olduklarından sonra içine kapalı bir insana dönüşmüş. Evde, babanın o dönemki asker arkadaşlarıyla fotoğrafları var. Ama bu döneme dair de hiç konuşulmuyor. Ve Aristo bütün bu suskunlukların, tabuların ağırlığını emiyor. Abisini ve babasını özlüyor içindeki o koca boşlukta. Ta ki Dante’ye dair hissettiklerinin hakikatini ve o hakikatin kelimelerini bulana ve öfkesinin altındaki sevgi, özlem ve aşkla ödeşene kadar.
 
Evrenin tüm gizemleri
Ailenin sırrı bir yana bir de evrenin gizemi var. Aristo için evren bir muamma. Bazen anlamaya çok yakın oluyor, derken yine her şey ellerinin arasından kayıp gidiyor sanki. Yanıt aramaya çalışırken soruları çoğalanlardan o. Üstelik dışardan bakıldığında hiç de böyle derin konulara kafa yoran biri gibi de durmuyor.
 
Evrenin tüm gizemi günün sonunda gelip Dante’ye dayanıyor Aristo için. Hayatta kaçsa rüyada kurtulamadığı bir iç bilgi bu. Bütün zıtlıklarını aşmalarını sağlayan kara mizahla paylaşılan ve durdurulamayan kahkahalarla örülü bir iç bilgi. Onlarınki sadece mutluluk genişleten değil, acı seyrelten bir mizah. O yüzden de biricik. Kendilerinin ta kendisi.
 
Üstelik seyreltmeyi öğrenmek zorunda kalacakları çok fazla ve büyük acıyla sınanacaklar. Zira o yaz kavgalara, kazalara, hastalıklara, ölümlere gebe. Bir gün babasına kızıp bu adama nasıl dayandığını sorduğunda annesinin verdiği “Sevdiğim insanları her an anlamak zorunda değilim Ari.” Yanıtını anlamasına daha çok var. İyileşmesine de.
 
Evrenin sırlarının kendilerini aşikâr ettiği an bir film sahnesi gibi. Tam da hafızaya kaydetmelik olanlardan. Aristo eminim daha yaşarken bu ânı hiç unutmayacağını biliyordu. Dante’yle çölde ve onun evinin bahçesinde yıldızlara baktıkları gece bu.
 
“Çölün ortasında Dante’nin teleskobunun etrafında sessizce durup gökyüzünün tüm içeriğini görebilmek için sıramızı bekledik. Ben teleskopla bakarken Dante neye baktığımı açıklamaya başladı. Tek kelimesini duymadım. Engin evrene bakarken içimde bir şey oldu. Teleskoptan görünen evren hayal ettiğimden çok daha yakın ve genişti. Ve her şey o kadar güzel ve haşmetliydi ki.. nasıl anlatsam, sanki içimdeki bir şeyin önemini fark ettirmişti.
Dante benim teleskopla gökyüzünü incelememi seyrederken, “Günün birinde evrenin tüm sırlarını keşfedeceğim,” diye fısıldadı. Bu beni gülümsetti. ‘Onca sırla ne yapacaksın, Dante?’ ‘ne yapacağımı bulurum,’ dedi. ‘Belki dünyayı değiştiririm.’…
O gece evinin arka bahçesinde yattık. Pencere açık olduğundan annesiyle babasının mutfaktaki konuşmalarını duyabiliyorduk. Annesi İspanyolca konuşuyordu, babası İngilizce. ‘Öyle yapıyorlar bazen,’ dedi. ‘Benimkiler de,’ dedim. Pek konuşmadık. Öylece uzanıp yıldızlara baktık. ‘Işık kirliliği çok,’ dedi. ‘Işık kirliliği çok,’ dedim.”
 
Aristo’nun aylar sonra Dante’ye zorlukla yazdığı mektuplardan birinde “ışık kirliliği” kalıbı geçtiğinde gülümsüyoruz. “Sevgili Dante, Ehliyet aldım! Annemle babamı arabayla dolaştırdım. Mesilla, New Mexico’ya götürdüm. Öğle yemeği yedik. Sonra eve geri getirdim ve sürücülüğümü fena bulmadılar bence. Ama güzel kısmı şu: Gece dışarı çıktım ve çöle kadar gidip arabayı kenara çektim. Radyo dinlerken pikabın arkasına uzandım ve tüm o yıldızlara baktım. Hiç ışık kirliliği yoktu, Dante. Çok güzeldi.” İşte Aristo’nun “Seninle yıldızlara bakmayı özledim” cümlesi bu. Dante’nin anladığını biliyoruz.
 
Uzun bir yolun sonunda evrenin tüm gizemlerinin ille de yıldızlar kadar uzakta olmadığını da öğrenecek Aristo. “Annemle babam el ele tutuştular. Birisinin elinin tutmanın nasıl hissettirdiğini merak ettim. Evrenin tüm gizemlerinin bazen birinin elinde bulunabileceğine emindim.” O eli çoktan bulduğunu kendine ve dünyaya itiraf ettiğinde bir döngü tamamlanmış olacak.
 
Evrenin tüm sırları ihtimal bizim de hafızamızda ve kalbimizde kazılı. Yaşanmış olanlarla ödeşme ve yaşanacak olanları karşılama cesaretini bekliyor. Tevekkülü ve umudu. Aristo ve Dante bir ilk gençlik yazı aracılığıyla işte bütün bunları emanet ediyor. İsimleriyle müsemma bu hikâyeyi kendi anım kılıyorum. Bunca zaman onlarsız nasıl da eksikmişim. Öz eksiltmeye çalışan herkese ve her şeye inat onlarla çoğalıyorum. Daha ne olsun?..
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design