Anasayfa / Yazarlar / Ölüm geliyor aklıma birden ölüm...

31 Temmuz

Ölüm geliyor aklıma birden ölüm...

Kadın olmak, politik olmak, susmamak, işini geri istemek, gazetecilik yapmak, Suriyeli olmak, Alevi olmak, Kürt olmak ve cinayet...



Ölüm artık şairin Boğaz’a bakarken birden aklına düşen bir olasılık, hayatın doğal bir parçası olmaktan çok öteye geçti. Az bir şey düşünen hiç kimsenin aklına birden gelivermiyor, artık hep orada. Ölümün sözde, fiilde, normalde, anormalde, sağımızda, solumuzda, her yerde hepimizi birer gölge gibi ayaklarımızdan birleşerek hep bir adım geriden takip ettiği bir zamanda yaşıyoruz. Bir yandan ölümü lanetlerken aslında lanetlediğimiz şeyin her birimizin diline ne kadar pelesenk olduğunun farkında bile olsak, kaçacak yerimiz yok. Bu, doğanın olasılığını sürekli canlı tuttuğu bir ölüm değil; bu, bir başkasının elinden sürekli karşı karşıya kaldığımız, düşmemek için sürekli çırpındığımız, sürekli tehdit edildiğimiz bir cinayet.

Bu öyle bir tercihli, planlı ölüm. Her birimizi küçük, suskun, pasif, yüreğine korku salınmış insan çukurcuklarına dönüştüren bir cinayet. Başkasının ölürken hissettiğine, yakınlarının ölümünden sonra hissettiğine Susan Sontag’ın savaş fotoğraflarındaki gibi “başkasının acısına bakar” gibi dışsallaştırarak bakmadığımızda, yaşam enerjimizi çeken, hayatta kalmamızı mümkün kılacak varoluşumuzu mücadeleye yöneltmek yerine sıfırlayan bir cinayet. Her yerimizi her koldan sarmış durumda. Kadın olmak, politik olmak, susmamak, fikrini söyleyebilmek, üniversitede çalışmak, işini geri istemek, gazetecilik yapmak, Suriyeli olmak, Alevi olmak, Kürt olmak gibi rahatlıkla çoğaltabileceğimiz birçok artık ana akım politika tarafından kabul edilmeyen kimliğin, taşrada, şehirde, yolda-sokakta, kendi evinde dahi doğrudan ölüm tehdidiyle özdeşleştiği ve normalleştiği bir cinayet. Türk-Sünni-dindar-pragmatist-heryolcu olmayan her türlü aklı şeytan ilan ederek kendi iç-ulusunu kurmaya çalışan bir muktedirler topluluğunun, burnumuzdan getirene kadar şah damarımıza silah dayadığı bir tehdit.

İki gün önce düşünüyordum, pazar günü geldi, yazı yazma günün geldi. Daha çok şey hakkında, daha çok şey söylemek istiyorum. Açıkça korkuyorum. Bir yandan da aklımda dönüp duruyor ölüm. Öyle birdenbire gelmiyor; zaten sarılacak koca gövdeli, güven veren bir ağaç da bulamıyorum etrafa bakınca. Her gün uyanıyorum ve bilgisayarı açıyorum, ben yarı-ölü uykumda uyurken arkadaşıma, kardeşime, dostuma, eşime bir şey oldu mu, kalan sağlar hâlâ sağ mı, dağdan, madenden, şehirden sınırdan haber var mı diye kontrol etmeye. Yazı günü geliyor sonra. Açıkça korkuyorum.

Geçen hafta herifin biri çıkmış bir sosyal medyaya, beni, eşimi dostumu, kardeşimi yine ölümle tehdit ediyor. Bunu yazmak istiyorum. Kanımda duş alacakmış anne, diyorum, beni yolda sokakta asmaya geliyormuş, nasıl der böyle bir şeyi? Annem, yazma diyor. “Onların eli kolu uzun, yurtdışında yaşıyorsun diye güvendesin sanma, oraya da uzanır elleri. Çocuğun var, bak ben varım burada, istedikleri zaman istedikleri gibi zarar verebilirler. Onlar devlet.” Tekrar, korkuyorum.

