Anasayfa / ÜMİT KIVANÇ / Trafik sorunu

23 Ağustos

Trafik sorunu

Trafik sorununu deştiğimizde ulaşacağımız yerle başka bütün toplumsal ve siyasî sorunlarımızın kaynağı aynı yer.


“Hah, köşeyazarısın, yeni keşfedilen galaksilerden çocuk psikolojisine, Rusya tanklarının motor gücünden siyasetteki son gelişmelere, her halta dair söyleyecek lafın varmış gibi yap!” Başlığı görünce böyle düşünenleriniz haklıdır. Vallahi böyle yapmıyorum. Trafik sorunu derken her zaman uğraştığım mevzulardan söz edeceğim. Trafik asla yalnız trafikten ibaret değildir. Trafik toplumun aynasıdır. Otomobil bütün kötülüklerin öz anası değilse de sütannesi, aynı zamanda ispatı ve cisimleşmesidir. Direksiyon başındaki insan kadar tehlikeli canlı yoktur.

 

Ve bütün bu dediklerimin tek kelimesi saçma olmayıp, hepsi psikolojik, sosyolojik, sosyal-psikolojik araştırmaların konularıdır. Bu araştırmalar hakkıyla yapıldığında ortaya çıkacak sonuçlar, trafik sorununun bal gibi, insan toplumunun en temel, en hayatî derdine açılan bir kapı olduğunu, daha kapıda kopan yaygara ve çıkan maraza yüzünden hayatî derde deva bulunamadığını gösterecektir.

 

Sırf son bir-iki günde onlarca insan, trafik kazası dediğimiz, aslında kazadan başka her şey sayılması gereken felaketlerde hayatını kaybetti. “Mevsimlik tarım işçilerini taşıyan otobüs/minibüs…” haberleri zaten hep kenarda köşede. “İşçileri taşıyan servis aracı…” haberleri gibi. Usulen haberleştirilip, muhtemelen okunmadan geçiliyor. Ölenler, adı üstünde, işçi olduklarından, sahipsiz yoksullar olduklarından, üstüne üstlük, mevsimlik işçiler bir de çoğunlukla Kürt olduklarından.

 

Bu kazalar genellikle şehirlerarası karayollarında meydana geliyor. Araç kullananlarımızın pek iyi bildiği üzere, birbirini geçmeye çalışan yolcu otobüslerinin, kamyonların, TIR’ların yan yana kopmuş geldikleri, koltuğunu hafif arkaya yatırmış, yola ve öbür araçlara yutması gereken besinler veya aşması gereken engeller, yolculuğa bilgisayar oyunu muamelesi yapan şampiyonların düşüncesizlik ve dangıllık yarışına girdiği yerler işte. (Şimdi buradan, partilerarası parti olan müteahhitler partisi, günde otuz-kırk arabanın geçtiği, araçların sekiz-on kilometre aralıkla bomboş sahada seyrettiği duble yolların yararına ve lüzumuna dair gerekçe üretmez umarım. Çünkü insanın geçtiği yerle ilişkisini kesen otoyol da başlıbaşına, “otomobil” denen zararlının zararlarını katmerlendiren bir ortam.) Şehirlerarası karayollarındaki hayat başka, şehir içlerindeki kaos başka. İkisinin ortak yönü, bireyin başkalarının da yaşadığı yerde kendini konumlandırışı ve ötekilerle ilişkisinde.

 

Sen ve canavarlar

Bilgisayar oyunu benzetmesini hoşluk olsun diye yapmadım. Sahiden de, toplumumuzda direksiyona oturan insanın “psikolojisi” önemli sosyolojik sorunlara ışık tutan bir etken. Sürücü, zihninde bir GPS ekranı yaratıyor, rotası kolayca ayırt edilebilecek renkte, onu görüyor, başka her şey silik sarı, beyaz, adeta yok. Fakat oyunun esas sürprizini yaratan canavarlar” ekranda gözükmüyor. Karşıdan geliyorlar, yan yollardan çıkıyorlar, duruyorlar, kalkıyorlar, seni geçiyorlar, geçmeni engelliyorlar, vs.. Ayrıca birden yola fırlayan, karşıdan karşıya koşan yayalar var. Onlara da çarpmaman lazım. Bunları geçtikçe, engelleri aştıkça puanları kazanıyor, başarılı olursan bir üst level’a geçiyorsun. Ortalama sürücümüzün yoldaki başka herkese yaptığı muamele bu.

