Anasayfa / Yazarlar / Post-rasyonel dönem: Mantığın askıya alındığı karanlık çağ

09 Temmuz

Post-rasyonel dönem: Mantığın askıya alındığı karanlık çağ

Tamamen gerçeğe aykırı bir senaryo yazılıyor ve insanların hayatları bu senaryo üzerinden karartılıyor


 
Çarşamba günü akşam saatlerinde bir haber geldi. "Ada'da insan hakları savunucuları arkadaşlarımız gözaltına alınmış, bilgi edinmeye çalışıyoruz". Önce bir afalladım; sonra aklıma ilk gelen, "Ada, Büyükada olmalı... Eyvah". Neden "eyvah" çünkü artık "subliminal mesaj" döneminde yaşıyoruz. "Büyükada'da toplantı yapmak" gibi de bir suç uydurulabilir.

15 Temmuz darbe girişimi öncesi ve esnasında, Türkiye'den ve ABD'den bir grup akademisyen ve düşünce kuruluşu uzmanının Büyükada'da toplantı düzenlediği ve "darbe girişimini kumanda ettiği" yazılıp çizilmişti hatırlarsınız. O toplantıya katılanların önemli bir kısmı da, hükümete yakın isimlerdi üstelik... Ancak, bu haber aylarca ortada dolaşmış ve tüm katılımcıları ağır ithamların getirdiği tehdit ile yaşatmıştı. Toplantıya katılanlar, gözaltına alınmadılar. Ancak, "Büyükada'nın hayaleti" bugüne kadar geldi.

Darbe girişiminden yaklaşık bir yıl sonra, Türkiye dışından katılımcıların da olduğu bir toplantıyı Büyükada'da gerçekleştirmek de suçlanmaya yetip de artabilirdi bile...

"Büyükada", 16 Nisan referandumundan önce de, "Mas'ada'kiler" başlıklı şöyle bir haberin malzemesi olmuştu:

"Vaiz lobisi, faiz lobisi, terör lobisi kol kola verdi. Türkiye'yi hedef seçti. Bu ittifak son olarak 15 Temmuz'daki kalleş darbe girişimini düzenledi. TSK'nın içindeki FETÖ cuntası darbeye yeltendi. Kahraman Türk milleti bu hainlere haddini bildirdi. Tüm bunlar olurken, Büyükada'da kan lobisi ellerini ovuşturarak gecenin sonunu beklemekteydi. Aralarında Amerikan İstihbarat Servisi CIA'da görevli olan ABD'li profesör Henri Barkey'in de bulunduğu 17 isim, Büyükada'da 1919'daki işgal günlerinde İngiliz Ordu Karargâhı olarak kullanılan Splendid Otel'de bir araya gelmişti. Büyükada yine karanlık bir buluşmaya ev sahipliği yaptı! İki ABD’li, iki Alman ve bir İngiliz ajan, bir yalıda düzenlenen buluşmaya katıldı. Masada 8 Türk akademisyen ile birlikte STK temsilcileri de vardı! Konu ise üst aklın yönettiği ‘Hayır’ kampanyasıydı....

İşte bu toplantının bir benzerinin daha yapıldığı belirlendi. TAKVİM'in edindiği bilgilere göre iki ABD'li, iki Alman ve bir İngiliz ajanı İstanbul'a geldi. Ardından tekneyle Büyükada'ya geçti. Bu ajanlara 8 yerli akademisyen ile Sivil Toplum Kuruluşu temsilcileri de eşlik etti! Karanlık toplantı için adres olarak da daha önce bir Rum'a ait olan ardından bir Ermeni tarafından satın alınan bir yalı seçildi..

Masadaki gündem maddesi ise 'Hayır' kampanyasına verilecek destekti. Karanlık masada toplanan bu ekip, kanlı 'Hayır' planlarını uygulamak için her türlü plana destek vereceklerini belirtti. Casuslarla bir araya gelen Türkler'in ise ABDAlmanya ve İngiltere adına Türkiye'de faaliyet gösteren dernekler ile yardım kuruluşlarında görev alan isimler olduğu belirtildi. Toplantı bittikten sonra bu ekip daha sonra Heybeliada'ya geçti. Söz konusu kişilerin kimlik bilgilerinin tespit edildiği ve Ankara'da fotoğraf eşleştirmelerinin yapıldığı kaydedildi."

Bu ikinci toplantı, bir önceki kadar "gündem" yaratmamıştı. Sebep, toplantıya katılanların "Heybeliada'ya geçip", Büyükada'nın tılsımını bozması mıydı acaba?
İşte, insan hakları savunucuları çalışma arkadaşlarımın, dostlarımın, nerede nasıl gözaltına alındığını öğrendiğimde ilk aklımdan geçiverenler bunlar oldu. Tanıdıklar, çalışma arkadaşları, çok emindiler serbest bırakılacaklarına... Bense, "Eyvah" diye düşünüyordum, gözlerimin önünde yalan dolan "haberlerle" nasıl karalanacakları canlanıyordu.