Onlar devlet, diyorum. Devlet aynı olaydan bizi yargılayıp, onları yargılamadığı için, onlar devlet. Hukukun cezaî fonksiyonu sadece bize karşı uygulandığı için, onlar devlet.

Bir yandan kendi sesiyle Nâzım’ın dizeleri yankılanıyor kafamda, “Geliyorlar Taranta-Babu, seni öldürmeğe geliyorlar / Karnını deşip barsaklarının / kumun üstünde aç yılanlar gibi kıvrandıklarını görmeğe geliyorlar. / Seni öldürmeğe geliyorlar Taranta-Babu, / seni ve keçilerini.”

Ama diyorum, ama: “Oysa ki ne onlar seni tanır, ne onları sen… Ve ne keçilerin atlamıştır onların çitlerinden.”

Pazar günü geldi, bu toplu linç çağrısı ve tehdit ile ilgili, Sivas’la ya da 6-7 Eylül ile ilgili söylenenler ile ilgili, aklımda dönüp duran “devletin kolluk kuvveti olarak linç ve devlet sıfatı taşımayan kişilerin linç çağrısı” ile ilgili yazmak istiyorum. Devlet eliyle yapılan, tetiklenen, harlanan ya da hattâ bilinçli şekilde önlenmeyen linçin bildiğimiz anlamda linç olmadığını; yargılanmayacağı gerçeğine güvenerek yapılmış bir cinayet çağrısı olduğunu; muktedirin aracı olarak kullandığı grupların ve kişilerin yaptığı linç tehdidinin gerçekten de yargılanmadığını; hattâ yargılandığı zaman bile mazeret dahi sunmadan mahkemelere duruşmalara gelmeyebileceği için en basitinden devlet, olumlu (ve tabii ki olumsuz) görevlerini yerine getirmeyebildiği için bu “resmi kolluk kuvveti” sıfatı taşımayan kişiler ile failliği paylaştığını yazmak istiyorum, günlerdir kıvranıyorum, yazamıyorum.

Kendinden ve yargılanmayacağından emin duruşu, tamamen kendisine mâl ettiği bayrak ile halka sesleniyor: Sizi “en yakın bayrak direklerine asacağız”. Diyor ki, “demokratik Erdoğan’a şükredin”, o olmasaydı, Nazım’ın dediği gibi, “seni ve keçilerini çoktan öldürmüş, barsaklarını deşmiş yerlere saçmıştık”. Tekrar korkuyorum.

Bundan seneler önce Devlet Bahçeli, Abdullah Öcalan’ın asılması için bir mitingde dinlemeye gelenlere ilmiklenmiş ip atmıştı. Gidin asın, diyordu, Abdullah Öcalan’a adada ulaşamayacak bile olsanız, takipçilerini asın. Kürtleri asın.

Deliriyorum sanıyorum bir an düşününce. Kitaplar, teoriler, devlet-çokluk ilişkisi, her şey, her şey bunun için mi diyorum! Kürtleri asın, Alevileri asın, Süryanileri asın, Ezidi katliamına ortak olun, desteklemeyenleri asın, istediğin gibi olmayan kadınlara tecavüz edin ve asın, transları asın, içki içeni asın, yabancıyı asın, Almansa işinize gelmediğinde asın, suça ortak olmak istemediği için bildiri yazanı asın, açlıktan öleni aman ha—kendi ölmeden önce asın, kanlarında duş alın, direklere, ağaçlara asın. Osmanlı geleneğini devam ettirmek için gidin Sultanahmet’te Vakvak ağacına asın, oralardan Tuhaf Meyveler çıksın, yapraklarını kan boyasın.

Türkiye’deki linçi daha iyi anlamak istiyorsak Amerika’nın linç tarihini okumamız lazım diyordum ya, bakın yine Amerika’nın kanlı ve şanlı tarihine kendiliğinden geldik. David Margolick’in yazdığı ve Billie Holiday’in söylediği şarkıda aynı ağaçtan bahseder neredeyse. Vakvak ağacı diyoruz; evet Vakvak bir çınardı ve tuhaf meyveleri verenler ise kavak ama, işte o ölüm ağacının meyvesini anlatır Billie Holiday: Yamulmuş ağzı burnu, şişmiş ve kaymış gözleriyle kanlı yapraklarından yanan et kokusu yayılan, kargalardan, rüzgârdan, yağmurdan ve güneşten başka başında duranı olmayan, dallardan sallanan bedenler. Kanlarında duş alınmış bir ırk: Siyahîler. Ve kanlarında duş alınmak istenen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri kurguladığı ve AKP iktidarıyla, yeniden tanımlanarak değil, tanıma ekler yapılarak en şanlı tasvirine ulaşan o grup: Türk-Sünni-Erkek-Pragmatik olmayanlar grubu. Zengini ve aynı oranda katliamcı Atatürkçüsü var tabii ki, bütün bu fırtınadan kalın kale duvarlarıyla tarih boyunca kurtulabilmiş olan (aslında Atatürkçüsü konusunda pek emin değilim.)

