Anasayfa / Yazarlar / Demokrasinin toplu göçü: Macaristan ve Türkiye

02 Nisan

Demokrasinin toplu göçü: Macaristan ve Türkiye

Demokrasi sadece bir hukuki prosedürler toplamı değildir, olmamalıdır. Avrupa Birliği denilen proje bu yüzden vardır!


 
Türkiye’de KHK’lar ile üniversitelerden birçok muhalif akademisyen atılıp bölümlerin tek tek içi boşaltılırken, Macaristan’da da yabancı üniversitelere karşı bir yasa tasarısı hazırlandı ve son bir haftada aldığı tepkiler nedeniyle yasanın oylanması hızlandırıldı. Avrupa’da ve Amerika’da sağ ve baskıcı kanatların genel bir yükselişine tanıklık edilirken, üniversitelerin tasfiyesi herhalde bu yeni döneme ismini verecek, onun sembolü olacak. Türkiye ise tek-adam sultasına koşan yarışta birinciliği kimseye kaptırmıyor.
 
1989’dan sonra Macaristan
 
Macaristan, 1989’da Sovyet tip sosyalizmden, yani düşmek üzere olan Varşova Paktı’ndan ayrılalı beri çok partili, parlamentodaki sayıya göre kabine kuran, başbakanın milletvekilleri arasından dört yıllığına Ulusal Parlamento tarafından seçildiği parlamenter bir sistemle yönetiliyor. Seçim yöntemi oldukça karmaşık ve hem bölgesel yöntem hem de listeleme kullanılıyor.
 
Macaristan’ın liberalleşme ve sosyalizmden ayrılma sürecini belirleyen de seçimler oldu. Komünist liderler, sandık desteklerinin yüzde 15’lerde kalmasıyla hükümetten düştüler. Yeni hükümetin başa gelir gelmez seçim sistemini böylesine karmaşıklaştırması pek de anlaşılamaz değil, malum, ‘’şeytan’’ komünizmin geri gelmesinden korkuyorlar. Yunanistan’daki Albaylar Cuntası’nın ya da komünizmi ülkesinden temizlemeye and içmiş liberalleşme yanlısı diğer Güney Avrupa hükümetlerinin yaptığı gibi Macaristan’da komünistler sürgüne gönderilmiyor, katledilmiyor, komünist kesimde ayaklanmalar çıkmadığı için kanla bastırılamıyordu; bu metotların yerini seçim sisteminin düzenlenmesi alacaktı.
 
 
Usûl demokrasisi, haklar, hukuk
 
Çok uzundur ve uzun uzun tartışılan bir konu, ülkelerin demokrasi dönüşüm süreçleri ve bu demokrasilerin topluma yerleştirilme, derinleştirilme mücadeleleri. Belli standartları karşılayabilen demokrasiler, artık “yerleşik, kurumsallaşmış demokrasiler” kategorisine giriyor.
 
Fakat tabii ki, demokrasi ne demek, yerleşik ne demek?
 
Demokrasi, literatürde, ideolojik bir yapıdan ya da içerikten öte usule, şekle dair kabul edilir. Yani literatür der ki, bir ülkenin kendi hakkında ne karar verdiğine değil, nasıl karar verdiğine bakarız.
 
Demokratik olup olmadığını ancak kararların alınış şekillerine, hattâ bu kararları alan kişilerin seçilme biçimlerine göre tespit ederiz. Aynı şekilde demokrasinin kurumsallaşması için de belli kategoriler belirlenmiş, mesela vatandaşlığın ırka, dine, yaşa, cinsiyete, sınıfa, okur-yazarlığa ve bunun gibi kategorilere bakmadan verilmesi, seçme seçilme hakkındaki minimum kısıtlamalar, seçimlerin belli aralıklarla, özgürce, ‘’adil’’ ve dürüstçe yapılması gibi.
 
Fakat işte yine devletlerin meşruiyeti ile ilgili hukukî pozitivizm ve doğal hukuk karşıtlığına düşüyoruz ister istemez. Hukukî pozitivizmin sunduğu yöntem, hukukun geçerliliğini kuralların birbirine, temelden tepeye kadar, hiyerarşik olarak uygunluğuna bağlar. Yani bu yaklaşım diyor ki, en alttaki kural, bir üstündekine, o da bir üstündekine, hepsi kendi üstündekilere ve dolayısıyla en tepedeki anayasaya ve anayasanın da kendinden belirli konularda daha üstün belirlediği uluslararası sözleşmelere uygun olmalıdır.
 
