Anasayfa / Yazarlar / Bir nekrodireniş eylemi olarak açlık grevi

11 Temmuz

Bir nekrodireniş eylemi olarak açlık grevi

Açlık grevleri 100. gününü çoktan doldurdu, ölüm bir hakikat olarak karşımızda duruyor


“Kadere teslim olun, devlete güvenin”[1]
AKP'li İnsan Hakları Komisyonu üyesi Said Yüce
“Ölüm orucu eylemi yapmanız konusunda
size ne gibi menfaatler sunulmaktadır” [2]
Tutuklama kararını veren T.C. savcısı
 
 
Mbembe’nin tartışmaya açtığı nekroiktidar kavramı, Foucault’un ortaya koyduğu biyoiktidar kavramından farklı bir vurguya sahiptir. En basit haliyle biyoiktidar, yaşamın bizatihi kendisini düzenleyen bir iktidarı imler ve üzerinde çalıştığı alan bir bütün olarak nüfustur. Mbembe’ye göre ise söz konusu olan artık yalnızca bios’un yani yaşamın, canlılığın düzenlenerek yönetilmesinden ibaret değildir. Biyoiktidar kavramının vurguladığı gibi esas olan kitleler hâlindeki nüfusun nasıl üretildiği, tabii kılındığı, şekillendirildiği değildir. Söz konusu olan hangi hayatın yaşanabilir olduğunu, kıymetli olduğunu belirlemek sûretiyle dışarıda bırakılan her can’ın öldürülebilir kılınmasıdır. Nekroiktidar kavramı, ölüm siyaseti, ölümle terbiye etme ve öldürülebilirlik kavramlarının her birini, sömürgeciliği, katliamları, çatışmaları, kitlesel ölümleri, siyasi cinayetleri anlamak için önemli birer uğrak haline getirebilme olanağı taşır. Bu bağlamda, gerçekleştiği zemin beden, bedenin bir tür kullanımı olarak açlık grevleri, politik açılımları itibariyle sivil itaatsizlik kavramıyla izah edilebilir nitelikte değildir. Sivil itaatsizlik kavramı, yeniden âdil ve herkes için aynı kılmak için yasayı ihlal etmek, iktidarı ortak yasallık zeminine davet etmek ya da adaletsizlikleri gidermek üzerine bir çağrıdır. Dolayısıyla bu kavram etrafında örülen tartışmalar bireysel vicdan ve adalet duygusu, yasa, ortak yasallık-anayasal sözleşme-, hak, meşruiyet, kamusallık, temsiliyet, tabiyet, demokratik kabuller, şiddetli/şiddetsiz eylem kavramları etrafında kümelenmiştir. Oysa olağanlaştırılmış Olağanüstü Hâl ilanları altında, itaatsizlik eylemleri ve direnç gösterme biçimleri amaç fark etmeksizin -ister yasayı ihlal ederek ikmal etmek ister imha etmek olsun-  can ve can pazarlığı üzerinden işler haldedir.

Foucault, Kant’ın açtığı eleştirel felsefe çizgisini ustalaştırır. Bugün eleştirel analiz, insanmerkezciliğin (anthropocentrism) sorgusuna, insan-sonrası (posthhuman) kavramsallaştırmasına ulaştı. Biyopolitika analizi “öldürülebilirlik” siyasetinin işleyişini tahlil etmeye imkân sunuyor. Ben bu çalışmada, kaba özetiyle “yaşam ile ölüm arasında karar verme yetkisi” demek olan nekroiktidar kavramı vesilesiyle Türkiye’de de pratikleri bulunan “açlık grevleri” eylemliliklerini tartışacağım. Düşünce izleğimi belirleyen temel soru şudur: Fiilî ya da sembolik ölüm ile yaşamları kuşatan iktidar ağlarına karşı; can’ın kaybını, beden’in ölümünü, hayat’ın bitimliliğini, yaşam’ın sonluluğunu üstlenen nekrodireniş pratikleri, çağımızın karakteristik direniş pratikleri mi olacaktır? Arşiv ve literatür taraması, söylem analizi bu soru etrafında şekillenen çalışmamın yaslandığı metodolojik ayaklar olacak.