Yılmaz Erdoğan, otobüse dönüştüğü “Yaşayabilme İhtimali” şiirinde anlatır, bir ülkeden bir iç ülkeye gitmenin sancısını:

“Yanımızdan geçen kara trenlerle yarışıyordum, yanağım otobüs camının garantisinde 
Otobüs oluyordum 

Bir ülkeden bir iç ülkeye 

Çocukluğuma yaklaştıkça büyüyordum. 

Zap suyunun sesini başına koyuyordum şarkılarımın listesinin 
Korkuyordum”
 
 
Daha önce de yazmıştım, her gün bu düşünce aklımda perçinleniyor: Biz bu ülkenin vatandaşı değiliz. Yılmaz Erdoğan “iç ülke” derken Kürt bölgesinden bahsediyordu pek tabii ki, ama işte şimdi o sınırları sadece oralara indiremezsiniz. O sınırlar Ege’de, Akdeniz’de, Karadeniz’de; İstanbul’da Taksim ile Tarlabaşı’nı ayırıyor, Eski Çiçekçi Sokak ile Siirt Mahallesi’ni. O iç ülke artık benim ülkem. İki aşağı apartmanımızda oturanlar başka bir ülkeden, ciyak ciyak AKP kutlaması yapan doğduğumdan beri tanıdığım bakkal amca Türkiye Cumhuriyeti’nin bir vatandaşı, onunla artık başka ülkelerin vatandaşıyız. O ülke artık palalıların. Uzaktan akrabam ile güneydoğu sınırındaki gibi başka vatanlara düştük artık, ama bu sefer isteyerek: Artık ikinci dereceden kuzenim için katlim vacip çünkü ben o iç ülkenin bir vatandaşıyım, başka yere gitmek istemesem de. O ise Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı. Çay ocağını işleten arkadaş baştan kaybetmiş zaten, bir kere Alevi doğmuş, Tanrıya inanmıyorum ben falan diyor ama, ne yapsa olmaz. O da bizim iç ülkeden.
Ve bizim, katlimiz vacip.

Ve bütün bunlar karşısında benim bir tane annem ve kardeşim, cürüm kadar yer yakamayacak ben, üç beş içeride olmanın acısını çeken, üç beş dışarıda olmanın suçluluğuyla kıvranan dostum, altı yaşında bir çocuğum, bir de kocam. Onlar iki artı iki on sekiz ediyor; iki doğru katliamı vacip eder anlayışından biz ise bir artı bir, eksi beş.

Ve tabii devlet aygıtlarının yargılanmayan kolluk kuvvetlerini ve bizlerden kalanların sırtına vurmayı bekleyen akbabaları unutmamak lazım…

“Geliyorlar Taranta - Babu. 
Bu ölmeğe ve öldürmeğe gönderilenler 
kanlı sargılarına birer birer 
                teneke haçlar takıp döndükleri gün, 
büyük ve âdil Roma'da 
                hisse senetleriyle aksiyonlar yükselecek, 
ve gidenlerin ardından 
yeni efendilerimiz 
                 ölülerimizi soymağa gelecek.”
 
 
 

Paylaş

Twitterda Paylaş Facebookda Paylaş Google Plusda Paylaş
?
?
?
?
?
P24’E YAZIN
Proje ve çalışmalarımızla ilgili düşünce, öneri ve görüşlerinizi bize buradan iletebilirsiniz.

Fikrini paylaş >>
© TUM HAKLARI SAKLIDIR.

P24’E BAĞLAN

Güncel bilgilerilerden /duyurulardan haberdar olmak için mail listemize kayıt olun.

Powered by PXLDeN Design