Sorun onlarda değil; toplantılarında değil. Sorun bu devirde...

Türkiye'de artık "post-rasyonel" dönemde yaşıyoruz. Mantık askıda... Her günümüz ve gecemiz, televizyonda geceyarısından sonra yayınlanan "üç harfliler", "ecinniler", "iyi saatte olsunlar" dolu bir alacakaranlık kuşağı.

İnsanların, durduk yerde "cadı" diye itham edilip canlı canlı yakıldığı Engizisyon dönemlerinden çok farklı değil hâlimiz...

Keşke haksız çıksaydım. Ama öngörülerimin üzerinden birkaç saat geçmedi ki, tek kalemden çıktığı belli, basmakalıp haberler bütün medyayı sardı.

Örneğin Milliyet, "Büyükada'da yapılan toplantıya operasyon" ve Türkiye gazetesi de, "Büyükada'da yapılan çok gizli toplantı" diye duyuruyordu olan biteni. Tüm haberlerin sonunda da şu cümle vardı:

"Büyükada'da bir otelde, 15 Temmuz darbe girişiminin yapıldığı gün giriş yapan, çoğunluğu yabancı 17 kişilik grup, 2 gün boyunca toplantı yapmıştı.
Toplantıda CIA'ya çalışan ABD'li profesör Henri Barkey'in de bulunması dikkat çekmişti."

İnsan hakları savunucusu olan, tek ama tek işleri bu olan arkadaşlarımızın "suçu", Büyükada'da toplantı yapmak. Söz konusu toplantı, Türkiye'nin herhangi başka köşesinde yapılsa, sorun olmayacaktı. Çünkü kendilerinde veya toplantılarının içeriğinde bir "sorun" yok.
İnsanın içi sızlıyor.

Gözaltına alınan insan hakları savunucularının hemen hepsini tanıyor veya çalışmalarını biliyorum. Hepsi su gibi duru, hepsi "bembeyaz" sicili, tertemiz vicdanı, çok sağlam ilkeleri olan, "iyi insanlar". İyi insan olmanın ötesinde, insan hakları alanında, hukuki ve ilkesel perspektife son derece hâkim ve profesyonel kimseler. Hayattaki tek dertleri, Türkiye'de yaşayan herkesin eşit haklara sahip olması, herkes için insan haklarını Türkiye genelinde en üst düzeyde uygulanabilir kılmak. Hepsi, çok da büyük özverilerle, yaşamlarını insan hakları mücadelesine vakfetmişler.

Aralarından İlknur Üstün, Türkiye çapında ve ötesinde kadın hakları üzerine uzmanlaşan en deneyimli, gayretkeş isimlerden; çalışmalarına yakından tanıklık etme şansına eriştiğim biri. Önce KA-DER, sonra Kadın Koalisyonunda; Avrupa Kadın Lobisinde koordinatörlük yapmış bir isim. Türkiye'den ve Avrupa'dan, birbirlerinden çok farklı coğrafyalara ait, farklı yaklaşımlar ve kültürel kökenlere sahip sivil toplum örgütlerini, ortak ilkeler çerçevesinde buluşturmak ve beraber çalışmalarını sağlamak, sanıldığı kadar kolay bir iş değil. Ama İlknur, o son derece sakin, çok zarif tavrıyla, her sorunda ortakalştırarak çözüm bulan, çok donanımlı, yetenekli bir insan hakları savunucusudur.  Huzur veren ses tonu, yavaş yavaş ve tane tane konuşmasıyla serin sular serper insanın içine... Kadın hakları, toplumsal cinsiyet konusundaki bilgisi, konulara hakimiyeti, hep hayran bırakır insanı...

Nejat Taştan da beraber çalışma şansını yakaladığım diğer bir kıymetli isim. İnsan Hakları Derneği'nde (İHD) Genel Sekreter Yardımcılığında da bulunmuş, Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın (TİHV) kurucularından biri. Faili meçhul kurbanlarının toplu mezarlarını teşhise çıkmaktan engelli hakları için "Türkiye’de Engellilere Yönelik Ayrımcılık ve Hak İhlalleri Raporu"nun yazımına, insan hakları alanında birçok farklı konuda çalışmış, yüreği iyilik dolu bir insan. İlknur gibi, Nejat da hayatta tanıdığım en zarif, en kibar üsluba sahip insanlardandır. En gergin ortamları, dingin ama aynı zamanda neşeli tavırlarıyla yumuşatıverir. İnsan hakları prensipleri, ilkelerine tüm evrensel çerçevesiyle müthiş derece hakimdir. Adeta adalet terazisi gibi bir beyni vardır; haksızlığa kesinlikle dayanamaz, haksızlığa uğrayanı hep savunur.