Biyopolitika-Yönetimsellik, Nekropolitika-Öldürülebilirlik

Son birkaç yüzyılda, dünyaya ve insana dair tarihsel ön kabuller büyük kırılmalar yaşadı. Evrenin merkezinde dünyanın bulunduğu inancı, Kopernik’in güneş merkezli evren modeli ile sarsılmıştı. Darwin, biyolojik olarak kusursuz ve mükemmel olmadığımızı, diğer türler ile büyük ölçüde ortak köklerimizin bulunduğu teorisini ileri sürdüğünde biyolojik biriciklik ve türsel üstünlük miti tepetaklak oldu. Nietzsche, değerlerin tarihsel olarak inşa edildiklerini ortaya çıkararak değişmez ve evrensel olamayacaklarını gösterirken Tanrı’nın ölümünü ilan etti. Freud, akıl sahibi, iradesiyle rasyonel kararlar verebilen, evrensel değerler üretip bunlara uygun eyleyen insan fikrini bilinçdışının kurucu rolünü izah ederek sarstı. Marx, her türlü tarihsel, toplumsal cisimleşmenin, kurumun ekonomik zemindeki üretim ilişkileri neticesinde kurulduğunu gösterdi. Önce evrenin merkezinden, sonra biyolojik biricikliğinden, türler arasındaki tartışmasız üstünlüğünden zamanla ilkesel kaynak olarak temellendirdiği Tanrı fikrinden olan insan, son tahlilde bizzat kendi rasyonel aklından da oldu. Ontolojik zemin kayması bugün organik olan ile inorganik olan, biyolojik olan ile teknolojik olan, insanî olan ile insan-dışı olan arasındaki muğlaklığı uç sınırlarına kadar ulaşmış durumda.

Modernitenin rasyonel, evrensel değerlerin taşıyıcısı, yaşamın merkezi olan insan tahayyülüne uygun siyaset teorileri, tüm toplumu kuşatan toplumsal sözleşmeci bir devlet anlayışını temsil eder. Bu anlayış, yasallık ve egemenlik kavramları etrafında şekillenir. Modern devlet yaklaşımında, egemenlik, meşruluğunu çoğunluğun onayından aldığı iddiasındadır. Burada, temel ilkeleri, yasayı ve iktidarın temsilini tartışan bir anlayış hâkimdir ve Foucault iktidar pratikleri ile birey arasındaki ilişkiyi, “yasa ve yasaklara uyma” üzerinde şekillenen bir olumsuzlama, negatif iktidar biçimi olarak değerlendirir. İktidarın çoklu tezahürleri fikri Marx’ın betimlediği hâliyle (kölecilik, serflik, yerel, bölgesel iktidarlar, atölyelerde, orduda hiyerarşiler vs.) zaten analiz edilmişti, çoklu iktidarların olduğu ve etki alanlarının farklı olduğu fikri bu anlamıyla yeni değildir. Foucault, Nietzsche’den aldığı tarihselleştirme metodu ve jeneolojik yöntem (geneological analys, soybilimsel analiz) ile iktidar mekanizmalarını anlamaya yönelik çalışmalarında, “sorunsallaştırma” yöntemini geliştirir.[3] Foucault, iktidarın pratikte -ticarette, savaşta, yerleşimlerde, teknik icatlarda vd.- nasıl işlediğine; hangi yeni ilişkilerin hangi yeni iktidar alanları oluşturduğuna odaklanır. Foucault, toplumu farklı iktidarlardan oluşan bir takımada olarak değerlendirir ve iktidarı pozitif mekanizmaları içerisinde analiz etmeye çalışır. Batı tarihi içerisinde on yedi ve on sekizinci yüzyıllarda, “polis” diye adlandırılan yönetme teknikleri vasıtasıyla gelişen yeni tip devlet – birey ilişkisinin tezahürlerine odaklanarak bir okuma yapmaya girişir. Foucault, polisin meselesinin nüfus (bollaşma, doğum ve ölüm oranları, sağlık düzeyi, yaşam süresi ve bunları etkileyebilecek tüm koşullar) ve beden olmaya başladığını söyler. Von Justi’nin ortaya attığı nüfus tanımını biyoiktidar kavramsallaştırmasına dayanak olarak gösterir. Justi’den aktardığı hâliyle nüfus ve nüfusun içerisinde yer aldığı ortam (dağlar, ormanlar, göller, kentler vd.) karşılıklı olarak canlı bir ilişki halindedir ve bu ilişkileri yönetmek devletin işidir. Bu veçhesiyle iktidar, yasaya itaati temin eden negatif iktidardan farklıdır. Devlet, canlı varlıklar arasındaki ilişkiyi düzenleyen, nüfusa dönük kararlar verendir. Biyopolitikanın nesnesi her şeyiyle “yaşam”dır, “beden”dir. Bu yeni görünümüyle siyaset ise biyopolitiktir. Bedenlerin boyun eğmesi ve nüfusların denetimini sağlamak üzere çok sayıda tekniği bir arada kullanır:

       . . Eskiden sadece tebaa vardı, malları hattâ hayatları ellerinden alınabilen hukuksal tebaa vardı. Şimdi, bedenler ve nüfuslar var. İktidar materyalistleşti. Özünde hukuksal olmaya son verdi. . . . on sekizinci yüzyıldan itibaren cinselliğin nasıl kesinlikle temel bir parça haline geldiğinin görülebileceği apaçık ortadadır; çünkü, aslında, cinsellik çok kesin olarak bedenin bireysel disiplinleri ile nüfusun düzenlenmesi arasındaki eklem noktasına yerleşmiştir. Cinsellik anatomo-siyaset ile biyo-siyaset arasındaki birleşme noktasındadır, disiplinlerin ve düzenlemelerin kavşağındadır ve bu işlevinden dolayı on dokuzuncu yüzyıl sonunda toplumu bir üretim makinesi haline getirmek için birincil önemdeki siyasi bir parça hâline gelmiştir. [4]
 
Canlı varlıklar üzerindeki iktidarı onların canlı varlık olduklarını kabul ederek uygular ve siyaseti, sonuç olarak, ister istemez bir biyo-siyasettir. Nüfus, devletin kendi çıkarı için göz kulak olduğu şeyden öte olmadığından, devlet, gerek duyduğunda nüfusu katledebilir. Böylece biyo-siyasetin tersi thanatosiyaset’tir (ölüm siyaseti).[5]
 
Foucault’un bıraktığı yerden el alan Mbembe, yaşamı kuşatan biyoiktidar’ın en nihayetinde çıkarı için katledilebilir bulduğu nüfusu katletmekten öte bir şey yaptığını göstermeye çalışır. Geç modern iktidarı, terörizm ve düşmanlık üzerine inşa edilen; plantasyonlardaki sömürgecilik, kölecilik, ırkçılık deneyimlerine yaslanıp Nazizm ve kamplardaki deneyimler, savaş makineleri ve teknikleri ile şekillenmiş bir iktidarlar karışımı bir nekroiktidar olarak değerlendirir. Filistin’in geç modern sömürgeci işgalini örnek olarak gösterir; buradaki işgal, disiplinci teknolojiler, biyopolitika ve nekropolitika’nın bir karışımıdır. İktidar, ölüm üzerinden yaşamı hizaya sokar. Herkes egemenin hedefi durumundadır, gündelik hayatta hareketler resmî izinlere tabidir, açık infazlar ve faili meçhul cinayetler her yandadır ve yaşam askerileştirilmiştir. Eski tip devletler arası savaş ve savaş hukuku söz konusu değildir:

Savaş artık iki egemen devletin orduları arasında cereyan eden bir olay olmaktan çıkmıştır. Savaş artık, devleti olmayan fakat belirli bölgelerin denetimini elinde bulunduran silahlı gruplara karşı devlet maskesinin arkasına saklanmış silahlı gruplar tarafından icra edilen bir şey haline gelmiştir ve her iki taraf da kendisine asıl hedef olarak silahsız ya da milisler biçiminde örgütlenmiş sivil halkı belirlemektedir.[6]

Fiilî ve Sembolik Olarak Ölüm, OHÂL

Ölüm, insanlık tarihinde üzerine en çok düşünülen konulardan biri olarak baş köşeye oturur. Kültür tarihi, ölüm sonrası farklı gömme pratikleriyle doludur. Acı kaybı anlatan ağıt türü tüm toplumların şarkıları arasında önemli bir yer tutar. Toplumsal krizlerde seçilen “kurban” ya da “feda edilen şey” aynı zamanda “kutsal olan” ile ilişkilendirilerek dile dökülmüştür.[7] 19. yüzyılda kamera icat olunduğunda portre fotoğraflar önce ölülerin sabit pozlarında ölümsüzleşmiştir, portre fotoğrafçılığı bizzat buradan doğmuştur.[8] Savaş gibi öldüren-ölen ikilisi üzerine kurulu bir alanda bile “ölüm” mesele olarak ortadadır. İnsan deneyimine konu olmasa da bilgisine mahzar olunduğu iddiası öne sürülebilecek evrensel deneyim nesnesidir. Kendi ölümümüzü deneyimleyemeyecek olsak da başka ölümlerin üzerinden kendi ölümlülüğümüzün bilgisine ulaşırız. Peki bir beden için ölüm nedir? Tıbbî, teknik açıdan bile bu soru hâlâ karmaşıktır. Yaşamsal fonksiyonları çalışan fakat beyin ölümü gerçekleşmemiş komadaki hastalar için yahut bilinci tamamen yerinde olan fakat bedensel olarak günbegün sakatlanacağını bildiği için ötenazi tartışmalarını örgütleyen insanlar için hap gibi bir “ölüm” tanımı yapabilmek mümkün değil. Toplumsal açıdan ise bir ucu sevilen şeyin kaybı, yası, bedenin hareket olanaklarının tamamından -bilişsel ve motor fonksiyonların tümünden- yoksun kalması iken öteki ucu kitlesel ölümler, siyasi cinayetler ve katliamlara kadar uzanır. Tüm bunların dışında son zamanda sık sık duyduğumuz “sembolik ölüm”, “medenî ölüm” de meselenin büyük bir kısmını kaplıyor.

