Anasayfa / Yazarlar / Hatt-ı müdafaanın askeri: Linç

25 Haziran

Hatt-ı müdafaanın askeri: Linç

Devletin şiddet tekeli, sadece ve sadece hukukun üstünlüğü bunu mümkün kılıyorsa sağlanabilir


Bir süre önce Sakarya’da Suriyeli işçiler linç edildi. Mart sonunda Urfa’da Suriyeli sanılan bir vatandaşa kalabalık bir güruh saldırdı; grup hızını alamayıp Suriyelilerin iş yerlerine zarar verdi. Linç, Türkiye tarihinde önemli bir yerde duruyor. Özellikle linç edenlerin değil edilenlerin gözaltına alınmasının bir gelenek haline geldiği, Bursa’da bir onur yürüyüşünün “linç ederiz” tehdidiyle engellendiği bir yerden bahsediyoruz. Linçin nedeni, vigilante iddiası altında aslında “farkı olanı farklı olduğu için cezalandırmaktır”. Yani, kendisini kanun adamı yerine koyup hukuk uygulayıcılığına soyunan vigilantenin aksine linç kitlesi, farklı düşünene, farklı yaşayana ve farklı hissedene karşı harekete geçer; ama ne yazık ki hep bir kanun varlığıyla beslenir, arkalanır.
 
Modern devlet yapbozu, ya da daha doğrusu Leviathan’ı, her şeyi hukukun üstünlüğü ilkesiyle mümkün kılınmıştır. Yani Thomas Hobbes’un bir elinde yasa bir elinde kılıç bulunan bir canavar olarak devleti tasvir etmesi, sadece bir edebî latife değildir, çok önemli bir illüstrasyondur. Devletin şiddet tekeli, sadece ve sadece hukukun üstünlüğü bunu mümkün kılıyorsa sağlanabilir. Veya, en azından dış görünüşte böyledir. Çünkü modern devletin bir kuruluş iddiası vardır, Max Weber bunu devletin şiddet tekeli olarak anlatır. Yani modern bir devlette, devlet ve devletin bu yetkisini devrettiği organları ve kuvvetleri dışında kimse kimseye şiddet uygulayamaz.
 
O zaman bir modern devlet altında gerçekleşen linçler, nasıl oluyor da hâlâ gerçekleşebiliyor? Daha doğrusu modern devlet olma iddiasındaki Türkiye’de linçler neye hizmet ediyor?
 
Örneklendirmek açısından iki hikâye anlatacağım. Biri Scottsboro’da 1931 yılında geçer ve kanun ve devlet yoluyla linçin temellerini atar. İkincisi de, devletin göz yumarak izin verdiği linçlerdir. Yapılan linç kanunsuzdur fakat cezasız bırakıldığında icazet verilir.
 
Scottsboro’da neler yaşanmıştı?
 
Scottsboro Alabama’da bir kasabadır. 1931 yılında yaşları on üç ile on dokuz arasında değişen dokuz siyahî genç, trende beyaz bir Amerikalı kadına tecavüz etmekle suçlandı ve böylece 2013 yılına kadar yankıları sürecek ve dokuz çocuktan sekizinin idam cezasına çarptırılmasıyla sonuçlanacak dava başlamış oldu.  Bu sekiz genç, trene binmeden önce birbirlerini tanımıyorlardı ve iş aramak için kendi kasabalarından uzaklaşıyorlardı.
 
Trende siyahîler ve beyazlar arasında kavga çıktı ve beyazların eşsiz üstünlüğü tabii ki galip geldi. Trenden atlayan siyahlar tutuklamadan ve diğer suçlamalardan kurtuldu; trende kalan tüm siyahiler tutuklandı. O kargaşa içinde Price ve Bates adlı iki genç beyaz kadın, kendilerine trende tecavüz edildiğinden şikâyetçi oldu. Mahkemede bu gençler suçlu bulundu. Kadınlardan biri daha sonra kendi iddiasının yalan olduğunu ve çeşitli beyaz erkekler tarafından böyle bir yalan iddiada bulunmaya itildiğini açıklasa da, ne cezalar düştü, ne kamuoyunda bir şey fark etti.
 
Herhalde Amerika’nın güney eyaletlerinde, özellikle ırkçılığın çok yükseldiği bir dönemde, kölelik kurumu üzerinden para kazanan toprak sahiplerinin bu olayı çok büyük bir hevesle ve hırsla benimsediğini söylemeye gerek yok.
 