Nejat, son birkaç yıldır, kurucusu olduğu Eşit Haklar Derneğinde, tüm Türkiye'nin ayrımcılıktan uzak yaşayabilmesi için sürekli yeni fikirler üretip duruyor. Örneğin, engellilerin seçimlerde sandığa erişimde yaşadığı sorunların çözülmesi gibi konuların peşinden koşar. Şimdi, böyle bir insana "darbeci" etiketi mi yapıştıracaklar?
Özlem Dalkıran, Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin (şimdiki Yurttaşlar Derneği) Mülteci Programı'nda koordinatörlük yapmış, yakından tanıdığım diğer bir insan hakları aktivisti. Kıpır kıpır, samimi, girgin bir insan olarak hemen göze çarpar. Özlem'in ve İdil Eser'in gözaltına alınmasıyla, bir ay önce de Yönetim Kurulu Başkanı Taner Kılıç'ın tutuklanmasıyla Amnesty International da (Uluslararası Af Örgütü) 50 yılı aşkın tarihinde, faaliyet gösterdiği 52 ülkenin hiçbirinde yaşamadığı bir durumla karşı karşıya kaldı. Zira, Af Örgütü'nün şimdiye kadar biri eski, diğer ikisi görev başında üç yöneticisi gözaltına alınmamış, tutuklanmamıştı.

Taner Kılıç, "Mülteci Hakları" alanında en yetkin ve canla başla çalışan insanlardandı; FETÖ'cü zannıyla hapse yollanıverdi...

Af Örgütü, özellikle mi hedefte diye düşünmeden edemiyor insan.

Özlem, Af Örgütü'nün Türkiye'deki kurucularından, kuruluşun Türkiye şubesinin başkanlığını iki dönem yaptı ve ayrıca bu şubenin basın sorumlusu oldu. İdil Eser ise, şu an Af Örgütü'nün Türkiye Başkanı. New York'ta Columbia Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunu, ardından Chicago Üniversitesinde Rus Tarihi çalışmış bir insan. Ankara'da kamuda da, yani devlet tarafından da çok iyi tanınır İdil Eser; zira, "Sivil-Toplum Kamu İşbirliği Projesinde" uzman olarak çalışmıştır. Avrupa Birliği Bakanlığının "sahibi" olduğu bir proje bu... Türkiye Cumhuriyeti'nin kabinesinde yer alan AB Bakanlığı, "ajanlar" ve "teröristlerle" mi çalışıyor?

En çok da devletin kendisi, tüm bu insanların "masumiyetinin" tanığı aslında. Sadece İdil Eser değil, tüm bu bahsettiğim isimler ve "Büyükadazede" olarak gözaltına alınan tüm insan hakları savunucuları, devletin vatandaşlara yaklaşımını daha "insanî" kılmak için mücadele vermiş ve devletle diyalogda olmuş, olmaya çalışmış isimler.
Tamamen gerçeğe aykırı bir senaryo yazılıyor ve insanların hayatları bu senaryo üzerinden karartılıyor. Evet, Türkiye tarihinde ilk kez yaşamıyoruz bunları; ancak, artık gerçeğin kırıntısının bile olması gerekmeden uydurulan senaryolarla insanların yargılanması, hapsedilmesi "istisna" değil, kaide haline geldi.
İnsan hakları ile hiç ilgilenmeyen veya "gözaltına alındılarsa vardır bir suçları" diyenler, şu aşağıda isimleri bulunan insanları bir düşünsün, aklından geçirsin bu haftasonu. Onlar, tecrit altında gözaltında, "Terör ile Mücadele" tarafından sorguda olacaklar.

Hiç unutmamak lazım ki, herkesin insan haklarına ihtiyacı olur..."Bana ne" diyen herkes, eğer "insanca" yaşamak istiyorsa, insan haklarına ihtiyaç duyar...Onun için, bu hak savunucularını yaşadıkları, aslında Türkiye'nin "insanlığını yok etmesinden" başka bir şey değildir.

Peki, insan hakları savunucularının hakkını kim savunacak? Yalnız mı bırakılacaklar? O zaman, "insanlık dışı koşullarda" bir Türkiye'de yaşamaya, bu koşulları hazırlayanlar, alkışlayanlar dahil; kim dayanabilecek?

 İdil Eser (Uluslararası Af Örgütü Türkiye Direktörü), İlknur Üstün (Kadın Koalisyonu), Nalan Erkem (Yurttaşlık Derneği), Özlem Dalkıran (Yurttaşlık Derneği), Günal Kurşun (İnsan Hakları Gündemi Derneği), Veli Acu (İnsan Hakları Gündemi Derneği), Nejat Taştan (Eşit Haklar İzleme Derneği), Şeyhmuz Özbekli (Hak İnisiyatifi), Ali Garawi (İnsan hakları eğitimcisi), Peter Steudtner (İnsan hakları eğitimcisi).

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design