Türkiye’de Temmuz 2016’daki askerî darbe kalkışmasının hemen akabinde ilan edilen Olağanüstü Hâl (OHÂL), bir yıla yakındır sürüyor. OHÂL, mevcut anayasanın ve yasaların iktidar tarafından askıya alındığı bir dönem ve bu süreçte Türkiye’de toplam 23 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) yayımlandı. Bu KHK’lardan yalnızca 5 tanesi Büyük Millet Meclisi (TBMM) çatısı altında görüşülerek çıkarıldı. KHK’lar ile işlerinden uzaklaştırılan ya da ihraç edilen kişi sayısı yüz binli rakamları aşmış durumda, sadece akademisyenler için bu rakam yedi binin üzerinde. [9] Burada, OHÂL döneminin tüm çetelesinin analizini yapmak imkanlı değil fakat kısaca ihraç edilen ya da açığa alınan kişilerin somut kanıt ile değil listeler halinde uzaklaştırıldığını, aynı listelere taban tabana zıt ideolojilerdeki kişi ve kurumların aynı gerekçe -Fethullahçı Terör Örgütü üyeliği- ileri sürülerek dahil edildiklerini söylemek yeterli olacaktır.  OHÂL KHK’ları ve hukuksuzluk, adaletsizlik eleştirileri ile ilgili en çok konuşulan eylemlerden biri akademisyen Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın eylemi. Uzun süre demokratik ve hukuki yollar -oturma eylemi, imza toplama, yetkili kurumlara ziyaret vd.-  üzerinden yürütmeye çalıştıkları “işe iade” talepli eylemi, 2016’nın Mart ayında süresiz, kesintisiz açlık grevine dönüştürme kararı aldılar. Oturma eylemleri sırasında defalarca gözaltına alınmış, gaz ile müdahalelere maruz kalmışlardı. En nihayetinde açlık grevlerinin 76. gününde “tutuklanmamaları halinde adaletin işleyişine zarar verecekleri” ve “terör örgütüne üye” olmak iddialarıyla tutuklandılar. [10] Bugün, açlık grevleri 100. gününü çoktan doldurdu ve kalıcı hasarların -kalp yetmezliği vs.- görülmeye başlandığı haberleri yayınlandı, ölüm bir hakikat olarak karşımızda duruyor.

Hannah Arendt, İnsanlık Durumu isimli kitabında vita activa terimini ortaya atar; insanî etkinliği, emek, iş ve eylemi ifade etmek için -yeryüzünde hayatın insana verdiği temel durumlar olduklarını düşündüğü için- bu terimi önerdiğini söyler. Emek, doğumdan ölüme süre giden ömrü, canlılığı sürdürmeye yönelik üretim ve zorunlu tüketimlere bağlı bir etkinlik olarak tarifler yani emek hayatın kendisidir. İş ise insanî varoluşa mıhlanmamış, doğal çevrenin tümünden farklı bir etkinliktir ve “yapay” bir şeyler dünyası kurar yani insanın iş durumu dünyasallıktır. Eylem ise insanlar arasında olan bir etkinliktir ve yerkürede tek bir insanın değil İnsanlar’ın yaşadığı gerçeğidir.[11] Kısaca toparlamak gerekirse Arendt, insan hayatının her ânını kuşatan emek faaliyetini, bu dünyaya eklenmesi demek olan, dünyasal yanı olan iş faaliyetini ve başkalarıyla birlikte buradalık-biraradalık-çoğulluk bilinci demek olan eylem etkinliğini insanlık durumu olarak tarifler. On bir aydır sürdürülen OHÂL koşulları altında, KHK listeleri dışında herhangi bir somut delil aranmaksızın işlerinden uzaklaştırılan yüz binlere kişinin hayatları boyunca sürdürdükleri emek etkinliklerine, emeklerini somutlaştırarak dünyaya katıldıkları iş faaliyetlerine el koymak ne demektir? Hem geçmiş faaliyetlerinden hem de gelecekteki üç başlık altında toplanmış (emek, iş, eylem) faaliyetlerine ilişkin tüm hareket imkanlarından yoksun bırakılan kişiler süreci “sivil ölüm” olarak tarif etmekte. Fikrî ve/veya fizikî tüm hareket imkânlarını tüketme yetkisi olarak OHÂL ve KHK hukuku, yasallık-egemenlik-yasa ve yasak-biyoiktidar kavramları ile düşünüldüğünde eksik kalıyor. KHK’lar ölüm siyasetidir, iktidarın ölüme dönük yüzünü kamusallaştırmasıdır, “yaşayabilir”lerin belirlenmesi, üretilmesi, düzenlenmesi değil yaşam dışına atılabilecekler listesi oluşturmaktır.