Scottsboro, 1931 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde, kanunî linç dediğimiz devletin hukuku eliyle linçin tanımlanmasını sağlayan olaydır. Bu, bir. İkincisi de, linç suçlaması ve temaları hep aynıdır: Namus, hijyen, kamu düzeni. Bu yabancılar (genellikle siyahîler) öncelikle kültürleri gereği pistir ve pis yaşarlar; ikincisi tertemiz ve eğitimli beyazların kadınlarına ve kızlarına tecavüz ederler; üçüncüsü de toplumun kurallarına kesinlikle uymadıkları için kamu güvenliğini tehdit ederler. (Bu arada, mart sonunda Sakarya’da gerçekleşen linçin sebebini olaya tanık olan bir işçi şöyle açıklamış: “Suriyeliler kavga çıkarmış, kadınlara laf atıyorlarmış.”)
 
 
Burası Teksas mı?
 
Biz de, linçlerle ilgili konuşurken, herkesin birbirinin cezasını kendi verdiğini, hukukun olmadığını ya da olsa bile işlemediğini anlatırken Burası Teksas mı? diyoruz ya... İşte o Teksas, aslında fark etmeden linç ile ilgili birçok cevabı bize sunuyor. Teksas’ın o bahsettiğimiz Teksas olduğu zamana dönersek karşımızda ilk bakışta gördüğümüz tablo, devlet otoritesinin, hukukunun ve cezaî uygulamalarının tam olarak ve gerektiğince tesis edilemediği ve/veya uygulanamadığı bir yeri tasvir ediyor.
 
Teksas bu anlamda iyi bir örnek—devlet otoritesinin tesis edilememesinin nedenlerinden en önemlisini de gözler önüne serer: Fetih ve işgal amacıyla ilerlemiş misyonerlerin yerleştiği sınır bölgesi olduğu için, neyle karşılaşacağını bilemeyen fatihlerin bir şekilde (hangi ve ne şekilde olursa olsun) bir çeşit düzeni sağlamak ile görevlendirildikleri için kullanabilecekleri her türlü kuvveti kullandığı bir alan.
 
Neden 1931 Scottsboro’sundan da geriye gittim ve sınır devletçiği Teksas’tan bahsediyorum? Teorisini biraz daha açmak için şöyle bir tasavvur yapalım: Öyle bir yer düşünün ki, devletin sınırı. İster yerli olsun, ister savaşamaz durumda, ister dini savaşmaya elvermiyor olsun ister özgürlük savaşçısı, sınırın dışında düşman var. Siz oraya işgal etmek için gitmişsiniz, giderken bir yerleşim kurmak, istihdam alanı yaratmak ve ülke sınırlarını coğrafi olarak genişletirken vazgeçilemeyecek tesisler kurmayı da ihmal etmemişsiniz. Böylece, bu vazgeçilemez tesislerde yerli halkı çalıştırma amacı güdüyorsunuz, sınır dışındaki düşmanı en nihayetinde satın almak amacınız. Eğer olmazsa, fabrikalarınızda, atölyelerinizde ve tarlalarınızda çalışan bu dışarlıklılar sorun çıkarırsa ya da beraberinizde götürdüğünüz hukuk kitaplarında yazanlara uymayan olursa diye öldürmekten kaçınmamışsınız. Fakat elinizde ne bu hukuku tesis edecek kadar kuvvet var, ne de toplu bir katliam yaparsanız ülke merkezine bir hesap verebilirsiniz. Hukuk üreten kurumlarınız da yavaş, bir mahkemeyle ve iki hakimle bütün yargılamayı yürütmeye çalışıyorsunuz. Kolluk kuvveti ve yeter miktar asker olmadan hukuku nasıl uygulayacaksınız?
 
Linç kelimesinin ortaya çıkış hikâyelerinden biri 1700’ün ilk yarısında Hâkim Charles Lynch’ten bahseder. Hakim Lynch Virginia eyaletinin batı sınırlarından birinde hâkimlik yapar. Sınır ötesindeki düşmanı (aslında tarlalarında artık kullanamadığı köleleri) İngiliz yanlısı ve kendisinin mensup olduğu Bedford County’e karşı işbirlikçilik ile suçlar ve yukarıda sorduğumuz soruya, yani “yeter miktar asker olmadan hukuk nasıl uygulanacak?” sorusuna bir çözüm bulur: Açık yetki verilmese de izin verilen, yaptıklarına göz yumulan adalet dağıtıcıları ve suçlular. Lynch’in Hukuku da böylece linç pratiğinin çok bilinen tanımına temel oluşturur.
 
 
Türkiye’de linç
 
“Peki Türkiye Cumhuriyeti devleti, nasıl linçlere izin veriyor?” sorusu, Scottsboro ve sınır kenti Teksas’la birleştirmek adına önemli bir soru.
 
Çünkü Türkiye Cumhuriyet devleti, düşmanlar ve düşmanlık üzerine kurulmuş bir sınır devleti. Sadece coğrafî olarak bir sınır devleti de değil. Devlet, kendi içinde yöntemsel, kurumsal ve fikirsel sınırlara sahip. Ülke içinde ülke değil bu.
 