 

Canavarların aralıklı olarak karşımıza çıktığı, görece rahat, bir kısmında tek başımıza araç sürdüğümüz şehirlerarası yollarda otomobil sürücüleri, aptalca işgüzarlıklar veya büyük hatalar yapmazlarsa genellikle level’ı tamamlıyorlar. “Aynı aileden yedi kişi…” haberlerine artık daha seyrek rastlıyoruz. Şüphesiz, şehirlerarası karayollarında karşılaşılan canavarların otomobille değil ciple bile baş edilemeyecek büyüklükte ve güçte oluşu, tafrası bol büyükşehir şoförünü de sindiriyor ve kazaları azaltıyor. Kaza oldu mu da, işte, fena oluyor.

 

Fakat şehiriçlerinde bambaşka âlem var. Şehirlerarası yolda beş dakikada iki hareket gerekiyorsa, şehiriçinde oran beş saniyede ikiye çıkıyor. O büyük kargaşayı meydana getiren etkenlerin bazıları sahiden nesnel, teknik ve doğru dürüst tasarım, planlama ve disiplinle çözülebilecek işler. Mesela şehrin yollarının ortalama genişliği ile trafiğe çıkmasına izin verilecek araçların genişliği arasında bir râbıta olması gerekirken, geniş kamyonetler, minibüsler ve ciplerin bolca bulunması, son derece gereksiz tıkanıklıklara yol açabiliyor.

 

Şehrin kaldırabileceği araç sayısı diye bir sınırın olması gerekirken, bütün politikası daha fazla araba sattırmaya ve yol inşaatı ihalesi dağıtmaya endeksli yönetimler, şehirleri bilerek boğuyorlar. Yönetenlerin araçlarının geçiş üstünlüğü olması onları bu konuda daha sorumsuz davranmaya sevk ediyor; dahası, herkes beklerken geçmenin verdiği ayrıcalık zevkini tattıklarından ve bu bir çeşit bağımlılık yarattığından, araç sayısının ve hiç değilse şehir merkezlerinde özel otomobillerin girebileceği cadde ve sokakların sınırlanması onlara anarşist fantezi gibi görünüyor.

 

Burada, toplu ulaşımı komünistlik gibi gören, araba satışından da çıkar sağlayan sağcı Türk siyasetçisinin yıllar yılı bütün bu işlerde belirleyici mevkide oluşunun rolünü teşhis etmemek imkânsız. Toplu ulaşım kolay, rahat, ucuz ve azıcık konforlu olabilse işler çok değişirdi. Hem insanların birarada yaşama bilinci, birbirine saygısı mecburen gelişirdi hem de petrole harcanan para kim bilir ne kadar azalırdı.

 

Birarada yaşanan yer

Eksene dönelim. Şehirlerdeki trafik sorununu yaratan, araç sayısının oransız fazlalığı, yolların darlığı ve merkezî semtlerde genişletme imkanının bulunmayışı gibi yapısal nedenleri bir kenara koyalım. Birçok işlek cadde ve sokakta trafik tıkanıklığının temel sebebi, otomobillerin sıra sıra park edilmesi. Kimi yerde, beş şerit genişliğindeki yolu tek şeride indirecek şekilde, iki sıra, üç sıra park edilmiş otomobiller, tıkandığında başka yolların da tıkanmasına yol açan, kritik cadde ve sokakları aşılması imkansız engeller haline getiriyor. Onyıllar boyunca, çok katlı bina yapılıyorsa otomobiller için park yerinin de bu binanın altında vs. bulunması kadar basit bir kuralın gerekli görülmemesi buradaki temel sebep. Bir ülkeyi ya da şehri yöneten insanların, araç sayısının yıllık artışına bakarak, “şuraya şuraya şu kadar katlı şu kadar bina yapılırsa üç sene, beş sene sonra şu yol şu hale gelecek” hesabı yapması hiç zor değil. Ama yapılmadı, yapmadılar. Çünkü iki temel güdü, hüküm sahiplerinin kararlarına yön verdi: Daha çok inşaat ve daha çok araba satışı. Şehirlere asla insanların birarada yaşadığı yer gözüyle bakılmadı.