Nekrodireniş

Banu Bargu, 2012’de cezaevlerindeki ölüm oruçlarını Foucaultcu bir perspektifle tartıştığı kitabında (Starve and Immolate: The Politics of Human Weapons), açlık yoluyla bedenin kullanımını bir çeşit bedenin siyasallaşması, insani bir silah olarak yorumlamıştır. [12] Nekroiktidar, öldürülebilirler olanları tesis etme ve her yolla sistematik olarak öldürme işi ise öldürülebilir kılınanların kendi ölümlerini üstlenmeleri, Bargu’nun söylediği anlamda bedeni politik bir silaha çevirmek en katıksız hâliyle ise araçsallaştırmaktır. Bu anlamda, bedenin direniş pratikleri için araçsal olarak kullanımının oldukça karmaşık tezahürleri söz konusu. Nekrodireniş pratikleri olarak addedilebilecek bedenle direnç gösterme biçimleri, açlık grevi, ölüm orucu, gönüllü canlı kalkanlık olabileceği gibi bireysel ya da toplu intihar (kendini yakma, kamikaze dalışları[13] vs.) ve nihayetinde canlı bombalığa kadar oldukça geniş bir alan düşünülebilir. Her birinin kendine özgü tarihselliği, gelişme koşulları olduğu muhakkak yalnızca ana hatlarıyla bu pratiklerde, kendini feda ile bir biçimde özgürlük istencinin, bedenin ölümü ile fark yaratma ve ebediyet arzusunun iç içe geçtiğini söylemek mümkün. Burada daha önce de defalarca sorulmuş bir soruyu yinelemek gerekir belki de: Bedenin yok edilmesi, feda edilmesi anlamına gelen eylemlilikler neden hâkim pratikler haline gelirler?

 “Yaptığınız eylemlerle hak arayışından uzak halkta kin ve nefret uyandıran eylem tarzı yapmanızın amacı nedir?” ve “Ölüm orucu eylemi yapmanız konusunda size ne tür menfaatler sunulmaktadır?” [14]

Tutuklama kararı veren savcının soruları, iktidarın açlık eylemcilerine yaklaşımının aynası durumunda. Ben, açlık grevi eylemcisinin konumu kavrayabilmek için iktidarın izlerine değil başka tür bedenin siyasallaştırılması girişimiyle farklarına bakmak istiyorum. İntihar bombacılarının bedenlerini silahlaştırması ile açlık grevi yaparak bedeni araçsallaştırmak aynı düzlemde olmayacak iki tip eylemdir. Canlı bomba, bedenini balistik anlamda silaha dönüştürür, bedeninin kapasitelerini kullanmadığı gibi silaha dönüştürebilmesini sağlayan her şeyi saklamak zorundadır. Bu anlamda bedenini imha etse de hiçbir zaman bedenini açık hedef haline getirerek bedeniyle direnç göstermez. Toplumun tamamının ya da tarihin tanıklığına ve yargısına değil yalnızca kendi çeperinin tanıklığına ve inançlarının yargısına açık bir eylem gerçekleştirir. Eylemin gerçekleşeceği âna kadar ve gerçekleşme ânında beden tüm kırılganlığıyla, ihtiyaçlarıyla, kendini sürekli hatırlatabilir değildir; belli bir zaman dilimi içerisinde -mümkünse en çabuk haliyle- eylem ya gerçekleştirilir ya da ertelenir. Açlık grevi eylemcisi bedenini ölüme açarken toplumun tanıklığını ister. Fiziksel ölüm riski almasına rağmen ölümüyle amaçladığı yaşama dönük, sembolik de olsa bir geri dönüş ve toplumsallaşma isteğidir. Bedenini iktidar mekanizmaları da dâhil olmak üzere her türlü yargı ve müdahaleye açtığını bilir, bilhassa tarih içinde yargılanma talep eder. Bu anlamıyla beden dışa dönüktür fakat hasar vericilik anlamında kendiliği dışında başka bir şeye zarar veren bir silah değildir. Sembolik bir silahtır, gücünü canı kaybetme korkusunun aşılmasından alır. Beden bütün tarihi, kırılganlığı ve ihtiyaçlarıyla her gün her an kendini hatırlatır, bilişsel fonksiyonların tamamen kapandığı son ana kadar, beden acılarıyla, yoksunluklarıyla, yaralanabilirliği ve tüm açıklığıyla uzun süreler oradadır.