Belki de Türkiye Cumhuriyeti’ni ve vatandaşlarını tam bu nedenle ikiye bölmeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti, kanlı tarihi, korku ve baskı politikalarının nedeni üzerine düşünürken, kendimizi onun bir parçası olarak görmekten belki de artık vazgeçmeliyiz. Türkiye Cumhuriyeti’ni bu anlamda sadece coğrafî bir bütünlük (ki o bile yok) iddiasındaki bir totaliter rejim olarak değil, sınırlarını daha soyut bir takım parametrelerle belirlenmiş bir ülke olarak anlamaya çalışmalıyız. Öyle ki, bir tarafta gerçek Türkiye Cumhuriyeti var, ister Kemalist olsun ister İslamcı, ister pragmatist olsun ister ahlakçı, o dönemde hangi ideolojiyle yönetiliyorsa yönetilsin kendi sınırlarını çok net belirleyen bir devlet. Kendi içinde bu anlamda dönüşen, devinen ve değişen bir dinamik devlet. Kendi müritleri, yandaşları, takipçileri var ve işte, asıl Türkiye Cumhuriyet vatandaşları bunlar. Boşuna değil yüzde elli konsensüs.
 
O zaman, bu sınırların dışında olan her şey, düşman. Ve bu düşmanlara karşı, hukuk yetmediğinde güç ile, güç yetmediğinde kendi vatandaşları ile saldırmakta sorun görmüyor. Biz, bu cumhuriyetin birer vatandaşı, birer parçası değiliz—ve bu nedenle artık bizim olan ile kavga etmek yerine, bizim olmayan ile kavga etmeye başlamalıyız.
 
Bu açıdan Türkiye Cumhuriyeti, Teksas’tan ya da Scottsboro’dan çok da farklı değil, neden olsun ki? Bir sınır devletçiğinin her türlü özelliğini gösteriyor.
 
Kendi vatandaşları kendi ikincil vatandaşlarını, aynı Scottsboro’da ve belki de kolonilerdeki yerlilerin suçlanmasında olduğu gibi, “namus-hijyen-kamu düzeni” üçlemesine dayanarak linç ederken devlet, olduğu yerde oturuyor, herhangi bir kolluk işlemi, hukukî işlem yapmadığı gibi kafasını diğer tarafa çeviriyor. Zorla Atatürk büstü öptürülen adamdan tutun da, mahallede işlerini büyütmeye ve esnafın gelirine ortak olmaya başlayan Suriyelilerin, Mudanya’da Ramazan zamanı oruç tutmayıp bir de üzerine yemek yiyen iki kişinin, Erzurum’da oruçluların karşısında sigara içen kadının, otelde yakılanların, 1955 İstanbul Pogromu’nun karşısında, linçin Tanıl Bora’nın dediği gibi bir medeniyet kaybı olmadığını, aksine devlet teşkilatlanmasında gayet etkili kullanılan bir toplumsal kontrol aracı olduğunu görüyoruz.
 
Sadece Türkiye’de mi, yoksa dara düşen tüm ülkelerin iktidarları aynısını mı yapıyor, herhalde örnekler üzerinden tekrar incelemek gerekir. Fakat bakın Stefan Jonsson kendisiyle yaptığımız söyleşide ne demişti:
 
“Avrupa’da, Avrupalı olmayanlara karşı gaddarlık ve insanlıktan çıkarma pratikleri, bu insanların toplama kamplarına yerleştirildiği ve hapsedildiği bir seviyeye geldi ve çok da kamusal bir itiraz bulunmuyor. Bu ülkelerdeki otoritelerden birinin sağ kanat militanların ya da vigilante gruplarının bu kamplara girerek istediklerini yapmasını görmezlikten gelmesi, yani izin vermesi an meselesi. O zaman çok kötü şeyler olacak. Ve bunun yakın zamanda vuku bulacağına inanıyorum. Hiçbir hükümet bunun sorumluluğunu almayacak fakat gerçekleşmesine izin verecekler. Sorumlu otoriteler sorumluluğu reddedecekler ve failleri lanetleyerek gösteriş için yargılamalar yapacaklar. Fakat bunun olmasına izin verecek olanlar da kendileri.”
 
Sonuçta, Selçuk Candansayar’ın da söylediği gibi, unutmamak gerekir linç eyleminin hedef kitlesi linç edilenlerin yanında, linçlere tanık olanlardır.
 
 
 
 
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?
?
?

P24’E YAZIN

Proje ve çalışmalarımızla
ilgili düşünce, öneri
ve görüşlerinizi
bize buradan iletebilirsiniz.

FİKRİNİ PAYLAŞ
P24’E YAZIN
Proje ve çalışmalarımızla ilgili düşünce, öneri ve görüşlerinizi bize buradan iletebilirsiniz.

Fikrini paylaş >>
© TUM HAKLARI SAKLIDIR.

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design