Dolayısıyla içerik önemli değildir. Hukukî pozitivizm bunu, yönetimin ve devletin meşruiyeti ile ilgili söylüyor. Ortaya koyulan anayasanın kalbinin, diğer her şeyin yapılıp ediliş şeklini belirleyeceği varsayılıyor. Bu tartışmayı alıp bir demokratik olabilme kriterleri listesine taşıyalım.
 
Önemli olan sadece usûl olabilir mi? Yani doğru şekilde yapılan seçimlerle başa gelmiş bir yönetimin yaptıklarının tamamı meşru mudur? Veya kanunlarda belirtilmiş çoğunlukların mahkemelerde, meclislerde, komisyonlarda sağlanmasıyla, isteyen istediğini yapabilir mi?
 
Hukukî pozitivizmin temel metinlerini oluşturan Hart diyor ki, bir hukuk sisteminde haklardan bahsedebilmek için, kuralla ahlâk arasında bir bağ olmalıdır. Ve Hart’a göre böyle bir bağ yoktur.
 
Yeri gelmişken, bir alternatif görüş önereyim, modern zamanın doğal hukukçusu diye bilinir: Lon Fuller. 1978’de vefat etmiş hukuk felsefecisi, yıllar boyunca Harvard Üniversitesi’nde profesörlük yaptı. Hukukî pozitivizmin atası Hart ile de kavgası, akademik camiada meşhurdur; tüm bu “hukukun temeli nedir?” sorusuna modern dünyada verilen cevapların da altyapısını hazırlar. Fuller, Alman mahkemelerinin doğal hukuk yaklaşımını savunur. Şöyle ki: Eğer bir hukuk sistemi kötü şeye yönelmiş ise, geçerli değildir.
 
Yani Fuller’a göre Nazi sistemi geçersizdi. Yasalar sadece yapım süreçleri itibariyle “iyi ve âdil” olmakla yükümlü değildir, aynı zamanda yasaların ruhunun iyi ve âdil olması gerekir.
 
En zor konuya burada temas ediyoruz işte: Tamam her şey süper de, kimin iyisi, kimin adaleti? Demokrasinin öncelikle usûle indirgenmesi biraz da bu nedenle.
 
 
Macaristan ve Orta Avrupa Üniversitesi
 
Macaristan’ın yerleşik demokrasisine gelince... Macaristan’ın “mültecileri istiyor musunuz, istemiyor musunuz,” diye bir referandum yaptığını da burada hatırlamak gerekir herhalde. Hani bunun kendi kabul ettiği Avrupa Birliği ile imzalanan anlaşmalara ve AB kotaları çerçevesinde kendisine düşen göreve aykırı olduğunu geçiyorum, “milletin iradesine” dayanan bir referandum üzerinden meşrulaştırılması, usûl demokrasisinin bize nereye geldiğini gösterebilir. Demokrasiyi bilmem ama Macaristan’ın geldiği nokta, mültecileri almamak için sınırlarına duvar çekmek oldu.
 
Bakın Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz konu hakkında ne demiş: “Macaristan’ın AB içerisindeki dağıtım planına göre sadece bin üç yüz sığınmacı alması gerekiyordu. Bunu referanduma götürmek tehlikeli bir oyun,” ve devam etmiş, “[Macaristan Başbakanı Victor] Orban, Macaristan’ın da katkısıyla yapılan Avrupa Birliği mevzuatının yasallığını tartışmaya açıyor, AB temel değerlerini ihlal ediyor.” Dikkat: Temel değerler.
 
Dönelim Orta Avrupa Üniversitesi’ne. George Soros’un 1991’de kurduğu üniversite Budapeşte’de, yüksek öğretim (lisans dışı) veriyor ve kütüphanesiyle, Türkiye’de artık çalışmaya izin çıkmayan programlarıyla, 25 yıldır özellikle post-komünist ülkeleri global akademik dünyaya bağlamasıyla iyi bir yer. Üniversitenin akademideki genel ünü, “demokrasiyi savunmak için kurulmuş üniversite” olarak geçiyor.
 
Geçtiğimiz günlerde Macaristan’da hükümetin, yabancı üniversitelerin faaliyetini sınırlandıracak bir yasa tasarısı gündeme geldi. Tasarıya karşı üniversitelerde yapılan gösterilere cevaben Orban’ın yaptığı, tasarının görüşülme sürecini hızlandırmak oldu. Tasarıya göre “yabancı ülkede faaliyet gösterebilmeleri için anavatanlarında kampüsü bulunması ve hükümetler arası bir anlaşma” zorunlu.
 
Orta Avrupa Üniversitesi ise ABD’nin New York eyaletinde kurulmuş ve kayıtlı fakat orada bir kampüsü yok. Yani, Orta Avrupa Üniversitesi’nin Budapeşte’de çalışmalarına devam edebilmesi için, Amerika Başkanı Donald Trump ile Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın bir anlaşma imzalaması ve üniversitenin New York’ta gelecek şubata kadar bir kampüs açması gerekiyor.
 