Ölüm, bios için kaçınılmazdır. Her canlının nihaî deneyimi olacak bir olgudur. Aristotelesçi ifadesi ile insanın bios politikos (politik yaşam, kamu hayatı)’unun oluşu onu salt ölümlülük ile sınırlamaz. Bios politikos, beşerî meselelerden doğan eylem (praxis) ve konuşma/söz(lexis) unsurlarından oluşur. [15] Eleştirel seslere, sözlere ve eylemliliklere sistematik olarak el koyulan bir ortam bu anlamıyla politikasızlaştırılmakta; Gülmen ve Özakça ise bedenlerini siyasallaştırarak bir nekrodireniş pratiği icra etmekteler. Neoliberal ekonomik ve yönetimsel ilkelerin işlerliği, piyasaya sınırsız özgürlük ve devlet müdahalesinden uzakta alabildiğine hareket imkânı sunarken yaşamın ve canlıların payına denetim, ehlîleştirme, değersizleşme, güvencesizlik ve öldürülebilirlik düşüyor. Bu atmosferde her bir tekil varoluşun yeri doldurulabilir, yerine yenisi konabilir düşüncesi yürürlükteyken dahi direniş hakkındaki soruyu yinelemek gerekir: nekrodireniş pratikleri bu dönemin karakteristik eylem biçimi mi olacak?

SONUÇ

Ölüm’ün kabullenilmesi yoluyla özgürleşmek fikri kültür ve insanlık tarihi içerisinde çok yaygın bir inançtır. Mbembe, nekropolitika kavramını önerirken ölümle özgürlüğün birbirlerine yapıştıklarını söyler. Arendt’in sıklıkla vurguladığı üzere savaş teknolojisi o kadar gelişmiştir ki bizatihi savaşın kendisini imkânsız kılmıştır. Bu yüzden dünyanın tamamında, savaşlar değil çatışmalar, ayaklanmalar görülüyor. Savaşlar zafer kazanmak için değil caydırıcılık ekseninde yürütülüyor. Terör ve tehlike algısı üzerinden hem kentler hem yeryüzü enkaza dönüştürülüyor. Yersiz yurtsuzlaşma tehdidi, devlet şiddetine karşı olan direnci kontrol altına alıyor. Yine de öldürülebilirlik siyasetine direnç biçimlerinin sembolik ya da fiili ölümle yapışıklığını aşındırmak gerektiği kanaatindeyim. Bu anlamda J.C. Scott’un gündelik hayatın içindeki direniş taktiklerini analiz edişi ilham verici. Scott, köylüler ve toprak sahipleri arasındaki iktidar ilişkilerini gizli ve kamusal senaryolar arasındaki farkı takip ederek ortaya çıkartır. Başlangıçta köylülerin söylemine ilişkin gördüğü çelişik ve güvenilmez söylemlerin aslında gündelik hayattaki direniş pratikleri olduğu çıkarımına ulaşır.[16] Nekrosiyasetin özgürlük ile ölüm arasındaki açının genişlemesine müsaade etmeyen baskıcılığına karşı; bu ikili özdeşliği aşındıran başka bir çalışma Anna Tsing’in “yaşanabilirlik” kavramı. Ormanlık alanların “enkaz” bölgesi haline gelmesi üzerine çalışan Tsing’in kendisinden aktarmak gerekirse:
Girişimciler orayı terk ettiğinde, enkazlar elinden gelen en iyi şekilde kendi kendini düzeltmek zorundadır. Yaşanabilirliği araştırmak istiyorsak, dünyalar yaratmak için türler arasında nasıl işbirlikleri inşa edebileceğimizi de düşünmek zorundayız. Tüm bu bitkilerin, hayvanların ve mantarın bunun bir parçası olması gerekiyor. Yalnızca onları yediğimiz için değil, tabii ki yemeye de ihtiyacımız var. Ama mantar bitkilerin büyümesi için gerekli besinleri üretiyor, bitkiler de hayvanların büyümesi için gerekli besinleri üretiyor: Bu süreçler, canlı olan her tabiatta birbirine bağlıdır. Sınırı bir şiddet alanı olarak görmek yerine orada halen yaşamakta olan şeyleri görmeye çalıştığımızda bulacağımız şey budur. [17]

Kendini ölüm üzerinden örgütleyen nekrosiyasete bedeni politik bir silah haline getirerek direnmek pek çok açından nekrodireniş demek. Bu bağlamda açlık grevleri hakkında farklı boyutlarıyla düşünebilmeliyiz. Ölüm ve kayıp korkusunu aşmak gerekir. Yine de ölümün özgürlüğe sımsıkı yapışmasının önünde de tüm güçlerimizle (bedensel/zihinsel kudretlerimiz) durmalı; ölümden değil yaşamdan yana olduğumuzu ve bedenlerimizin savaş meydanı kılınamayacağını ikrar ve tekrar etmeliyiz.
 