 

Öte yandan, insanlar da böyle bakmadı. Evini çiçek gibi tutup dolu tablayı pencereden dışarı dökme kültürünün sokaktaki uzantısı, bastığın yeri kendinin saymama, nefes aldığın yeşil piknik alanını çöplüğe çevirme, yaşadığın yeri başkalarıyla paylaşıyor olmanın anlamına ısrarla uzak durma oldu. Kamusal alanın yokluğundan söz ediyoruz yani yine. Bunda baş sorumlu elbette devlettir. Ülkenin kendisinin olduğuna, vatandaşın vatandaş değil “millî güç unsuru” olduğuna iman etmiş devlet. Kamusal alana sahip çıkmaya kalkanı perişan eden devlet.

 

Birarada yaşamanın sivil kültürü oluşmayınca, sana aitliği tescillenmemiş her alandan ne koparsan kâr oluyor. Trafikte yaşanan bencillik ve dangıllığın köklü zemini var yani. Çoğunuz karşılaşmışsınızdır: kendi geçemeyeceği halde hamle edip senin geçişini önler sürücü. Sen geçersen kaybedeceği bir şey olduğunu sanır. Çünkü kamusal alan olması gereken şey, herkesin parça koparıp eve götürdüğü bir yağma nesnesi. Devletin malı deniz…

 

Hani, neymiş devletin malı? Yok öyle bir şey. Ama yerine de bir şey yok. Kamusal alan diye bir kavramı tanısaydık zaten hakkımız hukukumuz da olurdu. Fakat bu düşüncesizlik, saygısızlık, başkalarının hakkından tırtıklama gibi imkanları elimizden alırdı. Yol vermek, paylaşmak, saygı göstermek durumunda kalırdık.

 

Tanımadığımız kavramlar

Dolayısıyla, trafik sorununa yol açan aslî nedenlerden biri teknik-yapısal ise, öbürü, daha yaygını, daha zararlısı, kültürel-ideolojik. Ortak alan gibi bir kavramdan yoksun oluşun üzerine, başkalarının hakları kavramını tanımayış da ekleniyor. Ve işte, başkalarıyla temel ilişki, sırasını kapma, önüne geçme, safdışı bırakma, geçirmeme, yol vermeme gibi güzel şekillere bürünüyor.

 

Ve trafikte bu, haliyle gayet tehlikeli sonuçlar yaratıyor. Çünkü hayatın akışına kapılmayıp kendi yolunda rota tutturma hissiyle yapışılan, gelişmelere yön verir gibi çevrilen o direksiyon, basınca ivmenin kışkırttığı içgüdüsel zevki tattıran gaz pedalı, süspansiyonun verdiği konfor tadı, sürücünün hepten kendisiyle ve etrafındaki, kendi dar manası geniş dünyacığıyla meşgul olmasına yol açıyorlar. Canavarlar, engeller ve sen!.. Kliman, surround ses sistemin, tek elle kolayca tur attırabildiğin direksiyonun… ve yoluna çıkmış fuzulî canlılar. Aslında çarpa çarpa, eze eze, yıka yıka da ilerleyebilirsin ama puan kaybeder, üst level’a geçemezsin. Seni durduran bu. Başkalarının hakları değil.

 

Son yıllarda trafik sorununu ölümcülleştiren etkenlere bir de cep telefonları eklendi. İnanılmayacak, aklın almayacağı kadar çok sürücünün elinde cep telefonu. Koskocaman cipli kadınlar adamlar, teslimata çıkmış kamyon-kamyonet sürücüleri, belediye ve halk otobüsü şoförleri, taksi şoförleri, turist minibüsü sürücüleri… hepsi, herkes!

 

Elinde telefon olanları uzaktan teşhis edebiliyorum; bu mevzuda tecrübelerimi aktarmak isterdim, ama o kadar uzatmayayım artık. Sadece kendini var, başka herkesi ve her şeyi yok, var iseler de buna hakları yok saymanın ulaştığı aşama bu: telefona bakarak, karmaşalı kargaşalı, kalabalık şehirde araç kullanabileceğini vehmetme. Vatandaşlık fikrinin ve hissiyatının yokluğunu bundan âlâ ortaya koyabilecek gösterge zor bulunur. İnsan sahip olmadığı yeti ve gücü kendinde var sanan yegâne canlı ya!..

 

Trafik sorununu deştiğimizde ulaşacağımız yerle başka bütün toplumsal ve siyasî sorunlarımızın kaynağı aynı yer.

 

-----

Kapak Görseli: Alexander Grishin (Pixabay)



Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design