Trump da, Orban da Soros’a her şekilde karşı olduğundan, bu konuda bir anlaşma yapmak için zaman ayırmaları pek muhtemel değil. Düşünün, Soros, Trump için şöyle demişti: “Bir sahtekâr ve diktatörlüğe özenen politik bir dolandırıcı.” Orban ise, mülteciler konusu başta olmak üzere Donald Trump’ı destekliyor.
 
Üniversitenin rektörü Michael Ignatieff, şöyle demiş: “Eğitim verme özgürlüğü, öğretim üyesi istihdamına özgürlük, öğrenci seçiminde özgürlük olmadığı müddetçe Avrupa’nın hiçbir yerinde özgür bir üniversite idare edemezsiniz. Ve bu yasa hükümete bütün bunlar üzerinde sınırlama hakkı veriyor.”
 
Macaristan ve Türkiye
 
Şimdi, bir bakınca, yukarıda anlattığım demokrasi temelleri ve özellikle usûl ile içerik ayrımı üzerine kurulu demokrasi şartları ile bütün bunlar uyumlu mu? Bu, demokrasiyi gerçekten nasıl algıladığınızla ilgilidir ve bu sorunun cevabını çok farklı şekillerde verebilirsiniz.
 
Uyumlu diyebilirsiniz, çünkü yasalara uygun şekillerde, kuralların öngördüğü çoğunluklar sağlanarak müdahaleler yapılmıştır. Ama Martin Schulz’un söylediğine dönelim: Temel değerlere aykırı. O zaman, demokrasi, Avrupa’da sadece yönetim biçimi değil—ya da olmamalı. Rektör Ignatieff’in cevabında söylemeye çalıştığı da, Schulz ile aynı: Demokrasi sadece bir demokratik yöntemlerle seçimler ve hukuki prosedürler toplamı değildir, olmamalıdır. Başka ilkelere hizmet etmelidir. Avrupa Birliği denilen proje bu yüzden vardır! İlkelerimiz birdir... Birdirbir!
 
Kazın ayağı öyle değil, tabii. Demokrasiyi demokratik ilkelere dayandırmak istediğiniz zaman, aynı “kimin iyisi, âdili?” sorusu gibi “kimin demokrasisi?” sorusuyla da yüzleşmek zorunda kalırsınız.
 
Macaristan’la karşılaştırdığımızda durum Türkiye’de daha vahim. Türkiye’nin içeriksel ya da demokratik, herhangi bir şekilde “yerleşik bir demokrasi” olma yolundan üç beş sene içinde döndüğüne, hızla kişi kültünün literatürdeki tanımlarını karşılamaya başladığına tanıklık ediyoruz.
 
Öncelikle, âdil, dürüst ve kimsenin seçme ve seçilme hakkının kısıtlanmadığı bir seçim sistemine bile sahip değil Türkiye. Bir partinin parlamentodaki yokluğunu garanti altına alıp yeni anayasanın onaylanması sürecini bu şekilde kotarmak, demokrasinin, şekli, biçimsel gereklerini bile yerine getirmiyor.
 
Seçme ve seçilme, politika yapma hakkının kısıtları insanın kendi özellikleri itibariyle kalktı, fakat Türkiye Cumhuriyeti alternatif yeni bir kriter inşa etti: Vatana ihanet. İfade özgürlüğü, teröre dönüştü; terör de yeni baskı unsuruna. Demokratik toplumlar seviyesinde artık tabii ki açıktan “din dil ırk” diyemez, çok hafifletilmiş bir halde “Sünni-Alevi, Kürt-Türk” diyebilse de, hukuk dışı baskı ve yaptırımlara devam etse de hukuki olarak böyle bir şeyi temellendiremez. O zaman, ne yapar? Kendi demokrasisini yaratır, kendi yasalarını koymak için demokrasinin sunduğu tüm yollardan faydalanır.
 
Demokrasinin bir şekilde devam edebilmesi için, gittikçe zorbalığın artmaması için hukukî pozitivizmden bir noktada ödün verip adaletli ya da iyi gibi herkesin kendi vicdanına kalmış kelimelerle devam etmeye çalışmak, Avrupa’ya da Türkiye’ye de iyi gelmedi. Lakin, faşist ve baskıcı rejimler, demokrasilerde de kuralları da uygulamaları istediği gibi dönüştürüp değiştirebiliyorlar. Unutmayalım ki, anahtar bir güç var burada, hem taraflarında hem karşılarında: tedirgin ve agresif kalabalıklar...
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design