 
 
 
BİBLİYOGRAFYA
Arendt, Hannah. Seçme Eserler 1 İnsanlık Durumu. Çeviri: Bahadır Sina Şener. İstanbul: İletişim Yayınları. 1.basım 1994.
Breton, David Le. Ten ve İz: İnsanın kendini yaralaması üzerine. Çeviri: İsmail Yerguz, İstanbul: Sel Yayıncılık. 2010.
Foucault, Michel, Seçme Yazılar 2 Özne ve İktidar, Yayına Hazırlayan: Ferda Keskin. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. 4. Basım 2014.
Scott, James C..  Tahakküm ve Direniş Sanatları – Gizli Senaryolar. Çeviri: Alev Tiirker. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. 2. Basım 2014.
Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar (İstanbul, Sayı 24, Ekim 2014). “Küreselleşme ve enkazda yaşamak üzerine Anna Tsing ile Söyleşi”. Çeviri: Özlem Aslan.
21 KHK ile OHAL Uygulamaları ve Düzenlemeleri (2017, Şubat). Bianet. Erişim:  http://bianet.org/bianet/siyaset/183987-21-khk-ile-ohal-uygulamalari-ve-duzenlemeleri
Açlık grevindeki Gülmen ve Özakça'ya AKP'li İnsan Hakları Komisyonu üyesinden 'Kadere teslim olun, devlete güvenin' çağrısı (2017, 19 Mayıs). BBC. Erişim: http://www.bbc.com/turkce/39974008.
Baker, Ulus, “Video Üstüne” (2002, 16 Aralık ). Korotonomedya. Erişim: http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,147,0,0,1,0,
Bu da oldu: Açlık grevindeki eğitimciler Gülmen ve Özakça tutuklandı. (2017, 23 Mayıs(. Diken. Erişim: http://www.diken.com.tr/bu-da-oldu-aclik-grevindeki-gulmen-ve-ozakca-tutuklandi/
FETÖ’den atılan ve açığa alınan memurların sayısı (2017, 31 Ocak). Basın İlan Kurumu web sitesi. Erişim: http://www.bik.gov.tr/fetoden-atilan-ve-aciga-alinan-memurlarin-sayisi/
Gülmen ve Özakça vicdanları kanatan bu soruyla tutuklandı: Ölümden çıkarınız nedir? (2017, 23 Mayıs). Cumhuriyet. Erişim: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/746410/Gulmen_ve_Ozakca_vicdanlari_kanatan_bu_soruyla_tutuklandi___Olumden_cikariniz_nedir_.html,
Mbembe, Achille. “Nekro-Siyaset” (2014, 12 Mayıs). Ayrıntı Dergi. Çeviri:  http://ayrintidergi.com.tr/nekro-siyaset/, Son erişim: 18.06.2017.
Mecliste.org (2017, Nisan). Erişim: http://mecliste.org/guncelleme/689-sayili-khk, http://mecliste.org/guncelleme/690-sayili-khk
OHAL'de 7 bin 619 akademisyen işsiz kaldı (2017, 25 Nisan). Gazete duvar. Erişim:
 http://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/04/25/ohalde-7-bin-619-akademisyen-issiz-kaldi/
Son dakika: Açlık grevi yapan Gülmen ve Özakça tutuklandı (2017, 23 Mayıs). Hürriyet. Erişim:http://www.hurriyet.com.tr/son-dakika-aclik-grevi-yapan-gulmen-ve-ozakca-tutuklandi-40467541
 
 
 
[1] BBC, 19 Mayıs 2017 “Açlık grevindeki Gülmen ve Özakça'ya AKP'li İnsan Hakları Komisyonu üyesinden 'Kadere teslim olun, devlete güvenin' çağrısı”, http://www.bbc.com/turkce/39974008, Son erişim: 15.06.2017
[2] Cumhuriyet, 23 Mayıs 2017 “Gülmen ve Özakça vicdanları kanatan bu soruyla tutuklandı: Ölümden çıkarınız nedir?”, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/746410/Gulmen_ve_Ozakca_vicdanlari_kanatan_bu_soruyla_tutuklandi___Olumden_cikariniz_nedir_.html, Son erişim: 16.06.2017.
[3] Sorunsallaştırma, söylemsel ve söylemsel olmayan pratiklerde, herhangi bir konuyu doğru – yanlış oyununa sokmak olarak özetlenebilir. Örneğin cinselliğe ilişkin söylemleri, onunla ilişkili kurumları ve işleyiş biçimini takip ederek bir deneyim olan cinsel edimden nasıl cinsellik diye bir alan doğduğunu ve bu alandaki ilişkiler ağını analiz etme işidir.
[4]  Michel Foucault, Seçme Yazılar 2 Özne ve İktidar, Yay. Haz. Ferda Keskin, İstanbul: Ayrıntı Yay., 4. Basım 2014, S. 155.
[5] Foucault, Özne ve İktidar, 2014, S. 122.
[6] Ayrıntı Dergi, Achille Mbembe, 12 Mayıs 2014 “Nekro-Siyaset”, Çev.  http://ayrintidergi.com.tr/nekro-siyaset/, Son erişim: 18.06.2017.
[7] Sacrifice – kurban etme, feda etme etimolojik köken olarak sacra facere’den gelir. Sacra facere kutsal yapan’ demektir. Kaynak: David Le Breton, Ten ve İz: İnsanın kendini yaralaması üzerine, Çev. İsmail Yerguz, İstanbul: Sel Yay., 2010, S. 127.
[8] Ulus Baker, 16.12.2002 “Video Üstüne”, http://www.korotonomedya.net/kor/index.php?id=21,147,0,0,1,0, Son erişim: 17.06.2017.
[9] Bağımsız İnternet Haber Ağı (Bianet), Şubat 2017’ye kadar olan OHÂL raporu, “21 KHK ile OHÂL Uygulamaları ve Düzenlemeleri”, http://bianet.org/bianet/siyaset/183987-21-khk-ile-ohal-uygulamalari-ve-duzenlemeleri, Son Erişim: 06.06.2017. Referandum sonrası çıkarılan 689 ve 690 Sayılı KHK’lar için bknz. http://mecliste.org/guncelleme/689-sayili-khk, http://mecliste.org/guncelleme/690-sayili-khk, Son erişim: 15.06.2017.
Basın İlan Kurumu web sitesi, 31 Ocak 2017 “FETÖ’den atılan ve açığa alınan memurların sayısı”, http://www.bik.gov.tr/fetoden-atilan-ve-aciga-alinan-memurlarin-sayisi/, Son erişim: 15.06.2017. Gazete duvar, 25 Nisan 2017 “OHÂL'de 7 bin 619 akademisyen işsiz kaldı”, http://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2017/04/25/ohalde-7-bin-619-akademisyen-issiz-kaldi/, Son erişim: 15.06.2017.
 
[10] Hürriyet, 23 Mayıs 2017 “Son dakika: Açlık grevi yapan Gülmen ve Özakça tutuklandı”, http://www.hurriyet.com.tr/son-dakika-aclik-grevi-yapan-gulmen-ve-ozakca-tutuklandi-40467541, Son erişim: 15.06.2017.
[11] Hannah Arendt, Seçme Eserler 1 İnsanlık Durumu, Çev. Bahadır Sina Şener, İstanbul: İletişim Yay., 1.basım 1994, S. 17–18.
 
Arendt, İnsanlık Durumu, 1994, S. 43 -44: “Romalıların dilinde, "yaşamak" ve "insanlar arasında olmak" (inter homines essse) ile "ölmek ve "insanlar arasında olmaktan çıkmak" (inter homines esse desinere ) sözcükleri eşanlamlı olarak kullanılmaklaydı.”
[12] Banu Bargu, Starve and Immolate: The Politics of Human Weapons, New York: Columbia Uni., 2014, S. 37 – 47.
[13] Özellikle 2. Dünya savaşı sırasında Japon pilotların ekipman yetersiz ekipmanları telafi etmek için ABD donanmasına intihar dalışları yapmaları için kullanılan terim.
[14] Tutuklama emri veren savcının sorularıdır. Diken, 23 Mayıs 2017 “Bu da oldu: Açlık grevindeki eğitimciler Gülmen ve Özakça tutuklandı”, http://www.diken.com.tr/bu-da-oldu-aclik-grevindeki-gulmen-ve-ozakca-tutuklandi/, Son erişim: 18.06.2017.
[15] Arendt, İnsanlık Durumu, 1994, S. 82: “. . . Romalılar için res publica, Yunanlılar için polis her şeyden evvel bireysel yaşamın faniliğine karşı bir teminat, bu faniliğe karşı korunak, ölümlülerin ölümsüzlüklerine olmasa da göreli kalımlılıklarına ayrılmış bir mekân olma özelliğine sahipti.”
[16] James C. Scott, Tahakküm ve Direniş Sanatları – Gizli Senaryolar, Çev. Alev Tiirker, İstanbul: Ayrıntı Yay., 2. Basım 2014, S. 56-62.
[17] Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar (Ekim 2014), “Küreselleşme ve enkazda yaşamak üzerine Anna Tsing ile Söyleşi”, Çev. Özlem Aslan, İstanbul, Sayı 24, S. 85.


Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design